Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2020 Cuma

Ocean of Remembrance

Ne zaman şu albümü dinlesem kendimi Yalova'ya, Termal'e ışınlanmış bulurum. Sabaha karşı dönen insanlara bakarken, yumuşacık müzik, yarı uykulu yarı hûlyalıyım, bir minik uyku, belki bir rûya, sonra bir daha uyanıp dönenleri izlerim, izlerim ama rüya gibidir bu da, yavaş yavaş gün aydınlanır, tahta parkenin kenarında pudra dökülmüş, dönenler rahatça dönsün diye, sonra defteri açar iki şey karalarım, biraz çizerim, biraz ağlarım -şifa ağlaması bu- sonra yine uyuyakalırım, bir rûya daha, sonra uyanır biraz ayılırım, birisi bir diğerinin üstünü örter, iki kişi dönmeye devam eder, ben izlerim, şifayı hissetmeye devam ederim, yumuşacık, usul usul akar, tıpkı kenar pencerelerden içeriye vuran sabahın ilk ışıkları gibi her şey. Hayatımda din denen şeye samimiyetle en yaklaştığım yerdi Dergâh... Bir de Oruç Baba'nın sesi ayrı bir hüzünlü geliyor artık. Özellikle Veysel Karani'yi söylerken...


Ocean of Remembrance
2014, 2015 ve 2016 yazlarında Dergâh'ta geçirdiğim günlerin anısına...

29 Nisan 2020 Çarşamba

Özlem'in Tonları (ya da "A Tribute to the Women I Loved")

1.
Artık oturmuş, kabul edilmiş bir Özlem. Ilık bir renk. Sıcak renkler; sarılar, turuncular ve kırmızılar. Ama en çok turuncular. Ecnebilerin cozy dediğine yakın. Müziği şu albümün tamamı. Sobalı bir ev, ateşin çıtırtıları, sarman bir kedi ve tüm hareketleriyle cool, sanatçı bir kadın; bir arketip olarak Boğa kadını. Seksapelitesi güzelliğinden değil, özgüveninden geliyor. Kaliteli bir şarap. Bu Özlem öyle yerleşmiş, öyle dibe çökmüş ki, artık bu duygu bir müziğe sinebilmiş, bir kapsüle hapsedilmiş ya da bir müzeye kaldırılmış. Geçmişe yönelik bir özlem bu. Arada açıp bakıyor, ilhamlanıyor ve tekrar ziyaret edene dek yerine bırakıyorum.
(B)



2.
Şu ise taze bir Özlem. Geçmişte değil; gelmekte olana duyulan bir Özlem. Heyecanlı. Gün doğumu. Rengi başak ya da altın sarısı. Eylül ayı. Serin. Sabahları güneş ışığının zeytin ağaçlarından sızması gibi. Akşama yakacağınız soba için odun kırmak gibi. Yazdığınız bir mesaja cevap beklerken alık alık ve âşkla telefonun ekranına bakmak gibi. Çok sıcak bir günde eve doğru yürürken -ama henüz varmamışken eve- bir koca bardak soğuk suyu içeceğinizi ve suyun boğazınızdan akarken vereceği serinliği hayal etmek gibi. Bir aksilik olmazsa gerçekleşecek, öngörülebilen bir gelecek. Bir arketip olarak Âşıklar (Lovers). Geleceğe yönelik bir Özlem bu.
(B)



3.
Şu Özlem ise bir dua. Bu da geleceğe yönelik bir Özlem. Fakat aynı zamanda gerçekleşmeyecek bir Özlem bu. Dolayısıyla bu gelecek, belirsiz bir gelecek; muğlak bir gelecek; sade belirsizlik, hatta belki de zamansızlık.  Zamandan zamansızlığa uzanan bir yolculuk. Bir kara deliğe ilerlemek gibi. Olay ufkuna kadar umutlu bir dua.  Küçücük bir koyda Dolunay'ın doğumunu izlemek. Ayaklarınızı -ama sadece ayaklarınızı- denize sokup, gecenin çökmesini beklemek. Mucizelere uzanan heyecanlı bir araba yolculuğu. Rengi koyu yeşil. Tekillik. Sonuçsuzluk. Kaçınılmazlık. Dante'nin Araf'ı. Bir arketip olarak Antik bir kent bu; bir Karya kenti. Sonu yazılmamış -ve yazılmayacak- bir kaplumbağa masalı.
(B)



4.
Şu Özlem ise şimdiki zamanın Özlem'i. Hâlâ kapanmamış bir yaranın sesi. Kapanacağını bilmenize rağmen, yoğun acısının sizi şu ana kilitlediği bir Özlem. Acı şu anda yaşanıyor ama titreşimleri öyle yoğun ki, sizi bir geleceğe bir geçmişe savuruyor. Tıpkı yeni nesil eski bir kitapçı gibi. Dualistik doğasıyla bir İkizler kadını. Vahşi. Hiç anlamasanız bile avangart Fransız filmlerini seyretmek gibi. Sözcüklerin ötesinde ya da berisinde bir yer. Dilsiz ve sessiz. Bilmediğinden değil, bilgeliğinden. Arketipi bir Cadı. Ama seksi bir cadı. Tekinsiz. Bir Ursula. Pembeden başlayıp tüm kırmızı tonlarını içine alan, bordoya, lilaya ve mora, oradan kahverengiye uzanan, her birine tek tek, ton ton isim veren detaylı bir renk skalası. Hem sürekli hem kesikli. Mistik bir bataklık. Asla bıkmayacağınız bir cinsellik. Bir an için erişip sonra yitirdiğiniz bir tılsım. Anlamsız. Amansız. Amasız. Kuma saplanmak gibi (Ve sonra biraz yardımla oradan çıkabilmek gibi). Dante'nin Cehennemi bu. Sıcak İzmir baharında sebepsiz yere vapura binmek gibi. Yoğun aşk acısına batırılmış Özlem. Gül parmaklı şafak tanrıçası Eos. Başka bir tona evrilmeden önce Özlem'in ham hâli.
(C)



5.
Güvene duyulan Özlem bu. Rengi maviden yeşile, tüm turkuaz tonları. Kendinden biriyle karşılaşmak. Uyum. Alttan almak. Alçakgönüllülük. Aşkın sevgi hâli ve Özlem'in güven hâli. Zamanı, geniş zaman. Bir fotoğraf ya da bir tatla geçmişe; bir telefonla şimdiki ve gelecek zamana gidebildiğiniz, kapanmamış, ucu açık, özgür bir Özlem. Özgür, çünkü uysal. Kapanmamış, çünkü barışçıl. Ucu açık, çünkü dostane. Tabiatın sevecen bir uzantısı gibi, emek verilmiş bir Hobbit köyü. Naif. Dante'nin Cennet'i. Aynı dili konuşmanın, hatta aynı dili geliştirmenin bir yöntemi. Arketip olarak Tabiat Ana. Çeşit çeşit hallere bürünüp yine de aynı yere, aynı hâle dönebilmek gibi.  Kusurları sevmek; evlilik ya da teslimiyet gibi. Bir masalın sonu gibi; "...ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar."
(S)



6.
Özlem'in çok küçük bir skalasını kapsayan bir tonu bu. Net. Soluk çivit mavisi. Soğuk; renk olarak soğuk, hava soğuk. Eskişehir'e kış gelirken, hava karardığında yanmaya başlayan sobalarla havanın ağırlaşan ve İç Anadolu'ya has kömürlü kokularını hissetmek. Olmayana özlem. Es geçilene özlem. Zamanda açılmış bir delik; kader denen şeye bir küçük isyan. Tek bir ân'ı işaret eden zaman. Bilmemenin getirdiği naiflikle cehalet arası bir yer. Dirsekleri yamalı kazaklar gibi. Sevişmeden uyumaya çalışmanın yarattığı huzursuzluk gibi. Bu Özlem'in iç sesi "öyle değil de şöyle olsaydı" diyor. Bir çellonun yumuşak ama ağdalı sesi. Bach. Kar yağmasına sadece haftalar var. Nefesini verince kocaman dumanlar çıkıyor soğukta. Arketipi Yaralı Kadın.
(A)



7.
Yağmur yağıyor. Karaköy'den karşıya geçmek için vapur bekliyorum. Bu Özlem'in rengi koyu lacivert, neredeyse siyah. İstiklal'de kar yağarken tarihi tramvay geçiyor, kartpostal gibi. Kış bitmiş, bahar geliyor. Ama hüzün. Sanki hazan. Hiç de kendime uymayan bir yaşamın keşfi; İstanbul. Çukurcuma. Cihangir. Sesinde müzik olan bir kadın. Bir kuş sesi gibi. Bir ayrılığı ilk kez olgunlukla karşılıyorum. Kardan buz tutmuş sokaklarda kaymaya çıkıyoruz. Yas tutmak için üç gün veriyorum kendime; o kadar. Büyük şehir; büyütüyor. İstanbul'a rağmen, o karmaşaya rağmen; ben dinginim. Kadının sesinde müzik var. Duygular tertemiz. Berrak bir yas. Tertemiz hüzün. Yağmur yağarken ağlıyorum, vapurda kimseye görünmeden ağlamak için dip köşeye geçiyorum (Öleceğini bilen kediler gibiyim). Arketipi Kar Küresi. Ve kadının sesinde müzik var.
(B)



8.
Bu Özlem, hayatınızı kurtaran bir tılsım. Bir Hızır. Sadece doğru zamanda doğru yerde olan bir kadın bu. Daha tamamlayamadan tekrar paramparça olmuş bir yapboz. Ve bu şarkı, Özlem'in bu tonu, yeniden gücünü kazanmak gibi. Hayatınızın melodramı, başkasının hayatının melodramı, yaşadığımız tüm melodramlar... Bostanlı sahilinde yapılan sessiz yürüyüşler. Yunuslar. Gece koşuları. Rüzgârı hissetmek. Sükût. Ve bir parfümün kokusu. Parçaları toplamak. Bir yara izini sevmek. Çaresizlikten çare yaratmak. Psikoloji kitaplarına gömülüp grup terapilerine gitmek. Bir doktora tezine saygısızlık. Dedektif filmlerindeki gibi; sanki 30'larda, sanki 40'larda, sanki 50'lerde yaşıyormuşuz gibi; ne güzel bir kadın, kestane rengi saçlar ve upuzun bir pardesü. Rengi beyazla gri arasındaki tüm tonlar. Deniz karaya taşmış, denizin üstünde yürüyoruz. Karşıyaka'dan karşı yakaya bakıyoruz. Bir Hızır. Bir çıkış. Bir film sahnesi. Özlem'in bu tonu, bu spesifik tonu, saygıyla ve minnetle anmaya değer tonu. Arketipi Uzanan El.
(Y)



9.
Şunu da bonus olarak bırakıyorum. Hiç çıkılmayan yolların arkadaşı. Rengi şeffaf. Su gibi. Sırt çantalarını doldurup fotoğraf makinelerini hazırlamak gibi. Alıp-başını-gitmeli gezgin filmleri. Güneş gözlükleri. Egzotik şehirler. Eğer bir insan şehla ise, hiç düşünmeden güvenirim ona. Zamanı tuhaf. Zamanı erimiş. Rüya gibi. Bazı şeyler olmuş, bazı şeyler ise olmamış, hepsi birbirine girmiş. Arketipi Yol Arkadaşı.
(D)

12 Şubat 2020 Çarşamba

Albüm Kapakları - II

25.08.2019

Gün 3 - Gözde'nin davetiyle sürüklendiğim albüm paylaşmaca oyununa devam ediyorum. 10 gün boyunca etkilendiğim albümleri paylaşıyorum. Ama bugün kurnazlık yaptım, içinde bulunduğum hallere ilişkin yazdım, üzerine de uygun bir albüm seçtim (Pink Floyd'dan Wish You Were Here). Çünkü anlatasım var, yanımda olmasını çok istediğim birisi var ve müzik de bahane.

Adeta Müzikdesteklizamandayolculukprogramı.
("Ah hayır Dr Emmett Brown, akım kapasitörü değil, sadece müzik.")

Peki sizinle bir farkındalık ânımı paylaşabilir miyim - bu oldukça yeni. Dün akşam Şeyma ile sohbet ediyorken ağzımdan çıkıvermişti, sonra bugün üzerine biraz düşündüm ve ağzımdan çıkanların doğruluğuna kanaat getirdim. Şunu deyivermiştim: "ben bugüne kadar bildiğimi sandığım hiçbir şeyi bilmiyorum". Hayır hayır, Sokratlık etmiyorum. Normal şartlarda mütevazılık göstergesi olup övülmeğe ve övünmeğe değer bir farkındalık gibi geliyor kulağa. Ben de bunun samimi bir itiraf olduğunu fark edince sevinmiştim önce. Fakat üzerine düşünmeye başlayınca bunun ne kadar korkunç olduğunu anladım. 32 yaşına geldim ve hiçbir şey bilmiyorum! Bildiğimi zannettiğim şeyler de bir çeşit oyalamaca ve oyalanmaca imiş - hatta bir adım ileri gideceğim müsaadenizle, basbayağı bir kurmaca imiş. Şimdi kim olduğumu zaten bilmiyordum, ne yapmak istediğimi de kaybettim, yani elbette ayakkabılarımı bağlayabiliyorum ama bundan da şüphe ediyorum artık, çünkü muhtemelen daha iyi, daha pratik, daha bıdıbıdı bi' yöntem var. Kadın cinayetlerini durdurmak ya da yangınların önüne geçebilmek için ne yapacağımı bilmiyorum mesela (Gerçi bunları kimse bilmiyor sanırım). Ya da hayatımı nasıl idame ettireceğimi, bir çocuğun bakımını nasıl üstleneceğimi de bilmiyorum. Çocuğa gelene kadar, herhangi bir ilişkiyi nasıl sürdüreceğimi de bilmiyorum. İnsanlarla iletişim kurmayı bilmiyorum, onlara empati yapmayı da bilmiyorum. Duygularımın önüne geçip de mantıklı kararlar verilebileceğini daha ilk defa bu yıl düşündüm (ve bugüne kadar düşünmediğim için kendimi ayıplıyorum). Dahası, herhangi bir mesleği icra edemiyorum. Bugüne dek yapabildiğimi zannettiğim şeyler de genellikle önce kendimi sonra başkalarını kandırmaktan ibaret oldu: inanmadığım dandik mühendisliğim, ateşimin giderek söndüğü yoga eğitmenliğim, naif topluluk oluşturma girişimlerim, toprak ev yapma ve kırsalda yaşama hayallerim... Dikkatinizi çekti mi: Hiçbirisi nihayete eren şeyler değil. Bırakın bir şeyi nihayete erdirmeyi, ben insanlarla nasıl konuşacağımı bile bilmiyorum ki...

Efendim kör karanlıklar hep övülegelmiştir, çünkü insan kendini iyice kaybedince asıl kimliğini bulur derler (havalı havalı söylemler hep). Ben de çok atıp tutmuştum. Fakat diyeceğim şu ki, bence bu yol yol değil (Tao hiç değil), keyifli olmaması bir yana, tutunacak bir şey de yok. Çorak bir ölüler diyarı. Yangın sonrasında kalan küller ve yanık kokusu. Çöl... Yani elbette bir Kahramanın Sonsuz Yolculuğu döngüsü bunu gerektirirdi, ama insan onca yolu nasıl geri döner?

Şeyma'yla aynı konuyu bugün biraz daha konuştuk ve gerçekten yas duyduğum yeri açık edebildik - ki onun yardımı olmasa edemezdim (şükran): "Öyle yüksek bir ego, benmerkezcilik, zaman zaman narsizm ve kibir ile yaşamışım ki, o kadar zamanı boşa geçirdiğime, bu süreçte kaybettiğim insanlara ve ilişkilere (özellikle de C.'ye) duyduğum yas ve özlem muazzam" (Bu cümleler ağzımdan dökülürken gözlerim dolmaya başladı. Artık ortalık yerde ağlamak yerine müsaade isteyip tuvalete gidip ağlayabiliyorum, buna da şükür).

Hep söylerim, benim gibi kocamanbiregonun hayatında tekrar tekrar vuku bulan temsili konuşma şöyle olurdu, yeniden söyleyeyim: "Afedersiniz biraz kenara çekilebilir misiniz, şuraya da tükürmüştüm de, onu da yalayacağım."

Bugüne dek iddia ettiğim, ukalalık ettiğim, bildiğimi sandığım ve aslında bilmediğim her şey için öncelikle kendimden özür diliyorum. Kendimi henüz affetmedim (çünkü yitirdiğim şeyler çok kıymetliydi ve ben kıymetini bilmedim). Yine de, tükürdüğüm her şeyi yalayıp en baştan başlayabilir miyim?

Belki de gerçekten hiçbir şeyi bilmediğini insanın kendine itiraf etmesi iyi bir başlangıç noktası olabilir ("Bu noktaya 32 değil de 20 yaşımda gelmiş olmak için sahip olduğum her şeyi vermeye hazırım Dr Brown."). Kaldı ki aslında bunu (da) bilmiyorum -ve hâlâ kendimi öldürmediğime göre- zamanla öğrenme ihtimalim var.

Peki bu yas duygusuyla daha ne kadar yaşamak zorundayım?

Özlem, bitebilen bir şey mi?

(Sevgili C.'nin özlemiyle kaleme alındı)

Sonnot: Albüme ilişkin yazabileceğim 5 paragraf daha var. Fakat bu başka bir duygulanım içeriyor. Şu an, o an değil. Albümü daha önce dinlemediyseniz bir şans verin. Yani sonuçta tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi grubundan bahsediyorum. "Oh yo hayır, bu kadar iddialı değil Doğukan, hayır değil. Bunu bilmiyorum. Hayır, hiçbir şey bilmiyorum..."





30.11.2019

Gün 4 - Aradan üç ay geçti, ama başladığım bir albümpaylaşmacaoyununu üçüncü günden bırakmadım, hayır. ("On gün ve on albüm dedik. Hangi sıklıkla olacağını söylemedik ya!")

Dışarıdan görünenler hemen hemen her zaman aldatıcıdır (hayır bazen de değildir ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmek bambaşka bir bilgelik gerektirir) ve 'şeylerin' kendi zamanlamaları vardır. Şeyler; oluşlar, ilişkiler, bulutlar, duygular, açılmalar, kapanmalar, sükût ve benzeri.

Yazma zamanı geldiğinde yazılır, paylaşma zamanı geldiğinde de paylaşılır, tıpkı 'akşam yemeğine tüm aile beraber oturur' gibi. Fakat ben bir çok şeyden anlamadığım gibi, z a m a n lamadan da pek anlamam doğrusu. Daha çok anlayabilir olmak isterdim -tüm samimiyetimle söylüyorum- ama 32 yıldır bi' bok anlamadım. Dahası, azıcık bildiğim şeyler var idiyse de onlar da birbirine girdiler. (Yine de bugün okuduğum bir çocuk kitabında bilgece söylenmiş bir kaç lakırdı işittim, iletmek boynumun borcudur: "Yaşadığımız, zamanın kendisi değildir. Yaşadığımız, geçen zamanı değerlendirme biçimimizdir.)

Sahi, albümden bahsedecektim değil mi. Dördüncü gün için seçtiğim albüm The Cranberries'in Bury The Hatchet albümü. Albümün anlamı pek hoş; "savaş baltasını göm" diyor. Albüm 1999 yılında çıktı. Ben o zamanlar elbette bundan bihaberdim. Henüz, kısmen sevimli, bir insanevlâdı idim, ...sanırım. Sonra bir şey oldu. Şey; ergenliğe girdim. Aslında önce The Cranberries ile mi tanıştım ve ergenliğe mi girdim, yoksa ergenliğe zaten girmiştim de sonra mı bu grupla tanıştım bilmiyorum. Fakat bunlar birbirinden bağımsız değişkenler değillerdi. Birbirlerini tuhaf ölçülerde etkilemişlerdi. Bunu kanıtlayamam, sadece ne zaman bu albümü dinlesem kendimi 2001-05 yılları arasında yatılı bir okulun kuytu köşelerinde, üzerimde bulundurmanın yasak olduğu walkman'imde bu şarkıları dinlerken buluyorum. Animal Instinct ile başlayan melankoli dört şarkı boyunca devam ediyor. Dolores ne zaman "Do you know you made me cry?" diye sorsa bir ağlama yükseliyor içimden. Loud and Clear çalarken yalnızlığımın coşkusunda boğuluyorum. Ne saçma. Fakat duygu(m) bu. Herkesin her şeyi yanlış anladığından -ve benim doğru anladığımdan- o kadar eminim ki... sözlere dökemediğim bir kibiri yaşıyorum. Kabına sığmayan bir kibir. Yine de katı bir kap içinde -henüz. Üçüncü şarkıyla beraber (Promises) gitar riff'leri duygularımı coşturuyor. Kadıncağız kim bilir ne anlatıyor; ve ben sözleri hiç merak etmiyorum. Dolores'in sesi de bir enstrüman ve bana sadece duymak istediklerimi anlatıyor: Bir türlü ifade bulamayan duygularım.

Beşinci şarkı -Just My Imagination- gelene kadar yoğun duygu iniş ve çıkışları devam ediyor. Sonra biraz dinginleşiyorum. Shattered çalmaya başladığında aklıma gelen tek 'anıduygu' şu; kalorifer dibindeki yatağımdayım, dışarıda çirkinİzmiryağmuru var, yorganı başıma çekmişim, sadece yasak olan walkman'in yakalanmasından korkmuyorum, duygularımı da gizlemek istiyorum oraya. Çünkü onlarla ne yapacağımı bilmiyorum.

Sonra Desperate Andy geliyor. Sanki bu albüme ait olmayan bir şarkı bu. Alıp bambaşka bir yere savuruyor. Arabayla yolculuk yaparken elini camdan dışarıya çıkartmak gibi. Rüzgâra bırakıyorum duyguları. Tatlı tatlı inip çıkıyorlar ve ben bunu izlerken mest oluyorum. Yine de hâlâ o değişmeyen kibir orada, kendini hissettiriyor: "Ben anlıyorum, ben biliyorum, ben."

Ve Copy Cat geldiğinde sinsi kibir kendine çıkacak bir delik buluyor sonunda, kendini salıyor: Nasıl oluyor da etrafımdaki bu kadar insan saçma sapan şarkılar, türküler dinliyor da BUNU dinlemiyor. Anlamıyorlar. Anlamıyorlar. Anlamıyorlar. Anlamıyorum (Ve şarkının ne anlattığını da hâlâ bilmiyorum).

Aradan yıllar geçiyor. The Cranberries biraz unutuluyor. Yeni keşifler, yeni şarkılar. Dahası walkman'ler çöpe gidiyor, CD çalarlar da arkasından, sonra mp3 player da gidiyor. Herhangi bir albümü baştan sona dinlemiyorum bile artık. Sanki çok geçmişte kalmış gibi. Ama duygular müziklerle aynı hızda değişmiyor artık. Kibirim hâlâ duruyor. Öfkem, anlaşılmayı bekleyen taraflarım, hepsi duruyor. İnsanın kendisini ifade etmesi neden bu kadar zor? İfade etmeyi ola ki başardık, peki dinlemek ve duymak neden bu kadar zor? Bazı fikirlerim var ama, elbette; bilmiyorum.

Daha önce belirttiğim gibi, ben hiç bir şey bilmiyorum. Bildiklerimi bilmiyorum, bilmediklerimi de bilmiyorum. Hiç bir şey bilmiyorum. Sadece başkalarını duymaya -eskibanakıyasla- biraz daha fazla çaba harcıyorum -samimiyetle- ama bunu da beceremiyorum ki.

Neyse. Başta dediğim gibi; her şeyin bir zamanı var. Ve herhangi bir şeyin zamanının gelmesine biz faniler karar veremiyoruz. Durup dinlemekten başka yapacak pek bir şey kalmıyor. Şimdi beklemeyi öğreniyorum...



Albüm Kapakları - I

13.08.2019

Gün 1 - Gözde 10 gün boyunca etkilendiğim albümlerden paylaşayım diye bi oyuna soktu. Normalde hiç sevmem ama 3-5 güzel albüm paylaşmak için iyi fırsat bence. Gerçi "açıklamasız, sıralamasız, sadece albüm kapağı." diye not düşmüş ama benim bişiler yazmamam mümkün mü? Ha bir de benim de 10 gün boyunca birilerini bu oyuna çekmem lazımmış. Gönüllü var mı?

Ilk albüm tabii ki Beirut - The Flying Club Cup

Kendisiyle tanışmam 2009 yılı efendim. Eskişehir'de yaşıyorum, Varuna Gezgin'ler hala bu kadar ünlü olmamış, başka şehirlere taşınmamış ve lokal markamızla gurur duyuyoruz. Hatta inanır mısınız sadece cafe olarak hizmet verenleri bile var. İşte o cafelerden bir tanesi muhteşem bir köşeye kurulmuş, öğrenciye tost ve çay indirimi yapıyor ve ben ders çıkışlarında bisikletime atlayıp buraya geliyorum. Bir kaç dostla sessiz bir anlaşmamız var sanki, akşamüzeri birbirimizi hiç telefonla aramadan burada buluşuyoruz, go oynuyoruz. Gelmeyeni aramıyoruz, nasıl olsa yarın gelir... Bence hayatın akışı böyle olmalıydı zaten, kimseyle randevulaşmadan ve makul büyüklükte bir kentte 'kendiliğindenbuluşmalar'la bir devinim, çat kapı uğramalar, biraz teklifsizce, biraz modernbirey sınırlarını aşan, belki biraz fazla samimiyet gibi görünen fakat ardında biraz taşralılık barındıran bir naiflik... ya da belki biraz daha zorlasak bize uygun bir Friends tadı yakalayacağız neredeyse ama new york çok büyük ve biz taco nedir bilmeyiz azizim. Belki tantuni.

Bir mp3 çalarım vardı galiba. Bir bu albümü bir de bundan önceki, Gulag Orkestar'ı yüklemiştim. Zaten 128 MB kaç şarkı ediyor hepi topu... Milyon kez loop'a alıp da albümü dinlerken şu an tam olarak tarif edemediğim ve edemeyeceğim duyguyla karıştı hepsi. Efil efil, ferah, özgür ama melankolik bir his: "Muhteşem şeyler yaşıyorum ama yalnızlık duygusu içten içe beni kemiriyor." ya da "hala kocaman bir ergen olarak beni anlayın istiyorum ama bir yandan da anlamayın istiyorum ama aslında bunları bilinçli de düşünmüyorum" gibi ya da bazı tınıların verdiği coşkulu yükselmelerde "gelecekte çok güzel şeyler olacak vallahi, hayatım muhteşem ve daha muhteşem olacak" diye hissederken sezgisel bir yerlerden gelen gerçeklerin göğsüme hafifçe oturması gibi...

Geceleri kalkar Eskişehir'in boş sokaklarında bisiklete binerdim. Sessiz boş sokakları severdim çok. 70 TL'ye aldığım ikinci el siyah ve oldukça ağır bir bisikletim vardı. Hiçbir hırsızın çalmaya tenezzül etmeyeceğini bilirdim ama yine de korkardım, ya çalınırsa diye kilitlerdim hep. Porsuküstü köprülerden geçmeyi severdim bir de. Ve en güzel manzara 9. köprüdeydi. Uzun uzun dikilip çayın dingin akışını seyrederdim, kulaklarımda da bu albümden bir şeyler dönerdi hep.

Bu albümü daha da muhteşem yapan, her bir şarkı için La Blogothèque'in çektiği Take Away Show'lardır kanımca. In the Mausoleum için çekilen kayıt öyle muhteşemdir ki, gelecekte öyle bir evde öyle müzik yapabildiğim arkadaşlarım olsa diye coşup ağlardım. Zach'ın sondaki gülüşünün tınısı ezberimdedir hep. Tabii o zamanlar yurt dışına çıkıp bohem bir yaşama erişeceğimi, her istediğimin akışkanlıkla gerçekleşeceğini filan zannediyordum. Hiç bir zaman gerçekleşmeyecek bir hayalin YouTube'da milyon defa izlenmesiydi bu. Şimdi bir ukuleleyi elime almış Postcards From Italy'nin girişini çalmaya çabalarken komik ve umutsuz görünüyorum.

2012'deydi herhalde, bu adam(lar) konsere geldi(ler) İstanbul'a, Kuruçeşme'ye. O vakit içten içe platonik bir aşk yaşadığım bir dostumla gittik konsere. Hiç de konser sevmeyen ben, o abuk kalabalığa, saçma ışıklara, dikkat dağıtan gürültüye rağmen, o anda, tam o anda hayatımın ne kadar muhteşem olduğunu düşünüp coşku ve mutlulukla ağlamıştım. Sık sık hatırladığım bir anı.

Şimdilerde fark ediyorum da, yaş aldıkça daha melankolik bir hale geliyorum galiba. Fakat bu içerilere iyice sızmış, yerleşmiş bir duyguya dönüşüyor. Dingin, yaygın ve sanırım biraz da olgun bir melankoli bu.





14.08.2019

Gün 2 - Gözde'nin davetiyle sürüklendiğim albüm paylaşmaca oyununa devam ediyorum. Facebook'ta çok kimsenin 3 cümleden fazlasını okumadığını ve hatta paylaştığım albümleri dinlemediğinin farkındayım. Ama bir şeyler anlatasanız gelmişse, gelmiştir. Ve evet, benim anlatasım geldi. Albüm kapakları paylaşmak oldukça iyi bir altyapı sağlıyor.

Oyun 10 gün sürecek. Normalde hiç sevmem ama dedim ya, anlatmaya bahane arıyorum. Gerçi "açıklamasız, sıralamasız, sadece albüm kapağı." diye not düşmüş ama benim bişiler yazmamam mümkün mü? Bir de 10 gün boyunca birilerini bu oyuna çekmem lazımmış. Ponzi oyun şemasına benzeyen şeyleri oldum olası sevmem. Başkasını etiketleyip ne reddedilme riskini alacağım ne de gönülsüz birisini hatır pahasına bu şeye sürükleyeceğim (Gerçi anlam ziyadesiyle yok olmuşken ne fark eder?) Ben yine de efendiinsan taklidi yapıp "gönüllü var mı?" diye soruyorum işte...

İkinci albüm Bonobo'dan geliyor: Black Sands*. Bu bir sıralama değil. Yani evet Beirut açık ara farkla birinci her zaman ama sonrasını pek düşünmedim. Ben böyleydim zaten. Sonrasını hiç düşünmeden yaşadım. Bugün de bunu anlatacağım ve bu temaya en uygun düşen şarkılar bu albümde bulunuyor. Ha eğer bir sıralama yapsaydım ikinci albüm olarak bir Pink Floyd albümü seçerdim. Peki, o önümüzdeki günlere kalsın.

2017 yılına kadar kendimi hep cesur bir insan olarak tanımlamıştım. Daha doğrusu ben kendimi tanımlamamıştım. Bu, etrafımdaki insanların bana yönelttikleri ve benim sorgulamadan kabul ettiğim bir sıfat oldu: Cesur. Her şeyi sorgulamaya bu kadar bayılırken bunu neden sorgulamadım dersiniz? Tahmin edin! (Bu sosyal medya ortamı tanıdığım tanımadığım herkese açık bir yer olduğu için cevabı fısıldayarak vereceğim: "Çünkü hoşuma gidiyordu.") Bir çok insanın cesaret etmediği şeylere atladım hep. Küçükken maymun gibi parkta oradan oraya zıplar, yükseklerden atlar, dilim sarkana dek koşardım. Öğretmenlere sorulmayacak soruları sormayı da severdim zaten. Ama dikkat, anarşist ruhlu falan değilim, her daim kurallara sadık kalmışımdır. İyi eğitilmiş bir köpekten farksızım çoğunluk. Sadece kuralları sevmiyor(d)um. Zihnim soru sormaya odaklanmış durumdaydı (Var ya şimdi moda olan nöroplastisite mevzusu, hah onu diyorum).

Paraşütle atlarken, dağlarda oradan oraya uzun yürüyüşler yaparken ya da otostoba çıkarken hiç bir zaman iyi planlamalar yapmadım. Başıma bir şey gelmeden atlattığım için şanslıydım. Evet, şanslı. Kaybolurdum ama hemen yolumu buluverirdim. Esrarengiz bir Pan ya da Ganesha yardım ediyordu sanki hep. Ama cesur muydum? Asla. O halimi doğrulukla ifade eden sıfatı keşfettim sonunda: Ben pervasızdım. Çünkü cesaret, korktuğunuz zaman takındığınız tavır ile ilişkilidir. Ben ise, basitçe; korkmuyordum. Eğer korku duymuyorsanız orada cesaretten söz edemeyiz. Böylece pervasız bir hayat yaşayıp durdum. Korkunun ne olduğunu erken yaşlarda öğrenen bir çok arkadaşım daha temkinli ve makul hayatlar yaşarken ben bir uyuşturucu müptelası gibi duygu ve dürtülerimin ardından savrulmakla meşgul oldum yıllardır. Bağımlısı olduğum şey maddeler değil, duygulardı.

(Devamı belki başka bir albüme, belki hiç bir zaman...)

*Albüme adını veren 12. şarkı Black Sands'in özel bir yeri var elbette. Seda ile 2015 Nisanı'nda yaptığımız Likya Yolu yürüyüşünü kendi belleğime kazımak için bu şarkıyı kullandım. Böylece şarkıyı ne zaman dinlesem kendimi denizde yüzen lahitlerin yanında, Apollonia antik kentinin ölüm sessizliğinde, Gelidonya Feneri'ne ulaşmanın romantik zafer duygusunda ya da genel olarak, daha önce yürüyüş deneyimi olmayan bir kadını sürükleyip de dağ dağ, tepe tepe dolaştırma pervasızlığını gösterebildiğim o zamanlarda buluyorum. Pan niyetine keçiler eşlik ediyor bize ve her gün Ateş yakıyorum. Sanki olmam gereken yerdeyim...

Yaşamımın hep bu duyguyla akacağını zannediyordum. Ve elbette, yanılıyordum.