Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2020 Çarşamba

"Kelimelerden Daha Derin Şeyler"

“Onlara kapıldığımızda duygu ve hisler oldukça katı görünürler ve hepimiz onları bastırmaya veya ifade etmeye, onlardan kaçmaya ya da onların sebep olduğu fiziksel yahut zihinsel stresle alakalı bir şeyler yapmak istemeye alıştırılmışızdır. Üzüntü, korku ya da başka bir duygu ile beraberken koşulsuz şekilde şu anda seninle olabilir miyim? Bu duygular hakkında ne yapacağımı bilmeden, bir yönteme yaslanmadan, sadece kendi haline bırakarak, derin bir şekilde onlardan kurtulma arzumu bütünüyle anlayabilir miyim? Buradaki her şey, açıkça, güzellikle, tıpkı çiseleyen yağmur, geçen bulutlar ya da kuşların şakımaları gibi keşfedilmek, görülmek, duyulmak, hissedilmek ve dinlenilmek için varlar. 

Birinin söylediği bir söz hemen o anda diğeri tarafından anlaşılmayabilir, fakat zihin korkuya ya da bir şeyler istemeye ya da hatta yardımcı olma arzusuna saplanmadığında kelimelerden daha derin bir şeyler işlemeye başlar. ” – Toni Packer

Toni Packer'ın The Light of Discovery kitabından bir alıntı.
Çev.: Doğukan Sarıkaya

Phaselis, 2020 - (Nikon FM2, Nikkor 50mm, Fuji 200)


“Feelings and emotions do seem very solid when we're caught up in them, and we are all habituated to express or repress them, escape from them, or want to do something about the mental and physical distress they cause. Can I be unconditionally with you in the presence of sorrow, fear, or whatever? Can I be fully understanding of the deep desire to get rid of it all, without knowing what to do about it, without depending on a technique, just letting it all happen? Everything is right here to be discovered, seen, felt, and listened to openly, gently, as the splattering rain, the passing clouds, and the songs of birds.

The words that are spoken by one person may not be understood by the other this instant, but somethinng much deeper than words is functioning when the mind is not caught up in fearing or wanting anything, or even the desire to help.”

—Toni Packer

22 Haziran 2020 Pazartesi

"Sükûnet"

"Sükûnet güçtür, çünkü hassas olanı, savunmasız olanı incelenmekten, eleştiriden, reddedilmekten, sekteye uğratılmaktan ve sürgüne gönderilmekten uzak tutar. Sükûnetin koruyucusu muazzam bir denetime sahiptir. Mühürlü tuttuğu şey gizli kaldığı sürece asla zarar görmez. 

Sükûnet güçtür, evet, fakat sükûnet ne zaman koruyucusuna saldırıp onu esiri haline getirir? Konuşmak için doğal dürtüyü, şarkı söyleme itkisini ya da katkıda bulunma özlemini ne zaman engeller? Pek çokları konuşmak için açık bir daveti, bir iznin onlara lütfedilmesini ya da katkı sunmaya tatlı sözlerle ikna edilmeyi beklerler. Peki ya bu davet asla gelmezse? 

Sükûnet maksadımıza ulaşmamızı ya da başkaları ile bağlantı kurmamızı ne zaman engeller? Sükûnet, sağlıklı bir anlaşmazlığı, diyelim ki bir adaletsizliği göstermeyi ve değişimi başlatmayı, ne zaman engeller? Sükûnet, gerçekleşmeyi bekleyen bir devrime seslenmek yerine ne zaman suça ortak olur?"

Toko-pa Turner, “Aidiyet: Kendimizi Yuvada Hatırlamak” kitabından; belongingbook.com

Orijinal Post burada.

Çev.: Doğukan T. Sarıkaya


8 Haziran 2020 Pazartesi

"Bilinci Değiştirmek"

"Geleneksel olarak, psikoterapi sadece bireyin kişisel geçmişine odaklanır, fakat geçtiğimiz on yıllar boyunca insan kültürünün bağlamını düşünme şeklimiz evrim geçirmekte. Bir insanın umutsuzluğu ya da tasası, yoksulluk, ırkçılık, ataerki ve kapitalizm gibi içerisinde yetiştirildiğimiz değerleri veya değerlerin eksikliğini göz önünde bulundurmadan düşünülemez. Diğer taraftan, Öz düzeyinde yaptığımız çalışma kolektif evrimimize katkıda bulunur.

İçimizdeki tiranları tahtından ederken insanın dünyadaki gücünün özgürleşmesine katkıda bulunuyoruz. İçsel kıtlıklarımızı takviye ederken, vizyonerlerine ve dışlanmışlarına değer veren ve onların ihtiyacını karşılayan bir kültürün yaratılmasına yardımcı oluyoruz. Ataerkinin içimizdeki etkisini ezdikçe, dünyada Eros'a yol açıyoruz. Bilinci içten dışa doğru değiştiriyoruz."


Toko-pa Turner, “Aidiyet” kitabından bir pasaj; belongingbook.com
Orijinal post şurada
Çeviri: Doğukan Sarıkaya

Görsel: James Firnhaber, jamesfirnhaber.com

6 Haziran 2020 Cumartesi

Altının Değerini Kendimiz Düşürebiliriz

Altının değerini kendimiz düşürebiliriz
önemsemeyip
düşmüş mü yükselmiş mi diye
pazar yerinde.
Nerede altın olsa
orada zincir de olur hani,
hele zinciriniz
altınsa
çok daha kötüdür
sizin için.

Kuş tüyleri, deniz kabukları
ve denizle şekillenen taşlar
nadir bulunur her biri.

Devrimimiz bu olabilir:
bolluk içinde olanı
kıt olan kadar
sevebilmek.

Alice Walker, görsel kaynak
Şiirin İngilizcesi şurada,
Alice Walker hakkında öğrenmek için Vikipedi Türkçe ve daha detaylı İngilizce
Çeviri: Doğukan Sarıkaya

"Şükran"

“Şükran yaşamın bütünlüğünü açar. Elimizdekini yeterliye ve daha fazlasına dönüştürür. İnkârı kabule dönüştürür, kargaşayı düzene, kafa karışıklığını berraklığa dönüştürür. Bir kap yemeği ziyafete dönüştürür, bir evi yuvaya, bir yabancıyı bir dosta dönüştürür. Şükran geçmişimize anlam verir, bugüne huzur getirir ve yarın için bir tasavvur yaratır.” – Melodie Beattie



30 Mayıs 2020 Cumartesi

"Kendilik ve Ötekilik Arasındaki İlişki"

"Aidiyet uygulamasında, yiğitlik ya da başkaları üzerinde hâkimiyet kurmayı değil, fakat şeyler arasındaki iletişime adanma becerisini ararız. Kendilik ve ötekilik arasındaki ilişki için derinleştirici bir harekettir bu. Birbirimizin ve etrafımızdaki dünyanın koruyucuları olduğumuzda, bizler de korunuruz. Başkalarını yaşamımızın manzarasına davet ettiğimizde, gizli parçalarımızla onlara nüfuz verdiğimizde kendi oluşumuzda daha iyi yer tutarız."

Toko-pa Turner, “Aidiyet” kitabından; belongingbook.com

Artwork by Tifenn Python (tifenn-python.squarespace.com)

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Istırap ve Hediye Üzerine Bir Çember

“Söyleyebilirim ki, başlarda yaşamımın itici gücü özgür olmakla ilgiliydi ve sonra fark ettim ki özgür olmam başkalarından bağımsız değil. Sonrasında kişinin kendi üzerinde çalışmasının, daha fazla ıstırap yaratmayarak başkalarına bir hediye olduğu çembere vardım. Kendimle çalışarak insanlara yardım ediyorum ve insanlara yardım etmek için kendimle çalışıyorum.”  – Ram Dass



Çeviri: Doğukan Sarıkaya

18 Mayıs 2020 Pazartesi

"Zanaatin Çıraklığı"

"Dünyaya güzellik katmak için uzun çabalara giriştiğimizde, tıpkı yaratıldığımız gibi yaratarak bizi yapanı onurlandırırız. Bize, özlemini çektiğimiz yaşamın yavaş ve özenle bir araya getirilmesine saygılı olmamız öğretildi. İlmek ilmek, zanaatin çıraklığını yaparız. Gizemle ortaklaşa çalışır, ritminin kemiklerimizdeki hafızayı uyandırdığını hissederiz. Eller işlerken, zihin sessizleşir ve tüm dünyanın birlik içinde olduğu derin adanmışlığın ritmine açılınca, daha büyük bir dinleme devreye girer. Eğrelti otları ortaya çıkar, nergisler trompet çalar, gül goncaları semirir ve yaratılışın şarkısı duyulabilir.

El işi aynı zamanda bize yaşamın somutlaşması için gereken sabrı da öğretir. Kestirmeler yoktur ve ucuz bir şekilde ya da toptan yapılamaz. İş küçüktür, iş yavaştır ve tek yapabileceğimiz de bunu akılda tutmaktır. Dr. Clarissa Pinkola Estés’in dediği gibi, “Kolay olan yol, kısayol, daima parçalarına ayrılıp dağılır. Sonra kişi el yapımı (handmade) yaşama geri döner. Kişi bunu acıyla yerden almalı, tüm deseni aklında tutarak parçaları yeniden birleştirmeli, ama sabırla çalışmalı, parça parça.”"

Toko-pa Turner, “Aidiyet” kitabından; belongingbook.com
Orijinal post

Görsel, Matthew Forsythe; http://www.comingupforair.net/

9 Mayıs 2020 Cumartesi

İkiliğe Giriş'e Giriş

Zorlu bir işe kalkıştım. Düalite / dikotomi üzerine düşüncelerimi yazayım dedim. Kafamda oradan oraya uçuşan fikirlerden, birbirinden kopuk cümle parçlarından, onları bağlamak için ortaya her attığım cümlenin yeni bir ikilik yaratmasından dolayı -hayır pes etmedim- bunun biraz daha zaman alacağını sanıyorum. Kaldı ki, esaslı bir anlayışım var, yabana atmak da istemiyorum. Sarkaç gibi, ya da diyalektik gibi... Hayır, bu cephede yeni bir şey yok, güneşin altında söylenmeyen bir şey de kalmadı, yani evvelden söylenenleri yineleyeceğim; pekâlâ bunun da farkındayım. 

Şimdilik keyifle çevirisini yaptığım şu alıntıyı buraya iliştireceğim. İkilik konusuna giriş mahiyetinde olsun:

“Bizi korkusuz yapan şeyin korkuyu araştırmak olması kusursuz bir ironi değil mi? Tıpkı bize sevmeyi öğretenin öfkeyi keşfetmek ve bize bilgelik getirenin de cehaleti araştırmak olması gibi. Sevmeyi, onun yokluğunda nasıl hissettiğimizi araştırarak öğreniyoruz. İyi kalpli olmayı, şefkatsizliğin aklı ve bedeni nasıl şartlandırdığını inceleyerek öğreniyoruz.” – Stephen ve Ondrea Levine

...

Bir de bonus. Konu ile alakası yokmuş gibi görünebilir. Ancak kafamda bunlar arasında sağlam bir bağlantı var. Anlatmayı becerebilirim umarım. Nihan Kaya'nın Yatay ve Dikey kavramlarını açıkladığı videosu. İyi seyirler.


Görsel kaynak

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Bir Milyon Hayat Yaşayan Kedi



Bir Milyon Hayat Yaşayan Kedi
Bir Yoko Sano masalı





Bir zamanlar, bir milyon hayat yaşamış bir kedi vardı.
Bir milyon kere öldü ve bir milyon kere yaşadı.
Kaplan gibi çizgileri olan, müthiş tekir bir kediydi.
Bir milyon insan onu sevdi,
ve bir milyon insan, o öldüğünde ağladı.
Ama kedi bir kez olsun ağlamadı.




Bir keresinde kedi, bir krala aitti.
Kedi kraldan nefret ediyordu.
Kral savaşmakta ustaydı, bu nedenle hep savaşlara giderdi.
Giderken kediyi şaşaalı bir kafese koyar, yanında götürürdü.
Bir gün, serseri bir ok kediye isabet etti ve kedi öldü.
Savaşın ortasında kral kediyi ellerine aldı ve ağladı.
Kral savaşı terk edip kalesine, evine döndü.
Sonra kediyi kalesinin bahçesine gömdü.




Bir keresinde kedi, bir denizciye aitti.
Kedi denizden nefret ediyordu.
Denizci kediyi dünyanın tüm denizleri ve limanları boyunca yanında gezdirdi.
Bir gün, kedi gemiden denize düştü.
Kedi yüzme bilmiyordu.
Denizci çarçabuk bir ağ ile yakaladı kediyi ve onu gemiye çekti.
Ama kedi sırılsıklam olup ölmüştü.
Denizci, artık ıslak bir paçavraya dönen kediye sarıldı,
ve hüngür hüngür ağladı.
Sonra kediyi uzak bir kıyı-şehrinin meydanında bir ağacın altına gömdü.




Bir keresinde kedi, bir sirk sihirbazına aitti.
Kedi sirkten nefret ediyordu.
Her gün, sihirbaz kediyi küçük bir kutuya koyuyor,
ve sonra kutuyu testereyle ikiye bölüyordu.
Sonra kediyi sapasağlam olarak kutudan çıkarınca,
seyirciler alkışlayıp, neşeleniyordu.
Bir gün, sihirbaz bir hata yaptı ve kediyi de ikiye böldü.
Sihirbaz kedinin iki parçasını aldı, her biri bir elinde sallanıyordu,
ve hüngür hüngür ağladı.
Kimse alkışlamadı ve kimse neşelenmedi.
Sonra sihirbaz kediyi sirk çadırının arkasına gömdü.




Bir keresinde kedi, bir hırsızın kedisiydi.
Kedi hırsızlıktan fazlasıyla nefret ediyordu.
Hırsız geceleri şehre giderken kediyi de yanında götürüyordu hep,
tıpkı bir kedi gibi, karanlık arka sokaklardan sıvışıyordu.
Hırsız sadece köpeği olan evleri soyuyordu.
Köpekler kediye havlarken, o da güvenle eve giriyordu.
Bir gün, kedi bir köpek tarafından ısırıldı, ve öldü.
Hırsız kediyi ve çaldığı bir elması da kucaklayarak arka sokaklardan yürürken,
hüngür hüngür ağladı.
Sonra evine gitti ve kediyi küçük avlusuna gömdü.




Bir keresinde, kedi yaşlı ve yalnız bir dulun kedisiydi.
Kedi yaşlı ve yalnız duldan gerçekten nefret ediyordu.
Dul, her gün kediyi dizlerinin üzerine oturtup,
küçük penceresinden dışarıyı izliyordu.
Kedi tüm gün dulun dizleri üzerinde yatıyor, kestiriyordu.
Zamanla, kedi yaşlandı, ve öldü.
Kocamış yaşlı dul, kocamış yaşlı kediyi kucakladı,
ve tüm gün ağladı.
Sonra kediyi bahçesindeki yaşlı bir ağacın altına gömdü.




Bir keresinde, kedi küçük bir kızın kedisiydi.
Kedi çocuklardan gerçekten nefret ediyordu.
Küçük kız, ya kediyi sırtına alıyor,
ya da kediye sıkıca sarılarak uyuyordu.
Kız ağladığında, gözyaşlarını kedinin üzerine siliyordu.
Bir gün küçük kız, yine kediyi sırtına aldı,
boynuna da bir kuşak sarmıştı ve kedi boğulup öldü.
Küçük kız, boynu sarkık kediyi kucakladı,
ve tüm gün ağladı.
Sonra kediyi bahçesindeki bir ağacın altına gömdü.




Kedi, ölmeyi hiç önemsemedi.




Bir keresinde, kedi hiç kimsenin kedisi değildi.
Bir sokak kedisiydi.
Hayatında ilk defa, kedi, kendisine aitti.
Kedi kendisini gerçekten çok ama çok seviyordu.
Biliyorsunuz, o müthiş tekir bir kediydi,
Şimdi de müthiş bir sokak kedisi oldu.




Tüm dişi kediler onun eşi olmak istediler.
Kimi ona hediye olarak büyük balıklar getirdi.
Kimi ona hediye olarak en iyi fareleri getirdi.
Kimi ona hediye olarak kedi nanesi getirdi.
Kimi ise, onun mükemmel bir kaplanınki gibi tüylerini yaladı.
Kedi şöyle dedi: “Ben bir milyon defa öldüm. Bunca zaman sonra, bunlar ne kadar da anlamsız şeylermiş!”
Kedi kendisini hiç kimsenin sevmediği kadar çok sevdi.




Ona yüz vermeyen tek bir dişi kedi vardı.
Bu çok güzel beyaz bir kediydi.
Kedi, beyaz kedinin yanına gitti ve dedi ki: “Ben bir milyon defa öldüm!”
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.
Kedi buna biraz sinirlendi, çünkü biliyorsunuz, kendisini herkesten daha çok seviyordu.
Ertesi gün ve sonraki gün kedi, beyaz kedinin yanına gidip:
“Sen henüz tek bir yaşamını bile tüketmiş değilsin.” dedi.
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.




Bir gün kedi, beyaz kedinin karşısında durdu
ve tek hamlede üç parende attı.
Sonra dedi ki: “Bir keresinde, ben bir sirk kedisiydim.”
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.
Kedi “Biliyorsun, ben bir milyon defa öl...” diye başlamıştı ki, değiştirip beyaz kediye:
“Yanında dursam senin için sorun olur mu?” diye sordu.
“Hayır” dedi beyaz kedi.
O günden sonra kedi, hep beyaz kedinin yanında durdu.




Beyaz kedinin birçok ama birçok küçük kedi yavrusu oldu.
Kedi bir daha “Ben bir milyon defa...” demedi.
Beyaz kediyi ve onun tüm yavrularını kendisini sevdiğinden daha da çok sevdi.




Zamanla, tüm yavru kediler büyüdü,
ve kendi yollarına gittiler.
“Hepsi de muhteşem kediler oldular, değil mi?”
dedi kedi, memnuniyetle.
“Evet.” diye mırıldadı beyaz kedi yavaşça.
Beyaz kedi biraz yaşlandı.
Kedi ise daha yavaşça mırıldanıyordu artık.
Ve beyaz kediyle daima birlikte yaşamak istiyordu.




Bir gün beyaz kedi, kedinin yanında uzandı, sessizce ve artık kıpırdamaksızın.
Kedi hayatında ilk defa ağladı,
tüm gün ve tüm gece boyunca.
Sonraki tüm günler ve tüm geceler boyunca, milyon ve milyonlarca gözyaşı döktü.
Günlerce ve gecelerce, kedi ağladı,
ta ki bir gün, güneş tepede ışıldarken, ağlamayı durdurdu.
Beyaz kedinin yanına uzandı, sakince ve artık kıpırdamaksızın.




Kedi bir daha hayata gelmedi.



Sano Yoko
1977




(Daha önce Yukari'den duyduğum bu çocuk öyküsünü/şiirini 2010 Eylül'ünde çevirip eski blog'umda paylaşmışım. Şimdi çeviriyi güncelleyip eksik görselleri ekleyerek yeniden paylaşmak istedim.)
Yararlandığım İngilizce kaynaklar; 1. kaynak 2. kaynak ve 3. kaynak

30 Nisan 2020 Perşembe

Purposeless Life / Amaçsız Yaşam

"Bir paradoks gibi görünmesine karşın, bir amaca yönelik yaşamak içeriksiz, anlamsızdır. Telaş edip durur ve her şeyi kaçırır. Amaçsız bir yaşam telaş etmez ve hiçbir şeyi kaçırmaz, öyle ki ancak hedefsiz ve telaşsız olduğunda insan algısı tamamen dünyayı deneyimlemeye açılabilir."

Alan Watts


26 Nisan 2020 Pazar

Avcı ve Tilki Kadın Masalı

Bir zamanlar yalnız yaşayan bir avcı varmış. Bir akşam üzeri karlar aşıp kulübesine dönerken, kulübesinin bacasının tüttüğünü görmüş. İçeri girmiş ve şöminede ateşin yandığını, sıcak bir yemeğin masada durduğunu ve eski püskü kıyafetlerinin de yıkanıp temiz bir şekilde katlandığını görmüş. Fakat içeride kimse yokmuş. 

Ertesi gün aynı yollardan geçerek, bu kez daha erken dönmüş avdan. Tıpkı umduğu gibi yine bacada duman görmüş ve kulübeye yaklaşırken pişmekte olan yemeğin kokusunu almış. Kapıyı usulca açmış ve askıdan sarkan bir tilki postu ile uzun kızıl saçlı, yemyeşil gözlü bir kadın görmüş. O sırada kadın ocaktaki yahniye kekik ekliyormuş. Avcıların bilebileceği bir şekilde bu kadının Ötedünya'dan çıkıp gelen ve rüya görmekte olan tilki-kadın olduğunu hemen anlamış. "Bu evin hanımı olacağım." demiş kadın ona.

Avcının hayatı değişmiş. Kulübede kahkahalar duyuluyor, yaşamın gündelik işlerini birlikte sırtlanıyor ve ılık karanlık gecelerde sevişirlerken sanki kulübenin sınırları ormanın engin yeşilliğine ve yıldızlara karışıp eriyormuş. 

Zaman geçtikçe post, vahşi ve keskin kokusunu dışarı yaymaya başlamış. Küçük bir bedel diye düşünebilirsiniz, ama avcı söylenmeye başlamış. Yastığı, kıyafetleri hatta kendi kokusu bile değişmiş, posttan gelen koku her yere sinmiş. Avcının şikayetleri günbegün artmış, ta ki bir gün kadının gözleri parlayıp da başını sadece bir defa sallayana dek. Sabah olduğunda kadın da, post da, koku da gitmiş. Anlatılan o ki, avcı o günden beri kulübesinin önünde oturup karlara bakıyor ve tilki-kadının hasretini çekiyormuş.




(Masalın İngilizce'sine şu makalede rasladım; paylaştığı için Filiz Telek'e teşekkürler.
Şu da Martin Shaw'un ağzından dinlemek isteyenlere bonus.)

23 Nisan 2020 Perşembe

Yeraltı Dünyasına Yolculuk: Salgın Süresince Mitler Bize Ne Öğretebilir?


Yeraltı Dünyasına Yolculuk: Salgın Süresince Mitler Bize Ne Öğretebilir?

Zak Stein, Stephen Jenkinson ve Charlotte Du Cann ile Söyleşiler


(Makalenin İngilizce orijinaline şuradan ulaşabilirsiniz. İyi okumalar...)



Bizi güneşin ve toprağın ötesine çeken şey nedir? Köklerimiz, bizi dünyaya bağlayan o görünmeyen yerlerin ne kadar derinine ulaşıyor? Bildiğimiz gerçeklik sona erip de yeni bir dünyaya daldığımızda böyle sorular ortaya çıkar. Bu yeni dünya, trajediden acı çekerken aynı zamanda yeni bir potansiyele gebe; hem tanıdık geliyor hem de yabancı.

Geçtiğimiz ay Rebel Wisdom, salgını anlamlandırabilecek en parlak akılların bazılarını konuk etmişti. Birçoğu sistem teorisyeni olan bu insanlar, bu krizin neden Covid-19'un çok ötesine uzandığına ve sonrasında olabileceklere dair çok değerli görüşler sundular. Ben de arkadaşlarım, aktivistler ve sanatçılarla hem kişisel WhatsApp sohbetlerimde hem de sayısız Zoom görüşmelerinde, yaşadığımız günlerin ikilemi hakkında konuştum. Bir yandan ıstırabın bitmesine dair arzumuz ortak ama aynı zamanda yeni bir şeyin inanılmaz potansiyelini de hissediyoruz.

Antik Yunan'da zaman için iki kelime vardı; Chronos ve Kairos. Birincisi, 'kronolojik' kelimesini elde ettiğimiz doğrusal zaman anlamına gelir. Kairos ise farklıdır; dikkat kesildiğinizde görebileceğiniz, yeni bir başlangıcın görünüp kavranabileceği ani ve değişken bir zamanı ifade eder. Şu an bulunduğumuz yer bu. Kendisini geleceğe yönelen uğraşlarıyla tanımlayan kültürümüz, yeraltı dünyasının zamansızlığına tıkılıp kaldı; burası öyle bir yer ki hortlaklar ve seyyahlarla dolu; bir yanda sonsuz olasılıklar ve diğer tarafta güçlü bir tehlike barınıyor. Bu salgın bizi kahramanca bir maceraya çağırmadı; aksine bizi sessizliğe, karanlığa ve alçakgönüllülüğe inmeye zorladı.

Yeraltı dünyasının lafı açıldığında aslında mitopoetiğin (mitlerin yaratılmasının) dilini konuşmaya başlıyoruz. Böyle zamanlarda çok önemli olduğuna inandığım, çok eski ve çok önemli bir bilme biçimine yaslanıyoruz. Bu yeraltı dünyasında yolumuzu nasıl bulabileceğimizi keşfetmek için, eşik ile yüz yüze gelmenin ne demek olduğuna kendini adamış üç kişiyle konuştum. Yazar, fütürist ve eğitim reformcusu olan Dr. Zak Stein, ölüm ve ölmeye dair kültürel bir aktivist, yazar ve öğretmen olan Stephen Jenkinson ve gazeteci, öykücü ve bir edebiyat kolektifi olan Dark Mountain Project’te (Karanlık Dağ Projesi’nde) editör olan CharlotteDu Cann.



Yanında Öleceğimiz Mitler

Psikoloji bilimi, bilinçdışı bir zihnimiz olduğu fikrinden doğmuştu ve sinirbilimciler henüz yakın zamanda yaşamsal süreçlerimizin büyük kısmının bilinçli farkındalığımızın dışında gerçekleştiğini ortaya koydu. Bilinçdışının doğası, tabiatı gereği gizemli bir yer. Bugüne dek yaşamış insanlardan bu bölgeyi en derinden keşfeden kişi Carl Jung. İnsanlığa ait tüm bilişlerin kodlanıp saklandığı, karmaşık bir semboller ve arketipler dünyasının haritasını ayrıntılarıyla ortaya koydu. Bu alan bizlerden önce yaşamış ve kolektif olarak deneyimlerini paylaşmış olan tüm insanların bilişlerini içeriyor.

Kemiklerimize o kadar derinlemesine gömülmüş ki, hiç kimseyle temasları olmayan kültürlerin anlattığı mitlerde ve hikâyelerde bile ortaya çıkıyorlar. Mitlerde bulunan ortaklıkları inceleyenler, özellikle Joseph Campbell ve Christopher Booker, Jung'un tek bir monomit şablonu olduğuna dair içgörülerinden yararlanıyorlar ve bu monomitin dünyadaki neredeyse her hikâyede tezahür eden, yeniden ve yeniden anlatılan tek bir mit olduğunu ileri sürüyorlar. Bu noktada bir mit ile bir hikâyenin farkını belirtmek önemli. Bunun için ilk defa Andreas Kornevall’dan duyduğum tanımı kullanacağım: bir hikâyenin belirli bir yazarı vardır ancak mitin yoktur. Birçok kültürde mitler toprağın kendisinden gelir. Tek bir insan değil, ondan çok daha büyük bir şey tarafından dile dökülürler. Bu mitler bize dünyayla olan ilişkimizi, insan olmak için yaptığımız yolculuğu ve sonunda insan olduğumuzda rolümüzün ne olması gerektiğini anlatırlar.

Palyatif bakım hizmetinde çalışırken ölmekte olan binlerce insanla oturduktan ve ölüm konusu ile ölme sürecine karşı tutumumuzu değiştirme hakkında birkaç kitap yazdıktan sonra Stephen Jenkinson, insan olmanın ne demek olduğunu derinlemesine araştırmaya devam ediyor. Daha önce şunları söylemişti: “İnsanlar doğmaz, yapılırlar. Kültür diye isimlendirmeye layık olan her kültür mutlaka insan yapımı ile hemhal olmuştur. Ama zaman zaman nasıl insan olunacağını unutmak da insan olmanın doğasındadır.”

Mitler, bu ‘insan yapımının’ temel bir parçasıdır; varlığımızı uygun bağlama yerleştirir ve bize psikolojik bir tutarlılık verir. Jenkinson'ın belirttiği gibi, mesele zengin mitlere sahip gelenekleri olan yerli kültürlerin daha iyi halklar olması ya da bizde olmayan gizli bir bilgeliğe sahip olmaları değil; onlar da herkes gibi zorluklarla mücadele ederek acılar çekiyorlar. Bununla beraber, çoğu zaman, onlara insan olmanın ne anlama geldiğini hatırlatan, açık bir mitopoetik yapı tarafından desteklenen, tutarlı bir gerçeklik görüşüne başvurabiliyorlar. Kültürümüz parçalarına ayrılıyorken şimdi kendi köklerimize baksak, aynı tutarlılığı bize verebilecek kadar derine inen kökler bulabilir miyiz?

Ben bulabileceğimize inanmıyorum. Ancak psişelerimize derinden kodlandığı için, şu an yaşadığımız geçiş bölgesinde nasıl insan olacağımıza dair talimatları psişemizde bulabiliriz. Onları bulmak için kendi köklerimize derinlemesine nasıl ulaşacağımızı ve ruhlarımızdaki hikâyelerle ne yapacağımızı bilmemiz gerekiyor. Mitopoetiğin dilini konuşmayı öğrenmeliyiz; bu, sembollerden ve niyetten oluşan grameri; arketipler, sezgi ve malum olmayı; rüyalar, gizemler ve ebediyetten bu yana dış yüzeyin altında vuku bulan büyük dramaları kapsıyor.



Eşiğin Dili

Ve insanlar olarak her zaman, dünya tepetaklak olduğunda ve kendimizi bizimkinden oldukça farklı yeni bir dünyada bulduğumuzda neler olacağına dair hikâyeler anlattık. Gnostik bir mit olan Sophia’dan tutun Stranger Things dizisine ya da Matrix filmine dek bu yeniden ve yeniden ortaya koyuldu. Bu konuya ilişkin daha önce ayrıntılı olarak yazmıştım.

Mitlerimizin ve hikâyelerimizin ortak noktası şu; her biri kendi içsel büyüme yolculuklarımızın dışsal bir ifadesi. Kahramanlarımız olağan bir durumla başlar ve sonra bir Macera Çağrısı alırlar; bir sihirbaz, prenses veya bir Jedi olduklarını öğrenirler. İleride sınanıp dönüşüme uğrayacakları bilinmeyen bir dünyaya doğru ilk eşiği geçerler.

Burada bir duralım, çünkü tam şu anda olduğumuz yer eşiğin bu geçilme aşaması. Eşik (threshold) kelimesinin Latincesi aynı zamanda “liminal (sınır/eşik)” kelimesinin de geldiği “limen”dir. Threshold kelimesi zaten kendi anlamını taşıyor; eski İngilizce’de evlerin kapı boşluğunu ifade ediyordu. Yani kelimenin tam anlamıyla evlerimize doğru kapı boşluğuna (threshold) adım attık, böylece bize hem tanıdık gelen hem de tamamen biçim değiştirmiş bir eşik (liminal) alanına adım atmış olduk.

Zak Stein, felsefe, eğitim reformu ve gelişim psikolojisi merceğinden ele alarak bu “dünyalar arasındaki boşluk” kavramını kapsamlı bir şekilde yazmıştı. Kısa süre önce Emerge’de, "Covid-19:Cennette Bir Savaş Çıktı" başlıklı bir makale yazdı; bu makalede şu an kendimizi içinde bulduğumuz mitopoetik manzarayı irdeliyor. Eşikte (liminal bir alanda) olmanın ne anlama geldiğini ona sordum:

“Yönümüzü yitirmemize ve korkmamıza sebep olan ilk şey… Yönümüzü yitirmek ve korku, bildiğimiz tek dünya ortadan kalktığı ve yerine henüz bir diğeri yerleşmediğinde ortaya çıkıyor. Buradaki deneyim, bir yandan sizi yüzeysel şeylere kıyasla daha derin köklerle hayata bağlayacak bir arayış, diğer yandan da yelkenleri fora edip açılma özgürlüğü sunuyor. Hem yönünüzü yitirme duygusu, hem de kavrama, isteme ya da hayal etme itkisi.”

Bu yönünü kaybetme hali, birçok kahramanın ilk eşiği geçtiğinde karşılaştığı şeylerden biridir. Yine de engelleri aşmaya, düşmanlarını yenmek için onlarla karşılaşmaya ve büyük sıkıntılarla yüzleşmeye devam ediyorlar ya da ejderhayı öldürüyorlar ve sonuçta halklarına altınla geri dönüyorlar. Aslında kahramanın bu yolculuğunu kendime model alarak ona bağlıyım; inzivalarımı ona göre şekillendiriyorum, hatta bir yazar olarak hikâye yapısını ve olayları da onun rehberliğinde kurguluyorum. Fakat içinde bulunduğumuz bu eşik (liminal) alanın farkına vardıkça, bu bağlılığımla ilgili de bir o kadar huzursuz hissediyorum. Gerçekten de şu anda bir maceraya mı çağırılıyoruz? Kaderimizi kontrol altında tutmaya devam edelim diye, mücadele etmeye, kazanmaya, başarmaya mı çağrılıyoruz? Yıllardır doğayı, birbirimizi ve kendi arzularımızı aşmaya çalıştık, çabaladık, bunun için mücadele ettik; bizi şu anda karşı karşıya kaldığımız kavşağa getiren de bu olabilir.

Şu anda, çaba göstereceğimiz şey ne? Şu anda, ne tür bir dünyanın doğmak istediğini acaba biliyor muyum? İleri yönde hareket ve eylem arzum, kendi kültürel koşullamamın ve kişiliğimin bir sonucu olabilir. Belki de büyüyüp bundan sıyrılmanın zamanı gelmiştir. Stephen Jenkinson'ın konuşmamızda ifade ettiği gibi:

“Şimdi durmaya zorlandınız. Şimdiye dek durmuş olmayı seçebilirdiniz. Belki de gelecekte bizi, olur da hatırlanırsak, utanç, aşağılanma ve mahcubiyet ile hatırlamazlar. Onun yerine bizi gönüllü olarak akıllarını başlarına alamayan ve bu nedenle akıllarını başlarına almaya gönülsüz şekilde zorlanmış bir neslin insanları olarak hatırlarlar. Yok olmak yerine, yenilmeye razı olan insanlar olarak hatırlarlar. İrademizin kendi sınırlarını tanımasıyla irademizin gücünün nasıl da yenildiğine bir bakın.”

Bu bizim aşina olduğumuzdan çok farklı bir inisiyasyon türü. Charlotte Du Cann, mitler konusunda bir uzman olarak yıllardır modern kültürle mitlerin nasıl ilişkili olduğunu araştırıyor. Konuştuğumuzda, kahramanın yolculuğunun (hem erkekler hem de kadınlar için geçerli olmasına rağmen) sadece eril bir yönünü gösterdiği için eleştirilebileceğini belirtti. Ayrıca içinden geçebileceğimiz bir tür dişil inisiyasyon da vardır. Bazı açılardan, bu eril yolculuğun tam tersi gibidir; bir prenses olarak başladığınız, tevazuyla bir alt sınıfa doğru indiğiniz ve aynı zamanda sizi çok daha yüce bir şeye dönüştüren bir yolculuktur.

“Okuduğum tüm dişil mitlerde ve peri hikâyelerinde klasik anlatı şöyledir; Külkedisi gibi ters yüz olur ve ışıltılı elbisenizi kaybedersiniz. Sarayda başlarsınız ve sonra mutfakta ateşin başında ve küllerin dibinde farelerle ve diğer mutfak yaratıkları ile beraber oturarak son bulursunuz. Ya da ormana gidersiniz -Rus masallarında olduğu gibi- ve orada Baba Yaga ile karşılaşırsınız. Baba Yaga, tıpkı Venüs gibi, zor görevler verir. Bunlar zor görevlerdir çünkü gezegende düzgün yaşamak için çetin ve becerikli olmanız gerektiğini bilirler. Size öğrettikleri şey, gezegende bir prenses olamayacağınızdır. Güzel olabilirsiniz, ama prenses olamazsınız. Aşağı inmeniz gerekir.”

Aşağı inmek demek, Latincesi “humus” olan “dünya” ya da “yer” ile ilişkimize dönmek demektir. Alçakgönüllülük (humility) kelimesi de bu kökten türemektedir, hatta nihayetinde insan (human) kelimesi de…



Eşiği Geçmek

“Birkaç yaşam değerinde olan çok yoğun bir yolculuktayız. Çok yoğun. Bu noktada bir haritamız olmadığı gibi nereye gittiğimizi de bilmiyoruz. İncil mitinden bir alıntı yapacak olursak; vahşi doğada hep beraber başıboş dolaşıyoruz gibi görünüyor. Ve ne zaman vahşi doğada olsak, tapınağımız da yanımızda gelir. Bu tapınak mekansal değil, zamansaldır. Demek istediğim, birlikte olduğumuzda, durum ne kadar kötü olursa olsun, bu tapınakları zamanda yaratmayı ve insanların şu ana kadar bunu her zaman başardıklarını hatırlayabiliriz.” – Zak Stein

Vahşi doğada bu şekilde dolaşmak için alçakgönüllülük gerekir. Ve bu yadsınamaz derecede zorlayıcıdır. Bilineni terk ettiğimize göre, kendimizi psişelerimizde şimdiye dek bastırılmış güçlü kuvvetlere açıyoruz.

Stein şöyle açıklıyor; “Psişeyi dolduran farklı türdeki sesler ve arketipler arasında bir savaş var... Ve kendi hayal gücünüzde gerçek dünyanın cenneti ya da cehennemi andıran olasılıklarını görmeye başlıyorsunuz. Şu anda gördüğümüz şey bu. Herkesin hayal gücü olabilecek en kötü senaryoya, hani sadece filmlerde görebileceğinizi sandığınız korkunç şeylere kayıyor. Şimdi bunlar birden bire gerçek deneyiminize taştı. Ekranda izlediğiniz ve bir mit olma anlamında efsanevi görünen şeyler artık gözünüzün önünde oynuyor. Yani gökyüzü (cennet) ve yeryüzü (dünya) birbirine girdi.”

Eşiğin, yeraltının ve mitlerdeki öteki dünya tasvirlerinin temel niteliği budur. Burası birçok kuvvetin buluştuğu bir kavşaktır. Ve tüm kavşaklarda olduğu gibi o da tehlikeli olanla beslenir. Stein şöyle devam ediyor:

“[Bazı] insanlar, diğer yandan, radikal bir pozitiflik ile bunun içinden çıkma olasılığı görüyor; hemen şu anda trajedi ve acıya tepki olarak bir ütopyayı oluşturalım. Cennet gibi bir ekonomik sistem kurma fantezisi bu. Bu fantezide kapitalist dünya sistemini bir düğmeye basıp durdurabiliyoruz ve herkesi bir anda durduruyoruz… iyi de bir dakika. Zaten bu oldu. Yani, yine gökyüzü ve yeryüzü birbirine girmiş oldu. Ortada seçimleri yapan, seçiyormuş gibi hisseden, sersemlemiş akıl almaz hayali bir iktidar var. Şimdi kötü karaktere mi dönüşeceksin, yoksa bir kahramana mı dönüşeceksin?”

Eşikteyken kahraman olmak ne anlama gelir? Herhalde muntazam bir dünyada kahraman denince akla gelen şey değil. Belki şu tersyüz etme durumu burada geçerlidir. Yani yeraltı dünyasında hayatta kalacaksak eski kültürümüzün birbirine karşıt niteliklerini aynı anda somutlaştırmamız gerekir. Kontrolcülüğümüz üzerinde alçakgönüllülük gibi. Mücadele ve çabalarımız üzerinde kabul ve teslimiyet gibi. Bu pasif olalım demek değil, hareket etme şeklimizi değiştirmek anlamına gelir. Ve buna yardımcı olsun diye her birimizin yaşamındaki nihai değişim noktasından, nihai tersyüz oluşumuzdan kendimize biraz bilgelik çıkarabiliriz.



Ölüm ve Sonlar

“İnsan yapmanın kabı ölümdür. Üç kuruşluk kültürler bile bunu bilir. Başarı değil, büyüme değil, mutluluk değil. Ölüm. Yaşam sevginizin beşiğidir bu; yaşam sona erer.” – Stephen Jenkinson

Kültürümüzde temel bir şey sona erdi. Tam olarak bunun ne olduğunun üstüne basamıyorum. Eşikteki birçok şey gibi bunu da kavraması zor. Ama bu sona eren şeyden yeni bir şey doğuracaksak, sonlarla uzlaşmamız gerekiyor. Nihai sonla yüzleşmek zorundayız, Covid-19'un bizi bakmaya zorladığı şey bu: kaçınılmaz ölümlerimiz.

Stephen Jenkinson, bir Kanada hastanesinde palyatif bakım ekibinin baş danışmanı olarak ölen insanlar ve aileleriyle kapsamlı bir şekilde çalıştı. Çalışmalarının çoğu ölüme karşı çarpık ve olgunlaşmamış tutumlarımız ile bunun kültürümüz üzerindeki etkisine dikkat çekiyor.

Jenkinson ölüm ve sonlar konusunda dilimizin yoksunluğunu belirtiyor. Geçişlerden ya da diğer tarafa intikal etmekten konuşmayı yeğliyoruz. Yeraltı dünyasında kaybolmadan seyahat edeceksek bu yeni çağ (new age) fantezilerini bir kenara koymamız gerekiyor. Hem Jenkinson’ın ifade ettiği hem de birçok ruhsal öğretide anlatıldığı gibi, eğer ölümü kucaklamaz ve onurlandırmazsanız gerçek anlamda yaşıyor olamazsınız.

Doğumun yeni bir başlangıç olması gibi, ölüm de nihai sondur. Öbür dünyaya inanıp inanmamanız ayrı bir konu. Fakat ölümü bir son olarak reddetmek, yaşamı yaşamaya değer kılan derin özlem ve kaçınılmazlıktan kendimizi mahrum etmektir. Kendi korkularımızı bastırmak için ölümü sterilize etmeye veya kontrol etmeye çalışırken kaybediyoruz. Taocu bilgeliğin öğrettiği gibi, başlangıçlar ve sonlar birbirini ima eder. Çürümeyi gerçekten onurlandırmadan yeniden doğuma ulaşamayız. Jenkinson palyatif bakımda çalıştığı zamanlarda, bireysel seviyede ölümü karşılamakta zorlandığımızın farkına varır. Bu dönemde yaşadıklarını da anlaşılır bir şekilde aktarıyor. Ölmekte olduğunu gördüğü insanlarla ilgili bana şunları söyledi:

“Kullandıkları dilde, ölmekte oldukları gerçekliğine dair en ufak bir ipucu ya da işaret yok. Böylece dil, gerçeklere karşı bir tür sigorta poliçesi haline geliyordu. Sanki ifade etmeye yaklaşmaya çalışıyormuş gibi davranıyorlardı. Ama sonunda şaşkınlıktan ağızları bir karış açık halde, salyaları akarken desentize ediliyor (hassasiyetleri azaltılıyor) ve yatıştırılıyorlardı. Kendi ölümlerine yönelik konuşamamalarının bir sonucuydu bu. Böyle yapmaları konusunda yönlendirilmiş ve teşvik edilmişlerdi ve sonuçta da böyle oluyordu.”

Kendimizi yatıştırmak için kültürümüzde milyonlarca yöntem var. Netflix, iş, uyuşturucular, seks, alkol ya da elimize her ne geçerse. Ve aynı yaklaşımı ölüme de uyguluyoruz - ki ölüm gördüğümüz her şeyi eşitleyen bir tesviye aleti gibi. Peki ya bundan kaçmamayı öğrenseydik, gerçeklerle doğrudan karşılaşmayı göze alıp bireyler olarak “iyi” ölseydik… Jenkinson’a bir kültür için “iyi” ölmenin ne demek olduğunu sordum:

“Çok sevdiğin birisinin ölmekte olduğunu hayal et. Onunla olan ilişkinin adabı nasıl olurdu? Olmakta olan şey karşısında kendini nasıl idare ederdin? Bu soru evinizde ölmekte olan bir kişi için ya da şu yaşadığımız zamanlar için de aynı şekilde geçerlidir. Böyle zamanlarda bir şeyler yapabilme konusundaki hırsımızın ne kadar bitik olduğuna dair bir anlık aydınlanma yaşarız. Peki ne yapardın? Benim aklıma gelen cevap, o günün gerçekliğine sadakatle tanıklık etmek. Kendini ölmekte olanın huzurunda mevcut olacak şekilde düzenlersin; ölüme rağmen değil, ölümün üstesinden gelmek için değil, sırf herkes daha iyi hissetsin diye sanki ölüm orada değilmiş gibi yaparak değil, aksine her şeyi riske atarak, ilişkini, arkadaşlığını ya da he neyse onu riske atarak orada hazır olursun. Ve daha fazla zamanınız olduğu zannını da bir kenara koyarsın. Çünkü daha fazla zamanınız yok.”

Yaşadığımız şu zamanlarda hakikati eğip bükmeye ve saçmalıklara (ki bunların hala yaygın olduğunu düşünüyorum) direnen bir şey var. Bunun kısmen ölümün nihai meta-anlatı olmasından kaynaklandığına inanıyorum; çünkü ölüm gerçek-ötesi (post-truth) olmayan ve olmayacak tek şey. “Bizi Bağlayacak Bir Hikâye” (AStory to Bind Us) isimli yazımda tür olarak yeni, daha akıcı ve karmaşık bir meta-anlatıya ihtiyacımız olduğuna dair inancımı ifade etmiştim. Söyleşimiz sırasında Zak Stein’ın da belirttiği gibi bu anlatı ölümle sağlıklı bir ilişki içermeli ve tabii bununla sınırlı kalmamalıdır. Ölümle sağlıklı bir ilişki içinde olmak da, gerçeklikle sağlıklı bir ilişki içinde olmak demektir.

Jordan Hall, Rebel Wisdom’da David Fuller ile yakın zamanda yaptığı konuşmada, 2008'den sonra ekonomimizin durumuna dair şöyle bir metafor kullandı; sanki bir yarışta koşucusunuz, bir ayak bileğiniz kırık ve büyük miktarlarda eroin ve uyuşturucu almış, koşmaya çalışıyorsunuz. Bir süre iyi gidiyor gibi görünüyor. Ta ki uyuşturucuların etkisi geçene dek. Şu anda sistemimizde olan da bu, uyuşturucuların etkisi geçti, kendimizi sakinleştiremediğimiz gibi daha iyi bir dünyaya doğru ilerlemek için eski bağlarımızı da koparamıyoruz. Fred Rogers’ın ünlü sözünde olduğu gibi, “eğer bir şey hakkında konuşulabiliyorsa onu idare etmek de mümkündür.” Biz de dünyamızın sonunun geldiğini konuşmaya başlayabiliriz, hatta başlamalıyız. Ama Jenkinson’ın belirttiği gibi, bunu nasıl yapacağımızı öğrenmemiz gerekiyor.

“Bunu yapmak tuhaf ve yabani hissettirecektir ki zaten nasıl yapılacağını da bilmiyoruz. Bitişlere inanmayan kültürümüzde bitişleri nasıl ele alacağımızı anlatan bir adap da yok… Bir şeye sonuna kadar eşlik etmek dediğim ‘radikal sevgi’ adabının savunuculuğunu yapmaya çalışıyorum. Açıkla dediklerinde kullandığım ifade bu. Şimdi yapmamız gereken de bu. Yaşam biçimimiz dibe ilerlerken sonuna kadar ona eşlik etmeye istekli olmalıyız. Bu, çok daha az şey ile yaşamak demek. Bu da çok fazla bilinmezlik içerir.”



Dönüşüm

Sonlara geldiğimizde bütünlüğü ve yeni şeylerin ortaya çıktığı toprağı buluruz. Dönüşüm, birçok mit alimine göre, mitin en önemli unsurudur. Fakat kendi başına dönüşüm hiçbir şey ifade etmez; monomitin anlattığı bireyin dönüşüm hikâyesi kaçınılmaz olarak bireylerin kendi dünyalarına, topluluklarına dönüp hak ettikleri yere gelmeleriyle devam eder.  

Charlotte Du Cann, bu mitlerin bize ne anlatmaya çalıştığına dair derin bir anlayışa sahip. Salgının başlangıcında Outbreak (Salgın) adlı bir yazı yazdı, bu yazısında birçok başka mitle beraber Psyche’nin mitinden bahsediyor. Psyche bir tanrıça değil, etrafındakiler tarafından ilahlaştırılmış güzel bir ölümlüdür. Gerçek aşkını bulmak için yeraltına bir yolculuğa çıkmak zorundadır. Ona, tohumları ayıklamak gibi, çok sayıda sıradan görevler verilir. Bu da onun dönüşüm sürecini başlatır.

Du Cann, bu mitin günümüzde kilit bir önemi olduğuna inanıyor. Tıpkı Psyche gibi (ki bu kelime Yunanca’da ‘kelebek’ anlamına da geliyor) bizler de sonucunda dünyaya geri döneceğimiz bir dönüşüm sürecine giriyoruz. Tohumları ayıklama alçakgönüllülüğüne geri dönüyoruz. Tıpkı isminin anlamı gibi, onu değiştirip dünyaya getiren koza budur. Bu, kendimizi dönüştürmek için bizi 'dışarıda bir yere' çağıran kahramanın yolculuğundan çok daha farklı. Du Cann’ın Salgın yazısında dile getirdiği gibi; “Gidişatımızı dönüştürmek ve değiştirmek için her türlü uyarıya ve nasihate direndikten sonra, şimdi, kolektif olarak gönüllü karantinalar ve izolasyonlarla kendi kozamıza girmeye ve nesiller önce yapmamız gereken şeyi yapmaya zorlanıyoruz.”

Konuşmamızdan birkaç gün önce Du Cann, aynı Psyche gibi tohum ayırıyormuş. İnsanlar dayanıklı temel gıdalara yönelince, artan taleplere yetişebilmesi için bir arkadaşının gıda şirketindeymiş. Bu çok uygun, Du Cann’ın da söylediği gibi, mitler uzun zamandır doğal dünyayla ve özellikle tarımla bağlantılı olmuşlardır. Antik gizemcilik okulları bu mitleri güçlü psikodramalarla sahneleyerek insanların mevsimlerle, birbirleriyle ve tahıl, ölüm ve yeniden doğumun tanrıçalarıyla bağlantı kurmasını sağladı. Şimdi kriz sırasında tedarik zincirlerimiz sıkıntıya düşünce, birçok kişi ilk defa tam olarak yediklerimizin nereden geldiğini merak etmeye başladı ve gıdanın yetiştirilmesinden bu derece kopuk olmanın huzursuzluğunu hissediyor. Şimdi bir mit üzerine konuşmak yerine, atalarımızın yaptığı şekilde bir miti yaşamanın bize ne anlam ifade ettiğini konuşmalıyız.

Du Cann şöyle açıklıyor; “Bu fikri seversiniz ya da sevmezsin, mesele bu değil. Mesele, yeraltı dünyasına gidiyormuş gibi hissettiren bu şeyi somutlaştırabilmek, bu dönüşümü varlığınızda tutabilmek.” Ve devam ediyor: “Peki bu nasıl bir his? Gıda üretimimizle ilişkimiz nasıl? Çünkü esas nokta bu. Bütün uygarlıklar tahıla bağlıdır; bu ister pirinç, ister fasulye, ister darı ya da Amerika’da olduğu gibi mısır olsun. Öncelik budur, somuttur. Ve bunu mitsel bir ilişkiyle aşıladığınızda, o zaman oturup her ekmek yediğinizde ya da oturup her tahıl yediğinizde bu bağlantı ve rezonans size kendini belli eder.”

Şu anda Psyche’nin yolculuğu gibi dişil bir inisiyasyon geçiriyor olabiliriz. Bu arada şunu belirtmek de önemli, Jungiyen bakış açısından konuşursak, her birimizin içsel bir dişil ve eril yönü vardır. Burada bahsettiğim şey erkek ya da kadın olmakla ilişkili ancak bununla sınırlı değil. Bu, dünya hakkındaki anlayışımızı şekillendiren derin ve ilkel arketiplerle ilgili. Ve bu arketipler bilinçli zihinlerimizle algılayabildiğimizden daha derin seviyelerde iş görürler.



Özet: Hortlaklar ve Seyyahlar

Bu yazı için konuştuğum üç insanın her biri ve buna eşlik eden filmimiz oldukça farklı geçmiş deneyimlerden geliyorlar. Ancak her biri, birbirinden bağımsız olarak, karşılaştığımız şeylerle yüzleşmek için yeni bir insan türü olmanın öneminden bahsetti. Stephen Jenkinson’a göre iyi ölmenin bir kısmı, sizi tam anlamıyla insan olmaktan alıkoyan şeyler karşısında bile insan kalma sözünü vermeyi içeriyor. Zak Stein ise yabanda başıboş dolaşırken bir araya gelmemizin ve tapınağımızı da bizimle beraber taşımanın kendi yükümlülüğümüz olduğunu öne sürdü. Kendi kalplerimize ve birbirimize yakın durmalıyız. Büyük bir alçakgönüllülük ve cesaret yolculuğuna çıkmaya hazırlıklı olmalıyız, çünkü Charlotte Du Cann’ın söylediği gibi, yeraltı dünyasına inmek çok kolay, oradan çıkabilmek içinse başka tür bir insan olmamız gerekiyor.

Bu bizi değiştirecek bir yolculuk, hatta belki kendimizi tanımayacağımız ölçüde bir değişiklik. Peter Limberg'in de belirttiği gibi, bu yolculuk belki kültürümüzün özü için yapılacak bir sonraki büyük savaşın yapılabileceği yer olabilir. O buna “eşikteki savaş” diyor. Şu anda böyle bir savaşın taraflarını oluşturan iki memetik kabile görüyorum. Bir kısım, önceden olduğu gibi işlerine geri dönmeyi isteyenler, diğer kısım ise bu durumu yeni bir şeyin doğumu için fırsat olarak görenler. İlk gruba Hortlaklar, ikincisine de Seyyahlar diyeceğim.

Seyyahlar eşikten çıkarken en azından ne olduğu hakkında bir anlamlandırmaya sahip olacaklar. Gözleri açık şekilde yolculuk ederken salgının getirdiği acı ve trajedinin farkında olacaklar. Eşikten geçmek, şu anda yeni bir şey doğurmak için gereken köklü değişikliklerle uğraşmayı gerektirir. Böylece şimdiden ölmüş durumda olan eski ekonomik sisteme ve kültürel değerlere geri dönmeyiz.

Fakat bazılarımız değişmeyi istemeyebilir ya da artık öldüğümüzü kabullenebilir. Hikâyelerimizde böyleleri için “hortlak” deriz. Hortlaklar huzur bulmamışlardır, çünkü geçmişte sahip oldukları kimliği yitirdiklerini ve artık eskiden yaşadıkları yerde yaşamadıklarını kabullenmezler. Yeraltına yolculuğumuz boyunca bunu unutmaya ve bir hortlak olmaya doğru çekileceğiz. Yani “işlerimize eskiden olduğu gibi geri dönmeye” ve eski sistemin paradigmasını, tıpkı 2008’de yaptığımız gibi kabullenmeye çekileceğiz.

Ancak eşik tuhaf bir yerdir. Bir hortlak her an bir seyyaha ve bir seyyah da yönünü yitirip bir süreliğine bir hortlağa dönüşebilir. Bu geçişler sürekli olacak ve bunun arasından yolumuzu bulabilmek de bize kalmış. Eğer tapınağımızı yanımızda taşır, insanlığımızı hatırlar ve heyecanla alçakgönüllülük ve özlemimizle birbirimizi arayıp bulmaya çalışırsak, o zaman yeraltı dünyasından ölülerin ördüğü dersleri öğrenerek çıkabiliriz.


Bu yazıya Rebel Wisdom’un Youtube kananlında bulunan ve Stephen Jenkinson, Charlotte Du Cann ve Zak Stein ile yapılan görüşmelerin yer aldığı bir film eşlik etmektedir.

16 Nisan 2020 Perşembe

Anti-virüsü Aramak - Bir Kuantum Olgusu Olarak Covid-19


(Metnin İngilizce orijinaline şu adresten ulaşabilirsiniz. İyi okumalar...)

Anti-virüsü Aramak - Bir Kuantum Olgusu olarak Covid-19
Martin Winiecki

Olup bitenleri anlamlandırmak için zorlanıyorum. Şüpheci zihnim tüm teori ve olası açıklamaları inceleyerek oradan oraya dolaşıp durdu, fakat itiraf etmeliyim: neler olduğunu bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum; bu insanlık için önemli bir seçim ânı. Bu makalede “neler olup bittiğini” tartışmaya sunmayacağım. Bunun yerine sizi krize ilişkin çoğu teori, tahmin ve eylem çağrısının altında yatan “nesnel gerçeklik” ve “öznel düşünceler/duygular “ ikilemini aşan bir alana davet etmek istiyorum. Spiritüel kökenli bütüncül bir dünya görüşünden bakarak, insanlığın –ya da bizlerin bilinçli olsun ya da olmasın daha derin bir parçasının bu ânı kolektif evrimimiz için bir katalizör olarak hayal etme olasılığını değerlendiriyorum. Eğer durum buysa, nasıl etkileşime girer ve karşılık verebiliriz? Covid-19 aslında kolektif uyanış ve geniş kapsamlı sistem değişikliği için beklenmedik bir olasılık sunuyor olabilir.

Ne gerçek ne de gerçek dışı; rüya gibi

“Burası bir rüya. Sadece uyuyanlar burayı gerçek kabul eder. Sonrasında tıpkı şafağın doğuşu gibi ölüm gelir ve daha önce tasa olarak gördüğün her şeye gülerek uyanırsın…” – Rumi





Yüz yıldan fazla bir süredir, fizikçiler ve filozoflar kuantum fiziğinin türlü türlü kerametlerinin mânâsını kavramaya çalıştılar. Elektron gibi atomaltı parçacıkların hayret verici ve sihirli şekillerde davrandıklarını gördüler. Bunlar sabit ve sonlu bir şekilde sadece “kendiliğinden” var olmuyorlar; gözlemlenip gözlemlenmediklerine bağlı olarak, bir durumda dalga ve diğer durumda bir parçacık olarak görünebiliyorlar. Durum bu. Dünya algımız sadece edilgen değil aynı zamanda yaratıcı; kelimenin tam anlamıyla varlığını ve gerçekliğini şekillendiyor. Kuantum fiziği bizi dışarıda gördüğümüz “nesnel” gerçekliğin ve “içeride” bulunan “öznel” deneyimimizin ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiği bir gerçeklik görüşüne davet ediyor. Büyük psikanalist Carl Jung'a göre, tıpkı rüyalardaki karakterler ve olayların rüya görenden ayrı olmaması gibi, dünya da topluca rüyasını gördüğümüz yaşayan bir sembol, daha derin taraflarımızın somutlaşmış bir simgesi.

Gerçekliği bu şekilde ele alırsak, Covid-19'u nasıl anlamlandırabiliriz?

Spiritüel deneyimler ve çalışmalar sonucunda öğrendim ki, hastalıklar nadiren sebepsiz yere ortaya çıkar. Genellikle daha derin mesajlar taşırlar. Örneğin, zihnimizin bastırdığı çatışmalar, özlemler ve yaşamsal dürtüler, bedensel semptomlarda yeniden ortaya çıkabilir. Şifa da genellikle bastırdıklarımızı fark ettiğimiz anda meydana gelir. Bu tür içgörüler bizi daha bütün yapma olanağına sahiptir ve aslında hayatlarımızı değiştirebilir. Bu şekilde, iyileştirecek olan panzehirin -veya bu durumda anti-virüsün- dönüştürücü bir farkına varma hazinesi olarak hastalık içinde gizlendiğini söyleyebiliriz. Daha derin kökleri keşfetmeden sadece semptomlarla mücadele edersek, evet hayatta kalabiliriz, ancak diğer semptomların hâlâ gerçekleşmesi muhtemeldir.

Bireysel bir hastalık için geçerli olan şey, salgın veya pandemiler için de doğru olabilir. Tartışmalara yol açan Selbstzerstörung aus Verlassenheit (Terk Edilme Kaynaklı Özyıkım) kitabında, psikoterapist Franz Renggli, 14. yüzyılda Hıristiyan Avrupa'daki Büyük Veba salgınını, kıta nüfusunun %30 ila %60'ını öldüren bir “Kitlesel psikoz patlaması” diye yazıyor:

“Benim psiko-somatik ya da daha çok sosyo-somatik modelim psiko-nöro-immünolojidir: ne bir bakteri ne de bir virüs temel problemdir; temel problem daha ziyade toplum içinde bir krizle sarsılan insanlardır. Eğer bu kriz çok uzun sürerse, çok şiddetli veya çok travmatik olursa, nüfusun bağışıklık sistemi yavaş yavaş zayıflar ve nihayet çöker. İnsanlar hastalıklara ve sonuç olarak ölüme karşı savunmasız hale gelirler. Bu model herhangi bir salgın için geçerlidir ve yeni bir tarih anlayışı için bir anahtar görevi görebilir.”

Kitapta Kara Veba’dan önceki yüzyılda, Katolik Kilisesi'nin annelere gece ve gündüz bebeklerinden ayrılmalarını tavsiye etmeye başladığını öne sürüyor. 13. ve 14. yüzyıllarda büyüyen çocuklar, toplu şekilde temel bir terk edilmişlik travmasından muzdarip olmuş. Renggli, öte yandan, annelerin çocuklarıyla yakın fiziksel temas kurmaya devam ettiği bölgelerin vebadan kurtulduğunu gösteriyor. Şu anda benzer bir şey yaşıyor olabilir miyiz?

Covid-19’un hayaleti 7,5 milyar insanı nasıl ele geçirdi ve dünyayı bir anda durma noktasına getirmeyi nasıl başardı? Çünkü anlatı, insanların bilinç altında hem derinden bastırılmış hem de iç içe geçmiş örtük bir şeyle büyük ölçüde karşılık buluyor.

Koronavirüs biyolojik suretine kıyasla “zihinsel” alanda daha erken, daha hızlı ve çok daha güçlü bir şekilde yayıldı. Covid-19 manşetlere çıkmaya başladı ve insanlar aniden uzun zamandır içlerinde bilinçsizce biriken korku ve umutsuzluk için “nesnel” bir gerekçe bulmuş oldular. Medyada korku uyandıran manşetlerin saat başı saldırıları ile insanların zihinlerinde artan kaygılı beklentiler arasındaki gelgitler, nevrotik bir kısır döngüde insanlığı kapana kıstırmış oldu. Mahallemizdeki veya bölgemizdeki her yeni “vaka”, metrodaki her öksürük veya herhangi bir yabancının çok yakınımıza yaklaşması ürkütücü bir tehlike hissini katladı. Hastalık hakkında ne kadar çok düşünürsek, o kadar çok korkuyoruz. Ne kadar korku yaşarsak, bağışıklık sistemimiz de o derece zayıflıyor. Bağışıklık sistemimiz ne kadar zayıf olursa, semptomlar geliştirme olasılığımız da o kadar artıyor. Tam bir “pembe fili düşünme” durumu.

Psiko-ruhsal (psycho-spiritual) boyutun, maddi alan üzerinde çok somut bir etkisi olduğu kanıtlanmıştır. Plasebo etkisinin şaşırtıcı derecede geniş kapsamlı fiziksel etkileri iyi belgelenmiştir ve benzer şekilde, birçok çalışma duygusal stres, kronik korku ve yalnızlığın bağışıklık sistemimizi nasıl tehlikeli bir şekilde zayıflatabildiğini ve sağlığımızı nasıl yıprattığını göstermektedir.

Lütfen okumaya devam edin. Covid-19'un sadece sahte bir aldatmaca olduğunu ileri sürmüyorum ya da birçok insanın yaşadığı trajediyi küçümsemeye yahut reddetmeye çalışmıyorum.

Ona farklı bir açıdan bakmamızı öneriyorum: Covid-19 zihinlerden ve ruhlarımızdan bağımsız bir tehlike değil de ama aslında, bir kuantum olgusu, yani kolektif olarak var olmaya çağırdığımız ortak bir rüyanın karakteri olabilir mi? Şimdiye kadar kavrayamadığımız kolektif bilinç altı âlemlerine derinden gömülmüş bir şeyin somutlaşması ya da çok derin bir enfeksiyonun yaşayan bir sembolü olabilir mi?

Carl Jung’un Kırmızı Kitap’ı
Jung kendi bilinç dışını keşfetmeye başladığında, hayal gücünü Kırmızı Kitap'ın temelini oluşturan bir dizi deftere kaydetti. Jung’un Kırmızı Kitap’taki resimlerinden bazıları, Budizm ve diğer dinlerde evrenin bir temsili ve meditasyona yardımcı olarak kullanılan mandalaları andırıyor. Jung, mandalanın tüm dünyada bulunan insana ait en eski dini sembollerden biri olduğuna inanıyordu. "Mandalanın yani dairenin karesinin, hayallerimizin ve fantezilerimizin temel kalıplarını oluşturan birçok arketipik motiflerden biri olduğunu" belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “…hatta bütünlüğün arketipi olarak da adlandırılabilir.

Zihin Virüsleri ve Korku Büyüsü

Amerika ve Kanada yerlilerinin sözlü geleneklerine geri giden Yerli Amerikalı bilim adamı Jack D. Forbes, Kolomb ve Diğer Yamyamlar (Columbus and Other Cannibals) isimli kitabında şöyle yazıyor: “Birkaç bin yıldır insanlar bir tür vebadan muzdarip; bu cüzzamdan daha kötü bir hastalık, sıtmadan daha kötü bir hastalık, çiçek hastalığından çok daha korkunç bir hastalık.” Algonkin halkı ve diğer yerli halklar, beyaz adamın akıl hastalığını, 15. ve 16. yüzyıllarda kendi anavatanlarına geldiklerinde “Wetiko” olarak tanımladılar ve kelimenin tam anlamıyla yamyamlık olarak tercüme edildi: “bir kişinin kendi kişisel amacı veya çıkarı için bir başkasının hayatını tüketmesi. ” Forbes bu kısmı şöyle tamamlamış; “Bu hastalık insanoğlunun bildiği en büyük salgın hastalıktır.”

Sıklıkla bir zihin virüsü olarak adlandırılan Wetiko, kendini diğerlerinden ayrık bir egonun kafesi ile çaresizce sınırlanmış olarak görmenin kökleşmiş yanılsamasını ifade eder. Bu soyutlanma bakış açısına göre, diğerleri ya rakip olarak ya da av olarak görünür. Korkunun temel koşul olduğu bir dünya görüşünde, kavga ve sömürü rasyonel, empati ise saçma ve duygusal görünür.

5000 yıllık ataerkinin, 500 yıllık kapitalizmin ve 50 yıllık neoliberalizmin ardından, Wetiko (Batı) dünyamızın ve yaşamımızın neredeyse her alanını tanımlıyor. Doğal dünyanın eriştiği en büyük yıkımı kutlayan bir ekonomik sistemi “başarı” olarak kabul edebilmemizin sebebi, bu virüsün bize de bulaşmasıdır. Wetiko kalplerimizi uyuşturdu; hem içimizde hem dışımızda bulunan yaşama dair kutsallığı ve yaşamın acısını algılama yeteneğimizi bulandırdı. Kronik bir şekilde, bu empati hissetme yetersizliği yüzünden sayısız varlık yok oluyor.

Ekonomideki suni değerleri en üst düzeye çıkarmaya yönelik mecburiyetten tutun, aşkın istismara ve bozuk ilişkilere dayanan şekilde yaşanmasına kadar, Wetiko hastalığı o kadar olağan hale geldi ki, artık bu şekilde tanımlanmıyor. İçler acısı bir bencillik kültü insanlığın sosyal dokusunu ve Dünya’nın kutsallığını aşındırdı. Sonuç olarak şimdi her yerde korku var: Terk edilme korkusu, ölüm korkusu, yaşam korkusu, cinsellik korkusu, ceza korkusu, bir çöküş yaşayacağımız korkusu… Burjuva ahlakının sevimli görünen tarafı korkunun çocuklarının özgürce dolaştığı psikolojik bir temeli gizliyor. Korkunun bu çocukları; kalıcı bir öfke, genel bir güvensizlik, bağımlılıklar, depresyon, can sıkıntısı, sapkınlık, tüketim açlığı, kontrol ve gizli veya açık şiddet eğilimi gibi olgular...

Covid-19 anlatısı, insanlığa böyle rekor bir hızda bulaşabildi çünkü korku, insanlık içinde o kadar köklü ve bilinçsiz ki artık içimizde neler olduğunun farkında değiliz.

Trajedi şu ki, virüs bilincimizin gölgesinde faaliyet gösteriyor. Kendimizi ve başkalarını bilmeden enfekte ediyoruz. Forbes'in yazdığı gibi, “otoriter aile yapıları”, “erkek egemenliği”, “kadınlara boyun eğdirme” ve “cinselliğe karşı aşırı olumsuz tutumlar” ve ideolojik düzeyde “ırksal ve kültürel üstünlük kavramları”  yoluyla hastalık tarafından koşullandırılmış oluyoruz.

Bu çerçeveye sıkıştıktan sonra, günlük etkileşimlerimizde, birbirimizin kör noktalarından ve acılarından beslenip onları besleyerek hastalığı dikkatsizce sürdürüyoruz. İçten içe korktuğumuz şeyi başkalarına veya dışsal olaylara yansıtarak, korkumuzun geldiği yeri bastırır ve bir yandan da onu doğrulamış oluruz. Tehlikenin dışımızda olduğuna inanıyoruz, bu yüzden kendimizi ondan korumaya çalışıyoruz ve bu nedenle genellikle kendimizi korumaya çalıştığımız tehlikeyi devam ettirecek şekilde hareket ediyoruz. Jung bu mekanizmayı “gölge projeksiyonu” olarak tanımlıyor.

Bilinçsiz olarak korku tarafından yönlendirildiğimiz ölçüde, manipülasyona duyarlı hale geliriz. Milyonlarca insan bilinçsiz gölgelerini başkalarına yansıttığında ise herkesin tam da kaçmaya çalıştığı tehlikeyi ortaya çıkarmış oluyoruz. Wilhelm Reich, Hitler'in yükselişi sırasında bu dinamikleri açıkça ortaya koymuştu (1933 tarihli Faşizmin Kitle Psikolojisi kitabına bakabilirsiniz) ve bugüne kadar tüm totaliter rejimler de bu temele dayanır.

11 Eylül'den sonra bize düşmanımızın Müslüman dünyası olduğu söylenmişti; şimdi “düşman” görünmez oldu ve her kapı kolunda bizi bekliyor olabilir ya da öpüşürken, sarılırken ve hatta nefes alırken bile bize bulaşabilir. Zihnimizde oynayan nevrotik sinema ne kadar abartılı olursa, dış güçlerin bizi çıkarları için kontrol etmesi ve kullanması da o kadar kolay olur.


Büyük Ortaya Çıkış

İnsanlık için zor bir yüzleşmeden çok daha fazlası olan Covid-19 salgını, Wetiko'nun ortalığı talen eden kitle enfeksiyonundan kolektif bir şekilde iyileşmemiz olasılığını da içeriyor. Covid-19’u, altında yatan Wetiko hastalığının küresel bir şekilde vücut bulması (ya da sembolik simülasyonu) olarak anlamlandırabiliriz. Her şiddetli salgında olduğu gibi, daha derin örüntüler sökülüp küresel bir düzeyde yalın ve görünür oluyor.

Şimdi Wetiko'nun eş zamanlı olarak ortaya çıkışına, bozulmasına ve yoğun bir şekilde abartılmasına tanık oluyoruz:

  • Ekolojik seviyede, Covid-19, medeniyetimizin sonsuz büyüme için doyumsuz açgözlülüğünün doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı. Muhtemelen vahşi hayvanlar virüsü insanlara, onlara yuva olan doğal ekosistemlerin uygarlık "ilerlemesinin" ekolojik tahribat silindiri tarafından ezilmesinden sonra aktardılar. Öte yandan şimdi Çin'de havanın ne kadar çabuk temizlendiğini, vahşi yaşamın kentsel alanlara geri dönme hızını ve aniden eski ekolojik tahribat çabalarının gözümüzün önünde nasıl çöktüğünü (örneğin Amerikan hidrolik kırma endüstrisi) görmek de aynı şekilde hayrete düşüyor.
  • Ekonomik seviyede, Covid-19, bardağı taşıran ve uzun vadede gecikmiş bir finansal çöküşün zincirleme reaksiyonunu başlatan son damla oldu. Evlere kapanmak, küreselleşmiş ekonomimizi tam gelişmiş, hızlı bir “buharlaşmaya” soktu, tüm endüstriler durdu, milyonlarca işçi bir günde işten çıkarıldı ve borsalar çakıldı. Fosil yakıt endüstrisi, 100 yıllık tarihinde, belki de bir daha altından kalkamayacağı en büyük sorunla karşı karşıya. Amerikan Merkez Bankası şu anda büyük bankalara günde 1 trilyon dolar borç veriyor, yani ekonomik sistemin yaşam desteğini zar zor sağlıyoruz.
  • Sosyal ve psikolojik seviyelerde, aşırı Wetiko davranışlarının hem kolektif bir çılgınlığa yol açtığını hem de birçok insanı özgürleştiğini görüyoruz. Bir yandan sosyal atomizasyon, kontrol arzusu ve benmerkezci bir panik gerçeküstü zirvelere ulaştı. Aile içi istismarda ve liberal toplumların hızla polis devletlerine dönüşümünde büyük bir artış görüyoruz; solcular bile hükümetin baştan aşağı güçlendirilmesini ve sivil özgürlüklere getirilen kısıtlamaları övüyorlar. Diğer yandan, karşılıklı dayanışmaya dayalı ve tabandan gelen binlerce yerel örgütlenme bir gün içinde ortaya çıktı. Milyonlarca insan ender bir düşünceye kapılıyor ve şunu soruyor; “asıl önemli olan ne?” Karantinada kilitli kalırken kendimiz, özlemlerimiz ve hayatlarımızla karşı karşıyayız. Ve birçok kişi, zaten ne kadar derinden “sosyal olarak mesafeli olduğumuzu” fark ediyor; güvencesiz bir işgücü piyasasının rekabetçi idealleri ile ve kişilerarası özgün bir bağlantıya kuramayaşımızın sonucu bu.
Bir Yol Ayrımı

Bundan sonra ne olacağı belirsiz, ancak ekonomik yıkımın başlatacağı zincirleme reaksiyonun kaçınılmaz olabileceği tahmininde bulunabiliriz. Küresel acil durum devam edebilir. Başka bir deyişle, yakın bir zamanda veya belki de bir daha asla normale dönmeyebiliriz.

Önümüzdeki birkaç hafta ve aylarda yaşanacaklar, gelecek yıllar boyunca dünyayı şekillendirecek. Gelecek, entropi güçlerine direnen ve normale dönüşün silik umutlarına kapılanların aksine, küresel toplum için farklı bir vizyon önerme fırsatı olarak kaos ve yıkımı kucaklayabilenlerin yanında olacaktır.

Şok Doktrini kitabının yazarı Naomi Klein şöyle söylüyor: “Tarihin bize öğrettiği bir şey varsa, o da şok anlarının son derece geçici olduğu. Ya çok fazla kayba uğruyoruz, seçkinler tarafından soyup soğana çevriliyoruz ve onlarca yıl boyunca bunun bedelini ödüyoruz ya da sadece birkaç hafta öncesinde imkansız gibi görünen ilerici zaferler kazanıyoruz. Şu an cesaretimizi yitirme zamanı değil.”

Astronomik borçlarla şişen ve üstel büyüme zorunluluğu ile yönetilen küreselleşmiş kapitalist sistem, geri dönüşü olmayan bir kırılma noktasına geldi. Mevcut güçler ya sistem değişikliğine gidecekler ya da inatla ve daha acımasız bir güçle eski sisteme arka çıkmaya devam edecekler. Önümüzde birçok farklı gelecek olasılığı bulunsa da, karşımıza çıkan iki zıt senaryo üzerinden karşılaştığımız tarihi seçimin keskin zıtlığını vurgulamak istiyorum:

- Senaryo 1: Denetim Kapitalizmi (Surveillance Capitalism

Aylarca süren tecrit sonrasında, insanlar karantinayla var oldukları yeni dönemi kabullenirler. Hükümetler sivil özgürlükleri, insan haklarını ve çevre korumalarını ortadan kaldırır ve sağlık ve güvenlik bahanesiyle eşi görülmemiş düzeyde denetim teknolojisini uygulamaya sokar. Mobil uygulamalar yalnızca insanların fiziksel hareketlerini değil, aynı zamanda biyokimyasal reaksiyonlarını izlemek için de kullanılmaya başlanır. Gideon Lichfield'in yazdığı gibi, “müdahaleci denetim uygulamaları temel bir özgürlüğümüz için, yani diğer insanlarla bir arada olabilmemiz için küçük bir bedel olarak kabul görür.” Her gün korku uyandıran mesaj bombardımanının arka tarafında, hükümetler serveti alttaki %99'luk kesimden elitlere doğru yeniden dağıtımını yapar. Bankalar, fosil yakıt ve hava yolu endüstrileri vergi mükellefinin parası ile kurtarılırken, sosyal güvenlik ve halk sağlığı sistemleri daha da parçalanır. Kemer sıkma önlemleri ve nakit paranın kaldırılması, çalışan kesimi, yoksulları ve evsizleri daha da ötekileştirir. Genel duyarsızlaşma ve uyuşma öyle bir noktaya ulaşır ki, sınırlarda her gün göçmenlerin avlanması ya da diğer acımasızlıklar karşısında artık herhangi bir ahlaki tavır sergilenmez. İnsanlar dairelerine kilitlenmiş, bir bulaşıdan korkar, dijital vücut algılayıcıları tarafından izlenirken mevcut güçler insanların kendilerini organize etme ve direnme yetenekleri neredeyse tamamen sakatlanmış olurlar. Protestolar veya grevler devam ederse, kitle iletişim araçları yeni tehlikeli enfeksiyonların yayıldığını duyurabilir, böylece hükümetler “toplumumuzu güvende tutmak için” hızla yeni sokağa çıkma yasakları uygulayabilirler. Bir noktada, iklimsel bozulmalarla, su krizleri ve gıda kıtlığı daha da kötüleştiğinde, sistem artık çöküşünü gizleyemez hale gelir. Kaos ve şiddet açığa çıkar. Zenginler uzak bölgelerdeki korunaklı yerleşkelerine çekilirken, halk da giderek parçalanan kentsel merkezlere sıkışıp kalırlar.

- Senaryo 2: Ekolojik ve Sosyal Özgürleşme

Belirsizlik ve ekonomik dağılma aylarında, milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamak için tabandan gelen yerel örgütlemelere başlar. Bu sıkıntılı dönemde, topluluğun, dayanışma ve yerelliğin gücünü yeniden keşfederler. İnsanlar hastalık ve zorluklar karşısında birbirlerine yardım ederken, empati ve dayanışma ruhu yayılır. Aylarca süren işsizlik, kamu kargaşası ve gıda kıtlığı sonucunda, güçlü hükümet ve normale dönme umutları nihayet kaybolur. Birçok kişi ya yalnız kalıp çöküş yaşayacağını ya da dayanışma içinde bugünleri atlatabileceğini fark eder. İnsanlar yerel organik ürünler tedarik etmek için ortak bahçeler ve gıda kooperatifleri kurmaya başlar ve enerji tedariğini merkezden bağımsızlaştırmak ve demokratikleştirmek amacıyla güneş enerjisi için çalışma kolları oluştururlar. Gittikçe daha fazla insan kırsalda topluluklar kurmak için şehirleri terk eder. Burada güvene dayalı ve sevgi dolu bir yaşam tarzı oluşturabilmek adına radikal sosyal deneyimlere ve ekosistemi onarmaya girişirler. İnsanlar iklim krizine yanıt olarak ilerici hükümetlerle birlikte büyük ölçekli ekolojik rehabilitasyon konusunda birlikte çalışırlar. Hükümetler de Evrensel Temel Gelir sistemi getirerek vatandaşların oluşturduğu kurumları destekler. Bu şaşırtıcı sosyal ve ekolojik hareketin arka planında, derin bir kültürel ve manevi dönüşüm gerçekleşir. Bunlar, Wetiko’nun hakimiyet kurma dürtüsü yerine yaşayan her şeyle işbirliği yapmaya, toplum yığınlarını atomize etmek yerine güvene dayalı topluluklar oluşturmaya, Eros’un ve dişilin ataerkil dışlanışı yerine sevgiyi özgürce ve saygınlıkla yaşamanın kutlanmasına, Dünya’yı hizaya sokmaya çalışmak yerine onun özünde var olan kutsallığını onurlandırmaya ve ölüm korkusu yerine sonsuz varlığımızı kabul etmeye uzanan dönüşümleri kapsayabilir.



Sistem Değişimi: Zamanı Geldi

Totalitarizmin tehlikeleri korkunç ve gerçektir ki zaten birçok ülkede bunu görüyoruz. Ancak unutmamalıyız ki, bu önlemler, hâlihazırda sonu gelen bir sistemin ancak ölümünü uzatmaya yarar. Bu noktada, küreselleşmiş kapitalizm sadece korku dolu gelecek tahminlerimiz ve yeni bir şeyi hayal edemememiz sayesinde canlı durumda; yani eğer insanlar korkuyu geride bırakıp istedikleri ortak bir gelecek vizyonu etrafında birleşebilirlerse, kaçınılmaz geçişi durdurabilecek hiçbir şey olmayacak.

Sistem değişikliğinin anahtarlarının hayatımızın üç temel mecrasında yattığını görüyorum:

Spiritüel Mecra:

Wetiko'yu öngörülemez gerçeküstü yüksekliklere çıkartmış olan Covid-19, tuhaf bir şekilde varlığımızı boyutsal bir değişime çağırıyor. Dispelling Wetiko (Wetiko’dan Kurtulmak) kitabının yazarı Paul Levy'nin belirttiği gibi, Wetiko hastalığının içine gizlenmiş olan anti-virüs, onun rüya gibi görünen doğasına yani dünyamızı kökten değiştirme potansiyeli olan bir farkındalığa uyanmaktır.

Wetiko'nun bizim dışımızdaki somutlaşmış örneklerine (örneğin virüsler, dış düşmanlar veya totalitarizmin tehlikeleri gibi) bizden ayrılarmış gibi tepki vermeye devam edersek, tam da ondan korkma sebebimiz olan dinamikleri beslemeye devam edeceğiz. Fakat Wetiko'nun kendi içimizde var olduğunu görmeye başlarsak, üzerimizdeki kontrolünü de kaybeder. Merhamet, önceden sadece korktuğumuz, yargıladığımız veya nefret ettiğimiz şeyi anlamaya doğru gözlerimizi açar. Güven bizi dünyayla ve yoldaşlarımızla uzlaştırır. Merhamet ve güven, Wetiko'nun nihai anti-virüsleridir.

Aniden uyanabilir ve tüm tahakküm sistemlerinin hiçbir zaman nasıl “gerçek” olmadığını ve onların “gerçekliği”nin her zaman sadece rızamızla var olduğunu fark edebiliriz. Para, otorite, toplum, salgın hastalıklar - artık sağlam ve değişmez olduğuna inandığımız şeylerin rüya gibi doğasını görebilir hale geliriz.

Wetiko'nun korkutucu ağından uyanmak, aynı zamanda Yaşamın birbirine bağlı ağına uyanmaktır. Bu, Batı dünyasındaki geldiğimiz noktadan o kadar derin bir değişim ki, onun için kelime bile bulmak bile çok zor. Korku dolu zihin her zaman derhal sonuca atlamak, çözüm bulmak ya da düzeltmek ister. Ama belki de şimdi böyle bir “düzeltme” yoktur. Belki de bu ânın istediği şey, tüm kibir, üstünlük ve tahakküm kavramlarımızı bırakmak ve insanı aşan bir zekaya ve rehberliğe teslim olmak; Dünya'daki yerimizi ve merkezine Dünya’yı koyan yerli halkların bilgelik kültürünü araştırmamızdır. Bu tür bir birlik deneyiminde anlamı açık, mutlak ve derin şifa veren bir gerçek yatar: tüm yaşam kutsaldır. Bu sadece kişisel bir deneyim değil, aynı zamanda Yaşamın kendine özgü matrisinden bir içgörüdür. Bu matrise uyumlu olduğumuzda, korku, enfeksiyon ve şiddetin kısır döngülerinin dışında durabiliriz.

Toplumsal Mecra:

Wetiko ilişkisel olarak vuku bulduğu için, dağılması da kolektif bir gayret gerektirir; öyle ki bu, Dünya’yla ve birbirimizle olan bozuk ilişkimizi şifalandırıp, kendi aramızda derin bir güven geliştirebileceğimiz bir birlikte yaşamın oluşturulması için tarihi bir projedir.

Güven inşa etmek için, bizi artık yalan söylemeye, kendimizi gizlemeye veya korumaya zorlamayan koşullara gereksinimimiz var. Hem birbirimizi tam olarak tanıyabildiğimiz ve hem de gerçekte ne düşündüğümüzü, hissettiğimizi, sevgimizi ve arzumuzu göstermeye cesaret edebildiğimiz yaşam, sevgi, çalışma ve ilişki yöntemlerine ihtiyacımız var. “Güven” sıkça kullanılan bir kelimedir, ancak kırılganlığımızın en yüksek seviyede olduğu sevgi, cinsellik ve maneviyat gibi ruhlarımızın narin mecralarında bu ne anlama gelir? Bu, toplumsal bir devrim gerektirir. Bir akıl hocam ve öğretmenim olan ve Sacred Matrix (Kutsal Matris)'in yazarı Dieter Duhm şöyle yazmış; “Güven sadece psikolojik olarak sınıflandırılmaz; her şeyden önce -ve en önemlisi- sürdürülebilir ve sistemli bir güveni oluşturmak için tüm toplumsal yapıyı yenilememiz gerekir, bu nedenle de politik bir terimdir. Bu devrim, kitle hareketlerinde hemen meydana gelmeyebilir, ancak küçük bir grupta başlayabilir ve yeni bir bilinç alanı oluşturarak oradan topluma yayılabilir. 40 yıllık radikal deneyimlere dayanan “Healing Biotopes Plan” (Yaşam Alanlarını Şifalandırma Planı) bu kapsamlı dönüşüme ilişkin bir vizyon sunuyor.

Politik ve Ekonomik Mecra:

Uzun vadede özgürlük, kısa vadede insan hak ve özgürlüklerine getirilen kısıtlamalara dayanma kapasitesi gerektirir. Bu sosyal uzaklaşma zamanında, özellikle ötekileştirilmiş olan herkesle, “onlara karşı biz” anlatılarını reddederek birlikte bir dayanışma içinde duralım.

Küreselleşmiş sistem çöktükçe, yerelleşme geleceğin anahtarı olacak. Şimdi su, gıda ve enerji için tedarik sistemlerini merkeziyetçilikten bağımsızlaştırma, onarıcı tarıma ve ekosistem restorasyonu uygulamalarına yatırım yapma, tohum bankaları ve tohum takas ağları oluşturma ve karşılıklı yardım, kaynak paylaşımı ve armağan/takas ağlarını ve ekonomik işleyişlerini kurma zamanı. Yerelleşme sadece gıda egemenliği sağlamakla kalmaz, aynı zamanda politik özerkliğe de bir yol sunar; kendi temel ihtiyaçlarımızdan sorumlu olduğumuz için, aşağıdan yukarıya doğru işbirliğine dayalı kararlar almak için bir araya gelebiliriz. Çeşitli ekosistem restorasyon uygulamalarından permakültür, tohum saklama ve eko-köy hareketlerine, Extinction Rebellion (Yok Oluş İsyanı) gibi büyük ölçekli toplumsal hareketlere ve Rojava ve Zapatistalar gibi radikal taban demokrasisi deneyimlerine kadar, dünya bu yolun uygulanabilir olduğunu gösteren binlerce örnek sunuyor.

Spiritüel, sosyal ve ekonomik-politik alanlar birbirinden ayrılamaz şekilde iç içe geçtiği için, başarılı bir sistem değişikliği, birbirine paralel bu üç mecradaki derin yapısal dönüşümlere dayanır. Bu, her şeyi aynı anda yapmamız gerektiği anlamına gelmez; bu, birbirimizi desteklememiz gerektiği anlamına gelir. Bir yandan birbirimizin farkında olarak, her birimiz şu anda yapmaya ve olmaya çağrıldığımız şeyi derinlemesine dinleyebilir miyiz? Tecrit ve sosyal uzaklaşma anlatıları bizi korkutmak ve ayrı tutmak için tehdit ettiği ölçüde, bu krizden geçme kabiliyetimiz de topluluk olduğumuzu hatırlayarak işbirlikleri düzenleme ve inşa etme yeteneğimize dayanır.

Ne yaparsak yapalım, bunun eşsiz ve tarihi bir olasılık ânı olduğunu hatırlayalım. Julian Assange'in hapishane hücresinden Yanis Varoufakis'e telefonla söylediği gibi, “Her şey elden gidiyor… Şimdi her şey mümkün.” Ve Covid-19'un bize öğrettiği bir şey varsa, o da kolektif davranışların etkili değişimleri aslında bir gecede gerçekleşebilir.