Arayış Hikâyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arayış Hikâyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2020 Cumartesi

Üçüncü Aşama: Sentez

Bu blogu yazmaya başlarken bir kılavuz hazırlamıştım önce. Ve bu kılavuzun son maddesinde amaçlar(ım)dan bahsetmiştim. Şimdi bu amaçlara hiç de öngöremeyeceğim bir biçimde ulaştığımı sanıyorum:

- Okyanusa iyi kötü bir damla katkıda bulundum: Yazdıklarımla, yaptıklarımla ve yaşadıklarımla.
- Ateş'im, sönmesini hiç istemezken söndü (Dilediğiniz şeylere çok dikkat etmelisiniz). Şimdi yeniden yakmayı öğreniyorum. Yardım almadan. İlkel koşullarda.
- Amaç'ı tamamen yitirdiğim uzunca bir yıl geçirdim. Sonunda amacın dışarıda bulunabilecek bir şey olmadığını anladım. Şimdi amacı kendi kendime inşa etmeye çabalıyorum.
- Buldum. Aydınlıkta bulacağımı sandığım şeyi en karanlık gecede buldum. El yordamıyla bulduğum şey, ışıkta bulabileceğim herhangi bir şeye göre çok daha derin, çok daha ulvi, çok daha kutsalmış.
- Sustum. Uzunca bir suskunluktan sonra, yeniden konuşabilirim.

Aradan geçen yaklaşık üç yıllık suskunluk sonrası, geçmişte orada burada yazdığım şeyleri paylaşmaya karar verdim. Kimini hiç paylaşmamıştım. Kimini yakın dostlar okudu. Kimini farklı sosyal mecralarda paylaştım. Artık derli toplu durmalarını istiyorum. Tam da burada: Hikâyeyi başlattığım yerde...

...

Fakat artık kılavuz hükmünü yitirdi. Bu, resmi bir ilân.

Bir diyalektik niyeti ile bu ismi oluşturmuştum: Uzakyakın. Bir Sarkaç misali, oradan buraya salınıp duran yıllar sonrasında, artık değişim aşamasına geldik. Sentezden ve dengeden konuşabiliriz artık.

İnsanın ikinci doğumu gibi. İnancı yitirip yeniden bulması gibi. Erginlenme gibi. Egonun yıkılıp da yerine sağlıklı bir egonun inşa edilmesi gibi. Çok derinlerden geliyor bu.

Yaşayacak ne çok şey var. Sabırsız ve heyecanlıyım.

Uzakyakın Hikâyeleri kaldığı yerden devam ediyor...

Fotoğraf: Bu dünyada en kıymet verdiğim insan, ağabeyim Batıgün tarafından çekildi. Uşak, 1997?


28 Mayıs 2016 Cumartesi

"Kimdir Gezgin?"

Kendimi bir gezgin olarak tanımlamıyorum. Çekindiğimden falan değil, aslında tam benim kullanmaktan memnun olacağım bir kelime bu, çünkü oldukça havalı. Fakat iki yıldır yaşama tarzımı düşününce, gezginlikten Uzak, ve olsa olsa göçebeliğe Yakın olduğumu biliyorum.

Fakat, işte, derinlerde bir yerde Gezgin olduğumu -bambaşka bir anlamda- biliyordum. Bunu geçen ay fark ettim.

İzmir'de Hülya ve Sezin ile bir etkinlik yapmıştık. "İnsan insana bağlarımız nereye gitti?" diye yazdık karton kağıtlara, ve gelip geçeni bir dakika göz göze bakışmaya davet ettik.

Alsancak'ın sakin saatleri, sırtımızdan yana esen tatlı Rüzgâr ile hafif yakıcı Güneş'in tenimizde hissettirdiği sıcaklık, gelip geçen insanların gözlerinde aradığım manayla birbirine karıştı. Bu keyifli etkinlik sonrasında -ki haber bile olduk- birbirimize bunun tekrarını yapma sözleri verdik.

O gün bir kadın geldi, Hülya'nın blogunu takip ediyordu, ve niyeti onunla tanışmak, tezi için bilgi toplamaktı. Gezginler hakkında bir araştırma yapıyordu, ve öncesinde de nice gezginle tanışmış, onlara sorular sormuş, notlar tutmuştu.

Daha önce üzerine hiç düşünmediğim bir soruyu soruverdi, Alsancak'ın ara sokaklarında bir lokantada yemek yerken: "Kimdir Gezgin?"

Bunun oldukça teknik ve kaba açıklamasını, son bir kaç yılda onlarcası açılan gezgin bloglarına bakarak yapmak mümkün; hayatının tamamını ya da bir kısmını yer değiştirerek geçiren kişidir Gezgin. Daha önce görmediği yeni yerler, yeni yemekler ve içkilerin tatlarının muğlak bir tarifi, dinlediği yeni müzikler ve tanıştığı insanların isimleri ile fotoğrafları gezgin bloglarının içeriğini oluşturur çoğunlukla. Daha da teknik yaklaşanlar, ne kadar ucuza gezdiklerini göstermek ve başkalarını cesaretlendirmek için bir maliyet tablosu dökerler ortaya, kimi motorla ya da bisikletle gezenler hangi parçaların sağlam olduğunu anlatırlar detaylarıyla.

Alsancak'ın ara bir sokağındaki o lokantada, kerevizimden bir çatal daha yutarken bunları düşünüyordum. "Hayır, Gezgin bu değil, sadece bu olamaz."

Benim tanımım biraz farklı:

Hemen her şeyi dışarıda arayan zihinlerin egemen olduğu bu dünyada, gerçek bir Gezgin, gezilerini içeride yapandır. Yaşadığı her bir zevkin ve acının kendinde yarattığı duyguları takip edebilen kişidir. Hatta bu keşiflerden öyle bir keyif alır ki, araştırmalarının ve arayışının yönelimini her zaman bu tuhaf zevk belirler.

Yeni bir lezzetin verdiği haz, olsa olsa özgürleşen, keşfeden ruhun yansıması olabilir. Ya da bir kaç günü birlikte otostopladıkları ve bağ kurdukları yabancı uyruklu bir dosttan ayrılırken Gezgin; hissettiği minnet duygusunun, tekrar görüşemeyecek olmalarının verdiği An'lık özlem ile birbirine karıştığı o yerde, işte tam orada, İnsan olmanın, bu dünyaya gelme sebebinin kırıntılarını içinde hissedebilir.

Gezgin, gezilerini içeride yapandır.


Gezgin, bu duyguları deneyimler, deneyimler, deneyimler. İçindeki karanlık mağaralara korkmadan girer ve karşısına ne çıkarsa çıksın, durup bakmaya cesaret eder.

Bunun için, gittiği her yeni memleket, zorlandığı dolambaçlı patikalar ya da beklenmedik her Aşk, ve hatta kafasını kaldırdığında gördüğü her Bulut ya da her Yıldız, hayatının gerçeğini hissettirir ona.

Benim için başarılı bir gezgin blogu, -düz bir dil ile anlatılamayacak olan- insan ruhunun gizemli ve karanlık yönlerini, edebiyatın desteğini de arkasına alarak anlatabilendir.

...

O halde, şimdi durup soluklanalım, ve sadece bakalım.


Likya Yolu'nda, Seda



22 Aralık 2015 Salı

Kalbi Dinlemek: Kaç Bahar Kaldı?

Daha kaç tane bahar yaşayacağınızı düşündünüz mü hiç? Kaç yıl yaşayacağınızı değil, kaç bahar göreceğinizi soruyorum.

Mühim soru. Sanki şöyle bir tınısı var.

Kaç bahar kaldı?


Bahar mevsimini -en az diğerleri kadar- çok severim. Ve eğer sağlıklı bir şekilde yirmi tane daha bahar yaşayabileceksem; yani istediğim yolları yürüyebilecek, istediğim ülkeleri görebilecek, ve bir sürü insanla tanışabileceksem, kendimi bir işyerine tıkamam. Tam şu anda, yapmak istediklerimi yapmalıyım. Yarın değil, birazdan değil. Manifesto gibi; şu anda.

...

Otoriteyle ve dayatmalarla problemlerim var. Altı yıl boyunca orduda -yani hiyerarşinin ve otoritenin göbeğinde- hayatta kalabildiğime göre bu sıkıntının doğuştan geldiğini sanmıyorum. Ne zaman kazandım ben bu Özgürlüğü?

Geçen aylarda Göçebeliğimin Ankara evresine başlayınca biraz para kazanmak istedim ve bir kafede işe girdim. Çünkü geçen kış gibi olmasını istemiyordum. Fakat, fazla değil, sekizinci çalışma günümde, üç solcu patrondan en sevdiğim -biraz da dayıma benzeyen- benimle daha fazla çalışmak istemediklerini söyledi. Aslında tam olarak böyle söylemedi. "Biraz ara verelim." dedi.

Hâlâ beni aramadıklarına göre oldukça uzun bir arayı kastetmiş olmalı... Halbuki o kafeyi sevmiştim.

Arkadaşımın yoga stüdyosunda ders vermeyi denedim. Yine başaramadım. Çünkü canım yoga yapmak istemediğinde yapmıyordum. Aslında canım ne isterse, onu yapıyordum (Belki de giderek babama benziyorumdur, kim bilir).

Aynı hafta, eskiden gittiğim bir başka yoga stüdyosunda bir sekreterlik ilanı gördüm. Eski hocamı arayıp işe talip oldum. Ancak beni iyi tanıdığını ve bu işi yapamayacağımı söyledi bana. Çünkü sorgulayan bir tiptim, ve evet, beni iyi tanıyordu.

Şimdi bu başarısızlıklarımı biraz sindirdim ve Özgürlüğümün nişaneleri olarak -biraz da gururla- yakama takmaya çalışıyorum. Son 22 aydır beyaz-renkli olmasın diye uğraştığı yakalarına teneke madalyalar iliştiren bir deliyim ben. Sistemin getirdiği çalışma saatlerine uymayı reddediyorum ve içimden gelen çalışma saatlerini kabul ediyorum. Düzenli bir işte çalışacak kadar deli değilim.

Soranlar oluyor: "E peki nasıl geçiniyorsun?" Ah şu para mevzusu!..

Sanırım dert etmiyorum artık bunu. Çünkü üzerine para harcayacak ve beni heyecanlandıran herhangi bir şey görmüyorum artık. Yiyecek dışındaki tüm ihtiyaçlarımı karşılamanın yollarını keşfediyorum:

- Ulaşım; şehirler arası otostopla, şehir içi yürüyerek
- Kalacak yer; dostlarımın desteğiyle*.
- Kıyafet; ömrümün sonuna kadar yetecek kıyafetim var, ne giydiğimi pek umursamıyorum ve ayrıca eskileri Kiki'ye veriyorum, yamalıyor benim için.
- İnternet: Annemin hediyesi, sağolsun.
- Yemek; işte burada biraz problem yaşıyorum. Geçinmek demek benim için istediğim şeyleri yiyebilmek demek. Friganizmi henüz öğrenemedim ve istediğim şeyleri alamayınca biraz üzülüyorum, sonra Siddharta'yı hatırlıyorum. Özenerek okuduğum bu karakter nasıl oruç tutuyorsa, ben de oruç tutabilirim belki (Yine de, keşke biraz Elf peksimetim olsaydı). Son olarak, bu maddeyi sevdiğim kadına değinmeden geçemem. Seda'ya, minnetle ve aşkla: Beni benden daha çok düşündüğü için sürekli desteklendiğimi hissediyorum. Belki de onun sayesinde oruç tutmama gerek kalmıyor.

Şimdilik Mandala atölyeleri, ve zaman zaman Yoga dersleri yapmaktan keyif alıyorum. Mekan sorununu da Çağlar'ın evini açmasıyla çözdük. Armağan Ekonomisiyle asgari düzeyde geçinebiliyorum. Böylece tüm vaktimi sadece yapmaktan keyif aldığım şeylere ayırdım: Topluluk olma, bağlar kurma, dostlar edinme ve gelecekte yaşayacağım kırsalın hayallerini kurma... Sevdiğim şeyleri yapabildiğim için keyfim de fazlasıyla yerinde.

Bağ kurma

22 ay önce işi gücü bırakarak çok yerinde bir karar verdiğimi her gün tekrar tekrar anlıyorum. Eğer sıkıldığınız bir işiniz varsa, onu bırakmak için beklemeyin. Ruhunuzu dinleyin; geriye kaç tane bahar yaşayacağınızı ve bunları nasıl geçirmek istediğinizi düşünün. Belki de göreceğiniz yirmi tane bahar, yirmi tane kış, yirmi tane güz ve yirmi tane yaz kalmıştır. Bunların yitip gidişini, sevmediğiniz bir işi yaparak izlemeye devam mı edeceksiniz?

Kalplerinizin sizi çağırdığı şeyler yapmak istemez misiniz?

Kalbi dinlemek


Son zamanlarda dönüp tekrar tekrar izlediğim bu filmi paylaşmak istiyorum. Charles'ın filmde dediği gibi: Yolunuzu bulmak için kaybolmayı göze almalısınız.

Kalplerimizin Bildiği Daha Güzel Bir Dünya Mümkün.

Kalplerinizi dinleyin, çünkü şu anda yapmak istediklerinizi yapabilirsiniz.




*Ankara'daki kalacak yer sponsorlarıma minnetle: Gülşen, Damla, Cem, Önder, Çağlar ve beni ağırlamak isteyen tüm arkadaşlarım, iyi ki varsınız...

29 Mayıs 2015 Cuma

Likya'nın Özgürlük Yolları

Yürüdüm.

Öylece,
yürüyüverdim.


Sanki yol boyunca şu parça eşlik etti; her manzarada, her antik kent kalıntısında, içtiğim her yudum suda, karşılaştığım tüm Bulut, Kuş, Ağaç ve hatta Kaplumbağalar'da, tanıştığım her bir insanın yüzünde, ve attığım her bir adımda... Her, bir, An'da.

...

Üçüncü haftanın sonunda, Gelidonya Feneri'ne ulaştığımızda kimseler yoktu etrafta. Likya yolunun* en popüler rotalarından birisi olmasına rağmen, sanki o gün özel olarak ayarlanmıştı -tam da hayal ettiğimiz gibi- yapayalnız, ve fakat ikimiz işte: bir o kadar da bütün. Tarifsiz manzaraya karşı durmuştuk, şaşkındık, başarmıştık, yorgunduk, ve âşıktık. Rüzgâr güçlüydü, saçlarımızı dalgalandırıyordu. Güneş batmaktayken varmıştık oraya, hafifçe yanaklarımız ısınıyordu. Etrafımızdaki çam ormanı, Akdeniz, heybetli fener ve müthiş kayalıklar ile biz; dünyadan, dünya dertlerinden, iş'ten, aş'tan, yaklaşan seçimden, açlıktan, savaşlardan, ebeveynlerimizin korkularından, hatta kendi korkularımızdan bile, her şeyden Uzak'ta, ve kendimize, ve birbirimize çok Yakın...

En başından beri Gelidonya'ya varmak istiyorduk. Bunun için 640 km. yolu otostopla, 110 km. yolu da yürüyerek, 9 antik kentin içinden geçip yüzlerce insanla karşılaştık ve 3 hafta, sanki aylarca zaman geçmişçesine yoğundu. 3 haftalık bu hayatı içimizde biriktirmiştik, biz de yoğunduk.

Kadraj eğik, çünkü Gelidonya'ya varınca fotoğrafımızı çekecek kimse yoktu, biz de makineyi Zeytin dalına astık


Sonunda varmıştık işte. Burada şunu düşünmekten kendimi alamıyordum: Kaç yıl oldu ben şu yolu yürüyeceğim diye dilime dolayalı ve neden bu yolu yürüyeceğim diye tutturdum, işte şimdi, Yol bitince, bu gizemi kavrayabiliyordum en sonunda. 

Bu Yol, bir özgürleşme yolu oldu benim için. Sanki ne istersem yapabilirmişim, nereye istersem gidebilirmişim gibi bir his. Sadece ve sadece Yola güvenerek, ve ama boş laf değil; güvenerek, her şey olması gerektiği gibi olur, oluyor da zaten.


Likya yolu haritası


Herhalde dört yıl önceydi, ofisimde -hiç şaşmayan bir düzende ve rutinde- oturup fabrikada üretilen konveyor bantların haftalık üretimini planlamaya çalışıyordum. Ve müdürüm ne zaman odadan çıksa hemen -hiç şaşmayan bir düzende ve rutinde- bir gezi blogunu açıyor, o dönene kadar okuyabildiğim kadarını okuyordum. Kurduğum tek hayal, özgürlüğümü kazanıp, gezebilmekti. Müdürüm beni affetsin...

Likya yolu da o tarihlerde aklıma düşmüş olmalı.

Malum, Likya yolu uzun (ilk açılan yol 509 km., şimdi yeni eklenen rotalarla daha da uzadı), bu kadar yolu yürümek için oldukça uzun bir zaman gerek (tahminim 30 ilâ 45 gün). Fakat öte yanda, beyaz-yakalı hayat acımasız; bana lütfettikleri 14 gün izni kullanıp mı yürüyecektim ben bu yolu? Bunun için mi okudum ben?

Açık söyleyeyim; beyaz-yakalı bir ofis çalışanıyken ne Likya yolunu ne de başka bir yolu, asla yürüyemezdim. Pek tabii, haftalık turlar var, onlarla gidip, haldır huldur yürünür belki, ama bu Yol, bu Yolculuk, böyle gelişi güzel, paldır küldür yürünmeyi hak etmiyor. Kafanızda dönüşe dair bir şey barındırmadan, sadece yürümek için yürümeli; yani özgür, yani romantik. İnanın bana. (Ha bir de Nisanda ya da Eylülde, serin serin).

Aperlai-Kaleüçağız arasında görüp etkilendiğim görkemli Ağaç


Yürümeye başladığımızın üçüncü günü, Kabak Koyu'ndan 3 km. ötedeki Cennet Koyu'na yürüdük. Sahile indiğimizde hiç kimse yoktu. Kocaman kumsal, ve sadece, biz.

Geceyi dalga seslerini dinleyerek, yıldızlara bakarak, yaktığımız Ateş'in başında yemeklerimizi yiyerek, ve de bu kumsalın parasını versek kendimize kapatamayacağımızı bilmenin şaşkınlığı ile geçirdik. En yakın insan kaç kilometre ilerideydi bilmiyorduk bile. İşte Likya yolu bize gösteriyordu: en kıymetli şeyleri, parayla satın alamazsın.

Dahası bu kumsala araçla gelmek mümkün değil, çünkü bir yolu yok. Ama bu kumsala gelmek mümkün, çünkü bir Yol'u var.

Cennet Kumsalı gündoğumunda

Kumsal hiç kimsenindi, ama hepimizindi.
Ormanın sessizliği hiç kimsenindi, ama hepimizindi.
Burada her şey, hepimizindi.

Başta bilmiyorduk ama Likya yoluna bunun için çıkmıştık. İşte Ateş'in çıtırtıları ile Dalgaların sesi... Orada artık Zaman yok. Doğa'dayız. Doğa'yız. Dile gelecek kelimeler yok. İnsanla Doğa arasındaki ayrım yok. Yetişmemiz gereken bir yer yok. Telâş yok. Korku yok. Gerçeği, olması gerekeni, işte tam da o sessizlikte, içimizde bir yerlerden bunu bize fısıldayan cılız sesi işitiyorduk, cılız ışığı görüyorduk. Başta bilmiyorduk ama Likya yoluna bunun için çıkmıştık. Şehrin gürültüsünde duyulamayanı duymaya, şehrin albenili ışıklarında kaybolan şeyi görmeye: Özgürlük.


Bel köyüne varmadan, Kızılcık mevkii: Züriye ve Tuğba dinleniyor, Seda karşıdaki ağacın altında

Dördüncü gün, Dodurga köyüne gelmeden önce, eski bir kentin, Sidyma'nın girişindeydik, artık yürüyüşçüler dışında kimsenin kullanmadığı harap merdivenlerden çıkıyorduk. Antik bir mezarlığın yanından geçip, şehre girerken ölülere saygımızı da sunmuş olduk. İşte orada aklıma geldi; insanın yıllık izin alarak değil, istifa edip hayatını komple bir izne dönüştürmesi gerekiyor. Yoksa orada durup manzarayı sindirmeden, antik kentin havasını solumadan, ve hatta ölülere saygıyı göstermeden geçip gidebilir insan. O halde Ruhu Bohçada Gezen Hülya'nın yaptığı hesabı ben de yapayım: 14 aydır işsizim, yani 14 aydır izin kullanıyorum, yani yılda ortalama 2 hafta izin olsa, kurumsal hayata 30 yıl taktım!

Zaman'a bakış açısı değişmeye başlayınca, Ölüm'e bakış açısı da değişiyor insanın, doğal olarak. Örneğin şu talihsiz fransız bisikletçi için bir arkadaşım pisi pisine öldü dedi. Buna katılmıyorum; hayatını istediği gibi yaşayan kişinin, yaşı kaç olursa olsun, pisi pisine öleceğini düşünmüyorum. İlle de birileri pisi pisine ölecekse; sevmediği bir işe giderken trafik kazası geçiren, şikayetçi olduğu şehrin stresinden ölümcül hastalığa yakalanan, ya da inanmadığı bir kavramı -diyelim bir devleti- savunurken ölen, işte bunlar pisi pisine ölüyor.**

Yolda sık sık antik mezarlıklar gördüğümüz için Ölüm artık Doğa'ldı. Tam da olması gerektiği gibi... Böylelikle yürüyüşümüzün on ikinci gününde Kaleköy'de, yani eski Likya kenti Simena'dayken. Kekova'ya bakan müthiş bir terasta*** uyuduk ve sabah uyandığımızda Likya bana gösteriyordu yine. Ölüm böyle olmalı işte: Yüzen bir Lahit.

Simena'da Ölüm; Yüzen Lahit


Son zamanlarda sık sık duyduğum hoş bir deyiş: Yol açık, yola çık.

Benim için Likya deneyimi bunun en iyi kanıtı oldu. Yola çıkan kişi şunu çok iyi bilmelidir ki; Yolda başınıza neler geleceğini asla planlayamazsınız. Bu, Evrenin, bizim kolay kolay algılayamayacağımız bir işleyişinden kaynaklanıyor (ya da sıkı bir meditasyonla/içe dönüşle anlamak mümkün). Bu işleyiş, türlü tesadüflerle karşınıza çıkıyor. Bu Bazan hiç de beklenmeyen bir yemek daveti, elma yüklü bir kamyonet, köy tereyağında kızarmış keçi peyniri, bir çikolatalı kek, çalıların arasından fırlayan sivri burunlu bir dost, kaybolan ve hayli anısı birikmiş bir gözlüğün geri gelmesi, sahibi ortaya çıkmayan ve güzelce demlenmiş bir çay, bitmekte olan tüpünüzün yenisinin önünüze gelivermesi, bir tutam karabiber, müthiş arkadaşlıklar, şaşırtıcı şelaleler, ya da yoldaki bir yabancının ikramı filtre kahve olarak karşınıza çıkabilir. Bizim de başımıza bunlar ve daha da fazlası geldi, fakat başka gezi bloglarında bunları okumayı sıkıcı bulduğum için detaylara girmeyeceğim. En iyisi Yola çıkıp, onlarca insanla siz tanışın, onlarca tesadüfü siz yaşayın, çünkü Yol açık.

Yola çık, Yol açık!









*Likya yolu, bugün Fethiye ve Antalya arasında kalan bölgede, yani Teke yarımadasında, vakti zamanında yaşayan Likyalıların kullandıkları varsayılan yolların bir kısmı (Sadece Likyalılar kullanmamış, hangi medeniyet gelip geçmişse, hepsi kullanmış). Bunların bir kısmı ise sadece patika, keçi yolu ya da maalesef, asfalt... Sonra bir ingiliz abla çıkıp da bu yolları birleştirmiş, işaretlemiş bundan on beş yıl evvel, iyi ki de yapmış bunu. Tabii bu işi bir başka ülke vatandaşının yaptığına şaşmamak gerek, zira yürüyüşüm boyunca karşılaştığım 186 yürüyüşçünün aşağı yukarı 100-110 kadarı yabancı idi.


**Yine de pisi pisine ölmüyor aslında. Fakat daha acınası değil mi?
O halde peşinen buradan duyurmuş olayım: Eğer otostop çekerken emniyet şeridinde bir araba bana çarparsa, ormanda yürüyüş yaparken bir yılan ya da akrep sokarsa, otostop yaptığım bir adam sadece 20 lira için beni öldürürse, biliniz ki pisi pisine ölmüş olmayacağım. İşsiz (özgür) olduğum ve bunları yapabildiğim için çok mutluyum, dolaysıyla da mutlu öleceğim.


*** Eğer Kaleköy/Simena'ya giderseniz, Teras Paradise'a gidip Fatih abiye selam verin ve terasında oturun. Ve eğer Patara'ya giderseniz, Camel Camping'e uğrayıp orada kalın, Kadir ile sohbet edin.


****Fotoğrafar için dipnot: Dijital makinemi sattığımdan beri analog bir makine kullanmaya başladım, ve bunun hayatımdaki yavaşlamaya doğru dönüşüm yolunda inanılmaz bir katkı yaptığını belirtmeliyim. Bir de bunu Likya yolumda deneyimlemek, her şeyin fotoğrafını çekmemek, ama tam da çekmek istediğim şeyleri çekmek, 3 haftayı sadece 60 fotoğraf ile tamamlamak... Ayrıca bu fotoğraflardan birinin (en üstteki Gelidonya fotoğrafının) fazlasıyla beğenilmesi... Mutluyum :)

9 Nisan 2015 Perşembe

Kış Uykusu: Bir İşsizlik İnterlüdü

Nerede kalmıştık?

Önceki yazımı yazalı yedi ay oldu. Ben hâlâ yaşıyorum.

Ve hâlâ işsizim.


Geçenlerde Che’nin Che olmadan evvel yaptığı geziyi anlatan Motosiklet Günlüğü’nü izledim, ve de çok etkilendim filmden ve özellikle de müziklerinden… Size filmi anlatmayacağım, sadece yolculuk-severlere izlemelerini tavsiye edip geçiyorum bu konuyu. Bu yazıyı yazarken sürekli şu parçayı dinledim. Siz de okumaya devam ederken dinleyebilirsiniz.


Beyaz-yakalı hayatımın boka sarmasının temel nedenlerini bulduğumu sanıyorum. Bunları bulmak belki çok önemli görünmeyebilir, sonuçta kurtardım(?) kendimi. Ama geçtiğimiz Kış ayları boyunca parasızlık ve işsizlik beni psikolojik olarak yıprattı. Yeniden iş aramanın eşiğine bile geldim. Fakat her yeni-iş-arayışımda karşılaştığım tek bir gerçek oldu: İş istemiyorum (Ya da daha gündelik ifadesiyle, sevmediğim bir işte çalışmak istemiyorum). Ama ben abartarak (Uzak) dile getireceğim: “iş kelimesini dağarcığımdan tamamen çıkartabilmek istiyorum.” Öte yandan, gerçekçi de olmalıyım (Yakın); “muhtemelen bu mümkün değil.” Tekrar ve tekrar bununla yüzleşmek, sık sık başa dönüp hislerimi sorgulamak çok yorucu oldu. Bu kısır döngüden çıkabilmek (Uzakyakın diyalektiği) için ben de emin olmak istedim. Eğer, diyorum kendi kendime, bunun sebeplerini derli toplu ortaya koyar ve sürekli kendime anımsatmayı başarabilirsem, o zaman kararlı ve sürdürülebilir davranabilirim. Böylece sıralamaya başladım:

1) Elbette birinci sebep beyaz-yakalı hayatın boktan olması, bu çok aşikâr. Kendimi, kendi gerçekliğimi, özümden gelen, doğal olan benliğimi -ki her insanınki özgündür- ifade etmeye yer bulamadım. (Örneğin en detaysız haliyle ifade edersem: ben bir Ateş’im fakat benden beklenen bir Toprak olmam idi).

Bir işletmenin fonkisyonları belli. Bu fonksiyonları yerine getirmem için işe alınıp maaş verilen benden beklenenler de üç aşağı beş yukarı tanımlanmış. Dolaysıyla, sonsuz özgünlüğe sahip olan ben’in, tanımlanmış ve sınırlandırılmış kıstaslar altında çalıştırılması istenince uyumsuzluk kaçınılmaz olarak hortluyor. Boktanlık burada kalmıyor. Kişinin tatmin olması için sunulanlar da belli; a) beraberinde miktarıyla doğru orantılı bir hayat standardı getiren para ve b) hiçbir işe yaramadığını düşündüğüm statü.

Hayat standardı; afili laf, ama sıkıntısı yine kelimelerde gizli: Hayatı bir standart’a indirgiyor. İstemediği halde çalışmaya devam eden umutsuz arkadaşlarımın sıkıntısını paylaşıyorum. Şimdilik iyi tarafından bakın: “Maaş güvencesi; hayatını standart yaşamak isteyenler için kaçırılmayacak fırsat!”

Modern insan-kaynakları-birimleri sırasıyla bu ikisinin (önce paranın, sonra statünün) çalışan mutluluğuna yetmediğini öğrendiği için, ve eğer iyi bir corporate’ta da çalışıyorsanız, üçüncü bir başlık altında uyduruk etkinlikler yapmaya çalışıyor, pek tabii doğal olarak. Kurumsal şirketin fotoğraf kulüpleri, bowling turnuvaları, gezileri ve bir tomar başka şey, bu sebepten dolayı var. Ben bu çabaları kesinlikle takdire şayan buluyorum, fakat bana yeterli gelmiyor.

2) Yine de kurumsal hayatın boktan olması, şu kaçma isteğimin gizini açıklamaya tek başına yeterli gelmiyor. Bu isteği güçlendiren başka etmenler var. Mesela İnci, bana kızarken bunlardan birisini açık etti. Diyor ki, “bok vardı da hayatıma Couchsurfing’i* soktun”.

Yani diyor ki, farkındalık, insanı mutsuz ede(bili)r. Ateş gibi. Başa çıkması zor.

Yani diyor ki, bizi bu gezginler, okuduğumuz bu blog’lar, bu filmler, bu kitaplar, bu alternatif meraklısı uyumsuz tipler mahvetti.

Hayat standardını sağladığım zamanlarda, başka bir dünyanın mümkün olduğunu görünce kalbim sıkışıyordu, çünkü hayatımdaki kontrast (Uzak’lık ve Yakın’lık arasındaki mesafe) artıyordu. Bir yanda otostopla dünyayı dolaşan gezgini evinize konuk edip (Uzak), ertesi sabah hava henüz karanlıkken uyanıp işe gitmek için yola koyulduğumda (Yakın), mutsuz oluyordum, haklıydım.

3) Bir çeşit güvence hissetmesem (“ben aç kalmam, açıkta kalmam”), bu kadar rahat davranıp işi bırakamazdım. İsterseniz buna ekonomik güvence deyin ama tam olarak öyle değil. Eğer bu güvence varsa, insanın cesur davranması daha kolay oluyor diyebiliriz (Gerçi diğer bakış açısı da aynı oranda desteklenebilir: Eğer kaybedecek bir şeyin kalmamışsa, her şeyi bırakmak daha kolaydır, diyebiliriz. Fakat ben bu gruptan değilim, ve bu duruma uyan birileriyle henüz tanışmadım).

Annemin sık sık yüzüme vurduğu gibi, bir süredir başkalarının kaynaklarını kullanarak yaşıyorum. Otostop yaptığımda başkasının benzinini, bir eve misafir olduğumda başkasının yemeklerini tüketiyorum. Zorda kaldığımda ailemden para alıyorum ve zaman zaman kitlesel fonlamaya başvuruyorum (Crowdfunding).

Aslında beyaz-yakalı hayata hoşça kal demenin kolaylaştırıcısı olan bu madde, yokluğu durumunda en büyük engele dönüşebiliyor. Bu konu oldukça uzunca ve çetrefilli. Sonra değineceğim.

Bu maddelerin devamını da aklıma geldikçe paylaşmaya devam edeceğim.


Efendim, intermission, bir operada, konserde, tiyatroda ya da bir filmdeki** aralara verilen isimmiş. Yedi ay boyunca girdiğim Kış Uykusu’nda bunun bir nihayet mi yoksa ara mı olduğuna karar veremiyordum. Sonunda intermission’ın ne olduğunu anlamaya çalışırken başka bir kelime ile karşılaştım: Interlude.

Interlüd, yine büyük bir tiyatro eserinde ara verilince oynanan kısa tiyatro oyunu, müzikler arasında çalan kısa müzik gibi anlama sahip bir terim.

Bu yedi ay zaman zaman intermission, zaman zaman interlüd oldu.

Emre’ye Cihangir’de çay içerken sordum: "Akışta olmak bizi yoldan çıkarıyorsa, bu yine de akış mıdır? Eğer yolda olmak değil de, evde oturmak istiyorsam, bu yanlış mı?"

Bunun cevabı ya gelecek Kış ayında gelecek ya da hiç gelmeyecek. Çünkü geçtiğimiz Kış boyunca ara ara defolup gitmek istedim. Hatta son zamanlarda biraz kızgındım herhalde, uzun geçen Kış aylarına mı kızdım, kendimi İstanbul’a kapatmaya mı kızdım, yapmak istediklerimden uzaklaştığımı fark edip mi kızdım, her neyse, defolup gitmek bile yetmiyor artık, sıcak mevsimlerin yaklaşmasıyla siktirolup yola çıkmak istiyorum. Bu arada ağzım mı bozulmuş benim?

Gelecek hafta, uzun yıllardır aklımda olan, fakat yapamadığım Likya-yürüyüşüne çıkacağım, eğer beklenmedik bir aksilik de olmazsa.

...

İtiraf ediyorum; beni bu gezgin blogları mahvetti, beni bu gezgin filmler mahvetti.





*Couchsurfing: Kanepe sörfü. Gezgin insanların birbirini ağırlaması için kurulmuş bir sosyal ağ. Sadece bir gezginin kalma ihtiyacını karşılamakla kalmıyor, farklı kültürleri paylaşmaya, ve böylece insanın dünyasını zenginleştirmeye yarıyor.


**Intermission: İlk kez Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filminde görmüştüm.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Konforlu Bulutlar, Bedelsiz Özgürlükler

Sabahın çok erken saatlerinde, ağır sırt çantamı yüklenmiş -tıpkı bir Kaplumbağa gibi- köy yolunda, çeltik tarlalarının aralarından yürüyorum. 

Ve yürürken şu müzik çalıyor.

Çeltikleri bir bakışta ayırt edebiliyorum artık. Hatta domatesleri, patlıcanları, mısırları ve biraz tereddütle de olsa biberleri tanıyabiliyorum. Bunu biraz gururlanarak söylediğimi itiraf etmeliyim. Şehirden kırsala geçince, en basit bilgiyi bile başarıdan sayıyor insan.

Ormanevi'nden ayrılırken hava Bulutlu ve keyifli. Güneş ufukta, ağır ağır yükseliyor, arada bir kendini gösteriyor ve ısınıyorum, sonra bir Bulutun ardında kayboluyor, serinlik yayılıyor. Temiz havayı içime çekerken "özgürlük" diye düşünüyorum... Kırsal çok 'taze' kokuyor.

Bir kaç yıl önce, kafayı Bulut fotoğrafları çekmeye takmıştım. Hâlâ bu takıntının sebebini tam olarak kestiremiyorum. Muhtemelen Bulutların geçiciliği bana çok çekici gelmiş olmalı. Hayatta da her şeyin sürekli değiştiğine, hiçbir an'ın tekrar etmiyor oluşuna düzenli olarak şaşıyorum zaten... Ya da belki Bulutları bir çok şeye benzetebiliyor olmanın bana hissettirdiği sınırsız Hayal gücünü seviyordum. Bir çeşit sonsuzluk duygusu... Ya da belki, tekdüze yaşamımdan kolayca çıkmamı sağlayan araçlar olarak Bulutları kullanıyordum: Romantik (ya da Hayalci) bir ofis çalışanı olarak, kurtuluşu Bulutlarda görüyordum. Ya da muhtemelen, tüm bu sebeplerin garip bir karışımıydı bana tesir eden. Her ne olursa olsun, genellikle başım yukarıda gezer dururdum işte.

Serin bir kırsal sabahı hissettiğim 'özgürlük' duygusu, 2013 şubatında çektiğim bir Bulut fotoğrafını anımsattı bana. Aşağıda paylaştığım fotoğrafı, o tarihlerde çalıştığım 'kurumsal' iş yerimde çekmiştim ve fotoğrafa şu ismi koymuştum:

"Özgürlük bedava değildir."


























Fotoğraf neden bunu hissettirmişti bilmiyorum. Sanıyorum o zamanlar, özgürlüğün bir bedel ödenerek alınması gerektiğine inanıyordum. Çünkü böyle okumuştum: İnsanlık, tarihi boyunca güvenlik ile özgürlüğü takas etmişti, ve neticede geldiğimiz  (ya da içine doğduğumuz) noktada da, eğer özgürlüğü (yeniden) kazanmak istiyorsak, güvenliğimizden ödünler vermemiz gerekiyordu. Bunu söyleyen bir çok kaynak mevcut. Bunları burada tekrar etmeye lüzum yok. Sadece, güvenlik ile kastedilenin, aynı zamanda konfor anlamına da geldiğini belirtmem iyi olur. Yani günümüzde özgürlüğümüzü kısıtlayan en önemli faktörün konfor düşkünlüğümüz olduğunu söylersem, herhangi bir hata yapmış olmam.

Peki gerçekten böyle mi? Artık bu önermenin doğruluğundan emin değilim.

Bugün bambaşka bir açıdan bakabiliyorum. Birbirine karşıt görünen tüm kavramların, bir bakıma birbirinin aynısı/aynası olduğunu hatırlayarak -nasıl Uzak'lık ve Yakın'lık arasında tuhaf karşıtlıklar ve benzerlikler varsa- özgürlük ve konfor/güvenlik arasında da mutlak bir tezat oluşturmayan, fazlasıyla garip bir ilişki söz konusu.

Mesela, özgürlükteki konforu keşfedip bununla yaşamak mümkün: İstediğin zaman sıcak suyla duş alamamak, bir yerden bir yere istediğin zaman ya da koşullarda gidememek, rahatsız yataklarda yatmak ve hatta sivrisineklere karşı tedbir alamamak oldukça can sıkıcı gibi görünse de, bunların insanda yarattığı özgürlük duygusu, beraberinde ilginç ve farklı bir konfor anlayışını da getirebiliyor. Bulunduğum yerden başka bir yere, hem de para harcamadan gidebilmek, çok konforlu ve güvenli.

Belki tersi de mümkündü(r). Konfora sahip olabilmek, onu genişletebilmek ya da mevcut olanı koruyabilmek adına isteksizce yaptığımız bütün sıkıcı işlerin ardında bir özgürlük vardır, belki. Ben bunu -maalesef- göremedim...

Köy yolunu yürüyüp bitirdim. Bilmem-kaç-şeritli-otobana vardım ve otostop çekmeye başladım. On dakika sonra bir araç durdu. Bandırma'ya iş için giden, otuzlu yaşlarda, saçları kelleşmiş, orta boylu, biraz tıknaz bir adam. Yüzüğüne bakıp evli olduğunu tahmin ettim. "İşiniz ne?" diye sordum. "Üretim planlamacıyım." dedi.

Tebessüm ettim. Müstehzi bir tebessümdü bu. Çünkü, tıknaz beyefendi muhtemelen farkında değildi ama, eski işime bir selam çakmıştım...




Hamiş: Pek yakında Otostop hikâyeleri ve güvenlik üzerine bir şeyler...


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Bir Yaz Fırtınası Haiku'su


Yolculuk'a çıkışımın yirmi üçüncü günü, kırsalda değilim.

Bir felaketin ortasındayım.

Yaz günü olmasına rağmen gökyüzünde kasvetli bulutlar toplanmış; durmaksızın çarpışan şimşekler ile her metresinde arabalar ve insanlarla dolu bir iskeledeyim. Yaz ortasındayız ve her yer kış kokuyor. İnsanlar arabalarından çıkmış, tuhaf bakışlarla etrafa bakınıyorlar. Gelip giden ve dolup taşan feribotları izlerken, sıranın ne zaman kendilerine geleceğini düşünüyorlar muhtemelen. Hepsi ya şaşkın, ya öfkeli veya çaresiz. Bana bir bilim kurgu filminin sahnesini hatırlatıyor. Sanki uzaylılar Yalova'ya saldırmışlar ve tek çıkış yolu feribotlarla İstanbul'a geçmekmiş gibi... Bir rûya gibi, fakat gerçek bu. Kaos.

Feribota bindiğimde (Üç saatlik bir gecikme sonrasında elbette) gitmeye çabaladığım konser bitmek üzere, âşık olduğum kadın ise bambaşka bir yerdeydi. Ve ben Marmara Denizi'nin ortasında ne halt ettiğimi anlamaya çalışıyordum.

Boşluğa düştüm...

İstanbul'a girmeye çalışmak -hem de bir pazar günü- tam bir hatırlatmacaydı:
Kırsalda unuttuğum 'gün ve saat' kavramlarını yeninden hatırlattı.
Kırsalda unuttuğum 'plastik domatesleri' yeniden hatırlattı.
Kırsalda unuttuğum 'ışık gürültüsünü' yeniden hatırlattı.
Kırsalda unuttuğum 'pis şehir kokusunu' yeniden hatırlattı.
Kırsalda harcamayı unuttuğum parayı* yeniden hatırlattı.
Ve kırsalda unuttuğum kalabalıklar içindeki yalnızlık duygusunu yeniden hatırlattı.

Kırsala verdiğim bu minik ara, tam da neden kırsala Yolculuk arayışında olduğumu/olmak istediğimi bana yine yeniden hatırlattı**. 


Yolculuk'un ne menem bir şey olduğunu anlamaya başladım sanırım: Planlardan hoşlanmayan, sürprizlerle dolu bir muamma. Kavradığını zannettiğin anda ellerinden kayıp gidiveren, anlaşılmak istemeyen bir garip olgu... Artık tanımlamayı bırakmalıyım. Sanırım.

Plan/program yapmaya alışmış bir şehirli (ve beyaz-yakalı) olarak, Yolculuk'ta beni en çok zorlayan konulardan birisi plansızlık kavramı oldu. Spiritüel arkadaşlarım, inatla ve ısrarla, bana her şeyi 'akışına bırakmayı' tavsiye ede dursun, hiçbir bilgi kolay içselleştirilemiyor.

Plan yapmayı neredeyse bıraktım. Bundan böyle niyetimi ortaya koyup, serbest bırakıyorum.

Bu, tıpkı şişe içine not yazıp, şişeyi denize bırakmak gibi...

...

Kırsala (ve Yol'a) çıktığımdan beri kafamda ufak tefek projeler oluşuyor. Çünkü kırsal (ve Yol), tüketme değil, üretme isteğimi kamçılıyor. Bu isteklerimden bir tanesi Haikular yazabilmekti. İlk Haiku'mu da feribotun ortasında canım yanarken yazdım:

Yaz fırtınası
Ortasında denizin
Yakıyor işte



Hamiş: Gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bilinmez, ama niyetim eylül ortasında Likya yolunu yürümeye başlamak.



*Üç hafta içinde sadece on beş-yirmi lira civarında bir para harcamıştım. Fakat İstanbul'a gelince, sadece iki gün içerisinde harcadıklarım, hatırlayamayacağım kadar fazla.

**Bazan yanlış anlaşılıyorum. Kimi arkadaşlarım kırsalı, şehre alternatif olarak sunduğumu zannedebiliyor. Böyle bir gayem olmadığını, bunun sadece bir deney/deneme olduğunu hatırlatmam iyi olur. Ortaya bir ikilik çıkarmayı değil, ortada zaten sonsuz bir çeşitlilik olduğunu gösterebilmek istiyorum. Tabii, bunu önce kendime göstermek istiyorum...



1 Ağustos 2014 Cuma

Yıldızlar ve Sivrisineklerle Kırsal

Kırsalda beşinci gün.

Bugün günlerden ne, ayın kaçındayız bilmiyorum. Zaman; uzadı, genişledi ve genleşti.

Geldiğim gün Ormanevi’nde bayram vardı ve ortalık kalabalıktı. Haber vermeden gelerek nezaketsizlik yapmıştım. Evde yer olmayınca da çadırımı, evden birkaç kilometre Uzak’taki meraya kurdum. Şehirden Uzaklaşmayı umarak gelmiştim, ve şimdi merada, köyden de Uzak’ta, ışığı hepten yitirdim. Mera, gece çok karanlık... Gerçekten çok karanlık.

O gece yıldızların nasıl göründüğünü sizlerle paylaşmak için aşağıdaki fotoğrafı çektim.



Merada uzunca bir süre yalnız kaldım.

Yalnız kalınca genelde sıkılırım.

Hele uzun bir süre yalnız kalınca daha çok sıkılırım.

Ben de oturup patlayana kadar sıkıldım.

Uzun bir süre sonra, evet, oldukça uzun bir süre sonra; zaman kavramım yok olmaya başladı ve sıkılmam da geçti. Sanırım bu sıkılma hâli, şehre alışkın biyolojik ritmimin, kırsala uyumlanmasıydı.

“Ne harika bir işe kalkıştım,” diyordum kendime, “aferin bana!” Bir yandan kendime kızıyordum, sanki varacağım sonucu şimdiden kestirebiliyor gibiydim, (macera biter, sisteme keskin bir dönüş yapılır, tükürük afiyetle yalanır) öte yandan, eğer bir şeyi bilmiyorsanız, bilmiyorsunuzdur. Ve denemediğiniz sürece asla öğrenemezsiniz.

Zihnimdeki gelgitlerim, günbatımı boyunca -yani sivrisinekler bana saldırana kadar- devam etti. En son, karşı tepelerdeki ormanlara bakıyordum, rengin nasıl yavaş yavaş değiştiğine… Kendime yüklenmeyi bırakmış, manzaranın tadını çıkarıyordum. “İşte, tam da kalkıştığım bu macera sayesinde burada keyfimce oturabiliyorum” diye düşünüyordum ki, savaş tamtamları ‘vızıldamaya’ başladı.

Yapabileceğim bir şey yoktu. Ortada orantısız güç uygulanan bir savaş vardı. Hatta savaş ne ki, bu bir katliam... Çadıra kaçıp, canımı zor kurtardım (biraz abartmış olabilirim). Ve çadıra girene dek onlarca ısırığa maruz kalmıştım bile. Dahası, gizlice çadırıma girmiş bulunan birkaç sivrisinek ile bir kırkayaktan da haberim yoktu… henüz.

Ben şehirde doğdum, şehirde büyüdüm. Hatta varsıl bir ailenin, üç dört yaşlarından itibaren bilgisayarla oynamaya başlayan, şımarık bir çocuğu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Hiç köye gitmediğim gibi, Doğa’da uzun süre de kalmadım. Bir domatesin nasıl olup da topraktan çıktığını aklım havsalam almıyor hâlâ (On dördümden sonra altı yıl süren bir askerlik macerasıyla Doğa’ya biraz karışmışlığım olsa da, tamamen yanlış anla(ş)maların olduğu başka bir hikâyedir bu ve başka zaman anlatılmalı). Kısacası ben kırsala hep Uzak’tım.

Dönelim sivrisineklerle kırkayak meselesine… Uzak Doğu kökenli felsefeler zarar vermemeyi buyuruyordu (mesela Yoga’da uyulması beklenen ilk ahlâki öğreti, ahimsa; ne kendine ne de başka bir canlıya zarar vermemen gerektiğini söyler). Bu nedenle uzun zamandır sivrisinekleri, güveleri, örümcekleri öldürmüyor, karınca kolonilerini görünce yanlışlıkla basmamak için yolumu değiştiriyordum. Bu nedenle çadırıma gizlice giren sivrisinekleri de öldürmedim. Elli yerimden ısırılmıştım, elli beş olsa ne olurdu? Ayrıca sana tokat atana öbür yanağını dönmeni buyurmuyor muydu İsa? Bu nedenle onlara ihtiyaçları kadar kanı fazla vızıldamadan, sessizce alabileceklerini bile söyledim… Bunu sesli bir şekilde dile getirdim, beni anlayacaklarını umarak, gerçekten.

Sabah uyandığımda her yanım şiş, ve hatta bazı şişlikler anormaldi. Henüz kırkayak olduğunu bilmediğim bir şey, üzerimde yürümüş ve yürüdüğü her yerimde de alerjik bir tepki oluşturmuş. Kırkayakla karşılaşmamız da tam o sıralarda oldu. Matımın kenarından hızla sürüklenen bir karaltı görünce önce yılan sandım, ama sonra geceyi birlikte geçirdiğim oda arkadaşımın tam olarak ‘ne’ olduğunu seçebildim ve bu durumu oldukça sakin karşıladım. Altı üstü bir böcek bu. Fakat kendisine zarar vermeden onu dışarıya çıkarabilmem yaklaşık yarım saatimi aldı.

Bu kurtarma (ya da kurtulma?) operasyonu için çabalarken aklımdan sadece “Süleyman’ın yüzüğü” geçiyordu. Derler ki bu yüzüğü takan, hayvanlarla iletişim kurabilirmiş… “Böyle bir yüzüğümün olmaması ne büyük kayıp.”

Onu dışarı çıkarmayı başarınca, kırkayak bana bir teşekkürü bile çok görerek ortadan kayboldu. Canı sağolsundu.

Şimdi, deli gibi, bacaklarımı yırtarcasına kaşıyorum. Yanlış anlaşılmasın, şikâyetçi değilim, sadece kaşınıyorum.

Asıl sorulması gereken soru da şu: Kırsal, böyle naif bir tutumu kaldırabilir mi, yoksa zamanla beni, Doğa’nın bir mücadele olduğuna inanan, sıkı bir herife mi dönüştürür?

Ve cevabı merak etmiyorum.

Ormanevi’nde kırsal deneyimim bir açıdan nahoş başladı diyebilirim. Sakız gibi uzayan Zaman algısına sivrisinekler hiç iyi eşlik etmemişti. Fakat Mine’nin bayram tatilinden dönmesiyle keyfim yerine geldi. Beş gün içerisinde vardığım sonuç, tartışmasız, çok açık ve net: Kırsal, arkadaşlarla güzel, ve vice versa; arkadaşlar, kırsalda güzel.

Muhtemelen bu yüzden Ormanevi, ille de şenlikli yaşam diye tutturmuş olmalı (Ormanevi nedir, ne yapar diyorsanız, buyrun). Topluluk oluşturma konusuyla ilgili söylenecek çok şey var. Uygun bir zamanda uzunca yazmak niyetindeyim.

Beş gün boyunca ne yaptın derseniz, bir akşamüzeri Mine’yle domates tarlasını, diğer gün Else ile (kendisi kolektifin Danimarkalı üyesi) mısırları çapalamaya gittik. Bir gece ekmek yaptık. Bir akşam kurutulmuş baklalar ve kavrulmuş kahve çekirdekleriyle kolye yaptık (Bunları satın alarak Ormanevi'ne ve kırsalda yaşama destek verebilirsiniz). Fırsat buldukça Go oynuyoruz. Bir akşam bel ağrısı çekenlerle Yoga yaptık ve tahmin ettiğimden çok daha olumlu bir geri dönüşü oldu. Arada sırada fotoğraf çekiyorum, ve bunun dışında kalan zamanda (ki şaşılacak derecede fazla zaman kalıyor) düşünüyorum. Aklıma daha önce hiç bu kadar çok fikir ya da proje geldiğini de sanmıyorum. Ayrıca daha az uyuyorum –herhalde temiz havadan.



Kısacası Kırsal yaratıcılığı artırıyor…

(yazının devamını okurken dinleyiniz)

Benim gibi bir şehir çocuğunun güneş gözlüklerini takıp çapa yapmaya gitmesi, eminim civardaki köylü için çok eğlendiricidir. Fakat tam da olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Artık alternatif yaşam arayışları toplu bir şekilde başladı. Etrafımdaki insanlarda gördüğüm şu: Birçok kişi plastik domatesler yemekten, kirli hava solumaktan, içeriği belli olmayan suları içmekten sıkılmış durumda ve herkes kendince çözümler üretmeye başladı.

Benim inancım artarak devam ediyor.

Bana ilham verdiği için sık sık kendime hatırlattığım cümleleri yinelememin zamanı geldi:
  • Başka bir dünya mümkün
  • Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol.
  • Dünyanın duyduğu hikâyeleri değiştirebilirsek, dünyayı da değiştirebiliriz.



Bugün günlerden ne, ayın kaçındayız bilmiyorum. Zaman; uzadı, genişledi ve genleşti. Kaşınıyorum, kaşınıyorum ve kaşınıyorum


25 Temmuz 2014 Cuma

Kavaklar, Kuşlar ve Beyaz-yakalılar

Çalıştığım ofisin penceresinden karşıda salınan kavakları izlerdim, sık sık. Uzun süre dalıp gittiğim olurdu. Buna şaşmamak gerek, çünkü bir Hayalciyim ben. Ağaçların rüzgârdaki dansını anlatabilmek zor, bana ne hissettirdiğini söyleyebilmem ise imkânsız. Bazan bir kuş sürüsü gelirdi ve ağaçlara tünerdi. Bazan de ağaçların üstlerinde döner dururlardı - sahi sığırcık mıydı onlar yoksa bir çeşit karga mı?

Ne hissettiğimi yazamam, fakat belki gösterebilirim. Çünkü kavaklara bakarken şu şarkıyı dinlerdim (http://www.youtube.com/watch?v=zLVvpf0TqRs). Ve aşağıda paylaştığım fotoğraf, rüzgârdaki keyifli salınmanın dondurulmuş bir hali.



Nasıl bilmiyorum, bir şekilde, hayatımın böyle olmaması gerektiğini hissederdim. ‘Böyle’ dediğim: Bilgisayar-başında-tam-zamanlı-beyaz-yakalı…

Belki de birçok beyaz-yakalıya göre şanslıydım, çünkü Organize sanayi bölgesinde kavaklar ve kuşlara rastlamak -herhalde- Mars’ta su bulmak gibiydi.

Beyaz yakalara sahip olmak sıkıcıydı. Ancak mavi yakalara sahip olmanın eğlenceli olduğunu da düşünmüyordum. Tanıdığım tüm mavi-yakalar zaten şikâyetçiydi ve çoğu, beyaz-yakalı olmak istiyordu. Demek ki sorun yakanın rengiyle ilgili değil, yakanın varlığıyla ilgiliydi.

Peki, sıkıcı olan tam olarak neydi? Özgür olmamak mı? Doğadan ya da doğal olandan uzakta yaşıyor olmak mı? Eğer öyleyse, neden hafta sonu trekking etkinlikleri beni kesmiyordu?

Belki de asıl mesele istediğim işi yapmıyor olmaktı. Ama istediğim iş neydi ki? Ve zaten, “ne iş yaparsan yap, para kazanma zorunluluğun olduğu sürece, bir gün gelir ve o iş seni sıkacaktır”dı. Nedense istediği işi yapanlar böyle söyler hep.

Sorular bitmiyor. Ama bu soruların sorulması ve bunlara cevaplar bulabilmek çok önemli.

Sıkılmaktan başka hangi temel motivasyonla istifa ettiğimi tam olarak bilmiyorum. Hem de bunu bir yanda kredi kartı borçlarım, bir yanda geri ödenmeyi bekleyen tüketici kredim duruyorken yapmak, gerçekten sabırsızcaydı. Fakat güzel tarafı şu: hiç pişmanlık duymadım ve o günden bugüne dek her şey yolunda gidiyor.

Bu blog, yani Uzakyakın Hikâyeleri, bir proje. Ben bir araştırmanın peşindeyim: İnanıyorum ki alternatif yaşamlar, alternatif ekonomiler ve alternatif ‘iş’ler mümkün.

Size alternatif hikâyeler anlatmak istiyorum. Ama idealize edilmiş, ulaşması imkânsız ütopyalar değil. Gerçek, yaşanan, hâlihazırda denenmekte olan hikâyeler.

Böylece Uzak’lık ve Yakın’lık algılarımızda değişiklik yapabiliriz.

Ve belki Uzak’lar o kadar Uzak olmaz.



Hamiş: Başlangıç noktam, kırsala yerleşen insanlar ve ilk durağım, Biga'daki Ormanevi Kolektifi olacak.