Kitapçı Günlükleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitapçı Günlükleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2020 Perşembe

Nevzat Erkmen, Ulysses Okumak ve Anlamamak Üzerine

Bugün Nevzat Erkmen'in Korona virüsü sebebiyle hayatını kaybettiğini öğrendim. Ne zaman Nevzat Erkmen'in ismini duysam bu beni bir anıya götürür; madem bunu paylaşarak ben de ustayı anmış olayım:

Hâlâ gazete satın alıp okuduğumuz zamanlarda, fazla değil 10-15 yıl önce, herhalde Radikal gazetesinde, o yıllardaki medyatik entelektüellere "okumakta en çok zorlandıkları kitapları" sormuşlardı (medyatik entelektüel diyorum çünkü yanlış hatırlamıyorsam listede hatırı sayılı edebiyatçıların yanında Hıncal Uluç gibi bir kaç kişi de vardı). Hemen hemen hepsinin söylediği ilk kitap James Joyce'un Ulysses'i idi. O zamana kadar hiç duymadığım bu kitabı merak edip -e Yunan mitolojisine de bayılıyorum ya- Harp Okulu'nun kütüphanesine yollandım. Hiç kimsenin dokunmadığı gıcır gıcır bir Ulysess, hem de Kazım Taşkent baskısı, gerçek bir tuğla şeklinde raflarda beni bekliyordu. Hevesle açtım kitabı. Önce Enis Batur'un önsözünü okudum. Daha sonra kitabın çevirisini yapan Nevzat Erkmen'in yazdığı şu kısmı okuyunca merakım ve hevesim katlandı:

"Dünya Zekâ Oyunları Şampiyonaları bağlamında Türk Beyin Takımı'nın kaptanı olduğumu bilenler, nasıl olup da böyle bir yazın işine girişmiş olduğumu sorduklarında şu anekdotu dinlerler: Vittorio Gassman, Catherine Deneuve ile oynadıkları Anima Nera filminde, Ulysses'i kitaplığın edebiyat rafına yerleştiren baş kadın oyuncuya alaylı bir şekilde güler. Niçin güldüğünü ve kitabı hangi rafa koyması gerektiğini soran oyun arkadaşına Gassman'ın yanıtı şöyledir: "Bulmaca ve Sözcük Oyunları rafına koymalısın!"

Yıllarca satranç oynayıp, bir de okulun Go kulübüne gitmeye başladığım günlerde beni bundan daha çok teşvik eden bir şey olamazdı herhalde. Kitabı kütüphane kartıma işletip uçarcasına sınıfın yolunu tuttum.

Zorlana zorlana, hiçbir şey anlamaya anlamaya 20 sayfa kadar okudum. İnat etmiştim, anlamasam da okuyordum. O kadar anlamıyordum ki, üzerine kafa bile yoramıyordum. Hayatımda ilk defa bir şeyi 20 sayfa okumama rağmen HİÇBİR ŞEY anlamıyordum. Hayır hayır abartmıyorum. Sahiden h i ç b i r ş e y anlamamıştım.

İlk fırsatta edebiyatı sevme sebebim sevgili ağabeyime telefon edip durumu anlattım. Acaba bende bir problem olabilir miydi? Bu kitap ne anlatıyor olsa gerekti? Benim bunu anlamam için öncesinde okumam gereken başka başka eserler mi vardı? Neyse ki ağabeyim beni teskin etti. Onu okumak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiğini, o kadar fırını yiyen insanların da işin içinden çıkamadığını hatta Ulysses'in kendisi kadar kalın bir Ulysses Sözlüğü olduğunu söyledi (Onu da Nevzat Erkmen yazmıştı elbette). Radikal gazetesinin medyatik entelektüelleri haklıydı.

Haddimi bilerek ve belki bir gün okuduklarımı anlayabilme kapasitene erişme temennisiyle kitabı kütüphaneye bıraktım. O gün bugündür ne zaman bir kitapçıya girsem ve Ulysses'i görsem elime alır, önsözde Nevzat Erkmen'in anekdotunu okur, içinden rastgele bir kaç sayfa açıp okuyup anlamaz ve kitabı tekrar yerine bırakırım.

Ne diyelim, ruhu şad olsun ustanın!


Solda Nevzat Erkmen, sağda James Joyce

27 Ocak 2020 Pazartesi

Kitapçı Günlükleri - I

Kitapçı Günlükleri No: 1

Yanında 8-9 yaşlarında çocuğu ile içeri giden kadın:

"Çocuk kitaplarınız var mı?"

"Var tabii, göstereyim." dedim kibarlıkla. Raflara doğru yöneldim ki kadın ekledi: "Ne kadar?"

Durdum. Ne ne kadar? Bütün çocuk kitaplarının aynı fiyattan satıldığını zannetmiyorsun umarım.

"Bilmiyorum ki bir bakalım. Hangi kitabı arıyorsunuz?" dedim.

Elindeki okuma listesini uzattı. 10 tane kitap var.

"Ah, evet Oscar Wilde'ın Mutlu Prens'i var bizde, Don Kişot da var. 87 Oğuz da şurada ola..." Sözümü bölüyor:

"Peki ne kadar?"

Tamam ülkenin durumu içler acısı ben de farkındayım. Her bir kuruşu saymak durumundayız, evet. Ama kitapların fiyatlarını ezbere bilmiyorum, hayır. Dışarıdan bakınca bir bilgisayara mı benziyorum?

Kitapları çıkarıp verdim.

"Fiyatlarına bakıp size söyleyeyim."

Oturdu (Çocuğu da karşısına oturdu). Kitapları karıştırmaya başladı, ne âlâ. Çocuğun acaba neyle muhatap olacak, sağlıklı bir merak.

"87 Oğuz acaba ne anlatıyor?" dedi. Hayır çocuğuna demedi, sesli düşündü. Kitapları çocuğuna göstermedi hiç. Doğrusu çocuk da oralı değildi zaten. Tıpkı benim çocukluğum gibi, sıkılıyordu ve oturduğu koltukta bir öne bir geriye kaykılıp duruyordu. Eve dönüp tabletle oynamak istediğine bahse girerim.

Bir kitapçı ile böyle muhatap olmak zorunda kaldığın için çok üzgünüm küçük insan. Ayrıca Don Kişot'u senin yaşlarında okumuştum ben de. Okursan seversin bence...

Kitapları almadan çıkıp gittiler.

Bu hikâyenin sonu.

...

Kitapçı Günlükleri No: 2

Bugün sevgili ninem Ursula K. LeGuin'in ölümünün ikinci yıl dönümü. Hayal gücüm azıcık gelişmişse şayet, bunu büyük oranda ona borçluyum. Tekrar başımız sağolsun efendim.

Bu fotoğraf eski bir sevdiğimi anımsatıyor bana. Böyle düşündüğümü bilse belki sevinirdi yaratıcı portakal.
Fotoğraf: https://www.bbc.co.uk/programmes/m000bh0x


Eskişehir Kitapçısı'ndaki kitaplarla ilgilenmeye başladığımdan beri eksiksiz şekilde Ursula kitaplarını elimizde bulundurmaya özeniyoruz İnanç ile (Sağolsun, almak istediğim hiç bir kitaba itiraz etmiyor).

Dün benden bir kaç yaş genç bir adam dükkana girdi. Arka taraflarda, biraz hararetli, biraz sarsak, bütün kitapları birbirine karıştırıp kitaplar seçti. Normalde kitapları yanlış yerlere yerleştirdiklerinde insanlara içten içe kızıyorum. Ama bu adama kızmadım. Sempatik geldi hatta. Sonra bana George Orwell'lerin nerede olduğunu sordu. Sevindim, çünkü Orwell'i severim. Yerini gösterdim. Sonra Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sını sordu. Satmışız meğer. Bulamadım, üzüldüm. Ama sorduğu kitaplar beni ilk ergenliğime götürdüğü için heyecanım artıyordu. Yaklaşık yarım saat süren bir kitap kurcalamanın sonunda kasaya geldi. Elinde üç tane Orwell kitabı vardı. "Bu aralar bunlara sardım," dedi. 1984'ü okumuş, beğenmiş, Cesur Yeni Dünya'yı okumak istemiş, maalesef elimizde yokmuş. Bir de Mülksüzler'i merak ediyormuş, bulamamış.

"Nasıl olur" dedim. Ezbere bildiğim yerini tarif ettim. Nokta atışı. Bulamazsa diye kitabın rengini bile söyledim. Alıp geldi. Ergenliğim (en azından hatırı sayılır bir kısmı) bir balya kitap olarak duruyordu elimin altında. Heyecanla konuşmaya başladım. "Bunları seviyorsanız, şunları da okuyun, bakın bunlar muhteşemdir, özellikle bunu okuyun, ütopyalar distopyalar..."

Genç adam yüzüme boş bakıyordu. Farkında olmadan söylediklerimle onu gücendirmiştim galiba. Ya da sanırım sebebini yeni yeni anladığım bir rekabete bürünüvermişti birden. Pasif-agresif bir yerden karşıladı heyecanımı: "Tabi ben sizin kadar okumadım.", "Bilmiyorum" ve ilgisiz bakışlar. Hey dostum sana hava atmaya çalışmıyorum. Gerçekten. Heyecanım boğazımın ortasında kalakaldı. Sonra kitapların fiyatlarını sordu. Söyledim. "Neden bu kadar pahalısınız?" sorusu ve tonuyla az önceki gücenti (evet gücenti, şimdi uydurdum bu kelimeyi) sonrası saldırıya geçti. Hemen her gün karşılaştığım bir soru. Anlatmaya başladım: "Tekel kitapçılar şöyle, böyle, o nedenle onlarla rekabet edemiyoruz, zaten daha pahalı değiliz ama..." Beni dinlemiyordu. Tekrar sözümü kesip başka bir şey sordu.

Sözümün kesilmesine pek tahammül edemiyorum. Heyecanım boğazıma düğümlendiğinde iyi idare ediyordum, hatta saldırıyı bile olgun karşılamıştım sonrasında. Fakat ben bir şey anlatırken beni dinlemediklerinde... ah tanrım.

"Az önce sorduğunuz soruya cevap vermeye çalışıyordum, merak etmiyor musunuz?"

Boş bakışlar:

"..."

"Etmiyorsunuz galiba. Peki. Kitaplarınız şu kadar ediyor. Teşekkürler... İyi günler."

Ne gereksiz bir detayı anlatıyorum değil mi? Mevzuyu çok dert ettiğim falan da yok hani. Sadece bir anekdot.

Bir Ursula kitabı satabildiğim için duyduğum kıvanç, kitabın yerini ezbere bildiğim için duyduğum kıvancın ardından yok olup gitti.

Bugün Ursula'nın ölümünün ikinci yıl dönümü için ne yaptın deseler, mutlu bir satış yaptım bile diyemem. Üzgünüm nine. Ama en azından kitaplarının hangi rafta durduklarını ezbere biliyorum...

...

(Devamı gelebilir...)