Self-healing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Self-healing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2020 Cuma

Ocean of Remembrance

Ne zaman şu albümü dinlesem kendimi Yalova'ya, Termal'e ışınlanmış bulurum. Sabaha karşı dönen insanlara bakarken, yumuşacık müzik, yarı uykulu yarı hûlyalıyım, bir minik uyku, belki bir rûya, sonra bir daha uyanıp dönenleri izlerim, izlerim ama rüya gibidir bu da, yavaş yavaş gün aydınlanır, tahta parkenin kenarında pudra dökülmüş, dönenler rahatça dönsün diye, sonra defteri açar iki şey karalarım, biraz çizerim, biraz ağlarım -şifa ağlaması bu- sonra yine uyuyakalırım, bir rûya daha, sonra uyanır biraz ayılırım, birisi bir diğerinin üstünü örter, iki kişi dönmeye devam eder, ben izlerim, şifayı hissetmeye devam ederim, yumuşacık, usul usul akar, tıpkı kenar pencerelerden içeriye vuran sabahın ilk ışıkları gibi her şey. Hayatımda din denen şeye samimiyetle en yaklaştığım yerdi Dergâh... Bir de Oruç Baba'nın sesi ayrı bir hüzünlü geliyor artık. Özellikle Veysel Karani'yi söylerken...


Ocean of Remembrance
2014, 2015 ve 2016 yazlarında Dergâh'ta geçirdiğim günlerin anısına...

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Istırap ve Hediye Üzerine Bir Çember

“Söyleyebilirim ki, başlarda yaşamımın itici gücü özgür olmakla ilgiliydi ve sonra fark ettim ki özgür olmam başkalarından bağımsız değil. Sonrasında kişinin kendi üzerinde çalışmasının, daha fazla ıstırap yaratmayarak başkalarına bir hediye olduğu çembere vardım. Kendimle çalışarak insanlara yardım ediyorum ve insanlara yardım etmek için kendimle çalışıyorum.”  – Ram Dass



Çeviri: Doğukan Sarıkaya

17 Mayıs 2020 Pazar

"Yaşam Çözülecek Bir Sorun Değil Yaşanacak Bir Deneyimdir"

(Tutup da bir kitabın son sayfalarını paylaşmak, nasıl desem, çok iyi bir paylaşma yaklaşımı olmasa gerek. Aşağıda alıntıladığım kısım James Hollis'in Ruhun Kaygan Kumları kitabından, bir kaç paragrafı çıkararak paylaşıyorum... Daha önce 'kendimi iyileştirme' sürecime ilişkin yazıda bu kitaptan bahsetmiştim. Bunu paylaşıyorum, çünkü hem ihtiyacı olan birilerine dokunabilir, hem de kendime hatırlatma olsun istiyorum. Dönüp dönüp bakacağım...)



"Hepimiz imkansız iki hayale tutunuruz; ölümsüzlük ve Büyülü Diğeri. Bir tür ölüm farkındalığı, zihni hep işgal etse de, ölümün bu kitapta tartışılan kaygan kum durumlarından olmadığına dikkatinizi çekerim. Ego güvenlik, denge ve kontrol arayışında olduğundan ölüm onun için en büyük tehdit, en azılı düşmandır. Belki de ölüm egonun küçük takıntılarından bir kurtuluş, bir aşkınlıktır. Eğer Hindular haklı ise, insan ruhun nihai özgürleşmesine kadar tekrar tekrar doğacak. Eğer Budistler haklı ise, hayat kötü bir rüya, bir yanılsama, egonun bir sanrısı. İnsan egonun emperyalizmini aşabilirse, o zaman acısını çektiğimiz yanlış yaşam-ölüm bölünmesini de aşabilir. Eğer Hristiyanlar haklı ise, ölümden sonra hayat var. Eğer Yahudiler haklı ise, bizler torunlarımız vasıtasıyla hayata dönüyoruz. Kişinin inancı her ne olursa olsun, kişisel ölümlülükle karşılaşma hayata derinlik veren bir nirengi noktası; kim olduğumuz ve ne yaptığımıza ilişkin bir ruh derinliği sağlar. 

Kesinlikle söylenebilecek tek şey, içimizde en gelişmiş şekliyle vücut bulma peşinde bir gizin aktığı ve içimizdeki bu gize ne zaman hizmet etsek dışarıdaki giz ile bir bağlantı deneyimlediğimiz. Bu giz ile bilinçli bir ilişki içinde olduğumuzda, daha derinden canlanırız. Ego zaman zaman varoluşsal endişe sellerine kapılsa da, egonun ruhun ufacık bir parçası olduğunu biliyoruz. Hükümran ego ruhun geri kalanı ile gönüllü bir ortaklığa boyun eğdiğinde, birey büyük giz karşısında daha rahat olacaktır.

Ölümsüzlük iddiasında olsa, ego ne kadar da dayanılmaz olurdu. Ama Shakespeare'in dediği gibi, "Altın kızlar ve erkekler de bir gün / Toz olacak tıpkı baca temizleyiciler gibi". O halde ölüm, endişemiz olmakla birlikte kaygan kumlardan değil. Ölüm, mütevazı bilgeliği olası kılandır.

Büyülü Diğeri hayali, bir yerlerde birisinin bizi kurtaracağı umudu, hayatımızı yoluna koyacağı, bizi bu yolculuktan uzak tutacağı fantezisi de her zaman her yerdedir. The Bridges of Madison Country romanının ve filminin gördüğü ilgi, bu tehlikeli umudun bir ifadesi; bir gün arka bahçemizde bir yabancı belirecek, bizimle çılgınca sevişecek ve böylelikle ruhumuzla hasret kaldığımız bağlantıyı kurmuş olacağız.

Böyle bir fanteziye uzun süre kapılmak, çocuksu düşünceye kilitli kalmanın garantisi olacaktır. Çocuğun ebeveyne bağımlılığından miras kalmıştır bu; doğal olarak gelecekteki tüm ilişkilerinin gizli modeli haline gelir. Böylelikle güçlü ebeveyn paradigmasını Diğerine aktarırız. Her şeyden öte, bu hayal, erken dönem gündeminin bu aktarımı, ilişkiyi baltalar. Komplekslerimiz bu taze ve umut vaat eden ilişkiyi zehirlemekle kalmaz, bu büyük gizli gündemin gereğini yerine getirmediği, erişilmez beklentilerimizi karşılamadığı için diğeri karşısında öfke ve düş kırıklığı da duyarız. 

Sonunda Büyülü Diğeri diye birini bulsak bile, benliğimizin bütünlenmesine engel olacağı için, bize en büyük tehdidi o oluşturacaktır. Daha dün bilge bir danışanım bana "umuda bağımlı" olmaktan vazgeçmeyi öğrendiğini söyledi. Anlamlı bir ilişki bulmayı istemekle birlikte, Büyülü Diğeri hayalini bırakma gücünü kazanmıştı. Onun bırakışı, T. S. Eliot'un, "Umut olmaksızın bekle / Çünkü umut yanlış bir şey ummaktır" derken kastettiği idi. 

Ölümsüzlük fantezisi de Büyülü Diğeri hayali de şimdi-burada ile, bu hayatla bağlantımıza engel olurlar. Eğer tanrılar bize orta yaş ve ötesine ulaşmayı bahşetmişse, hatırı sayılır acılar görüp geçirmiş olacağımız kadar, kendimizi sorgulayıp yenileme gücünden nasibimizi almış olacağımız da kesindir. Bu kendini yenileme sadece Parnassus, Atina veya Kudüs ya da Zürih'e değil, bize en çok şey öğretecek olan kaygan kumlara da ziyareti gerektirecektir. Orta yaş ve ötesini görmüşsek, bilgeliği deneyimleme şansına sahibiz demektir. Böylesi bir bilgelik, egonun yeğleyeceği gibi her şeyin ustası olma bilgeliği değildir; ancak egonun düşleyemeyeceği kadar zengin bir bilgeliktir. "Kapısı sıkışık, yolu dardır hayata giden yolun." (Mata İncili, 7:14)

Her birimize sunulan bir yolculuk vardır. Her birimiz bireyselleşme şartının en iyi bir şekilde ifadesinden sorumluyuz. Bu işi her durumda bilinçle, günbegün yapmamız gerekmekteyse de, bir terapist eşliğinde kolaylaştırmayı da seçebiliriz. Terapist de bu ilişkiye yaralı gelir ama onun yaraları üzerinde çalışmış olduğunu ve bize bilgece eşlik edeceğini beklemeye hakkımız vardır. Kaygan kumlarda yolunu açma çabası iki taraf için de alçakgönüllü ve değerli bir deneyim olabilir. Jung şöyle yazar:

"Psikoterapinin temel amacı, danışanı mümkün olmayan bir mutluluk durumuna taşımak değil, acı karşısında sebat ve felsefi bir sabır elde etmesine yardımcı olmaktır. Yaşam, tamamlanması ve doyum vermesi için, sevinç ve keder arasında bir denge gerektirir. Ama acının tartışmasız nahoşluğu nedeniyle, insanlar insanlığın payına ne kadar korku ve keder düştüğünü düşünmemeyi yeğlerler elbette. Bu nedenle de, yeterince acı çekilmedikçe mutluluğun kendi başına zehirli olduğunu unutarak ilerlemeden ve olası en büyük mutluluktan avutucu bir biçimde söz ederler. Bir nevrozun ardında çoğu zaman danışanın katlanmaya razı olmadığı tüm doğal ve gerekli ıstıraplar gizlidir:"

Aynı ıstırabımızda, ortak bir yolculukta birleşiriz. Yolculuk bizimdir. Hatırlatır Jung:

"Kişiliğin kazanılması... yaşamın yüzünde patlayan yüksek cesaret eylemi, bireyi oluşturan her şeyin mutlak olumlanması, olabilecek en büyük kendi kaderini belirleme özgürlüğü ile birleşmiş evrensel varoluş koşullarının en başarılı uyarlamasıdır."

"Her birey, sürekli değişen ruh halleri içinde yeni bir yaşam deneyi ve yeni bir çözüm denemesi veya yeni bir uyumdur." da der Jung. Kaygan kumlardaki çalışmamız, yaşam gücünü ileriye götüren yeni uyumu yaratan şeydir.

Jung, her nevrozun "gücenmiş bir tanrı" olduğunu belirtir. Bununla söylemek istediği, arketipik bir ilkenin ihlal edildiğidir. Her kaygan kum halinde saklı görevi üstlenerek, ilahi olanı geri getirmeyi olası kılarız. Neden "ilahi" diyorum? Çünkü ruhun edimlerinin doğasında dinsellik vardır. Bağlantı, anlam ve aşkınlık peşindedir. Bu ilahi ilkeleri, dağların tepelerinde, katedrallerde değil, daha çok kaygan kumlarda keşfedebileceğimiz ise paradoksların en derinidir.

Tüm aşkın gizemiyle birlikte yaşam bir yandan da bulanık bir şey, bir lekedir. Onu hiçbir zaman bütünüyle berrak göremeyiz Asla tam yoluna koyamayız onu; asla tümüyle düzeltemeyiz, asla bitiremeyiz.

...

Yani, her şeyi hiçbir zaman bütünüyle yoluna koyamayız. Bulanık ve lekeli, aşırı hızlı, aşırı karmaşık, aşırı belirsizdir yaşam. Berraklık, amaç ve zafer yalnızca arada bir ortaya çıkar. Tıpkı şeytani olan gibi tanrısal olan da içimizde aksa da tanrı değiliz kuşkusuz. Hayatta kalabilmemiz, huzur anları yaşamamız, başkalarına incelik göstermemiz, hatta bazen kendimize bir parça hayrımızın dokunması bile mucize.

...

Son tahlilde sorunlarımızı çözmeyiz, çünkü yaşam çözülecek bir sorun değil yaşanacak bir deneyimdir. Daha derin, daha da derin anlama doğru ıstıraplardan geçmiş olmak yeter. Böylesi bir anlam zenginleştirir ve kendi kendinin ödülüdür. Ruhun kaygan kumlarından kaçınmayız ama onlara bize sunabilecekleri şeyler için değer vermeye başlayabiliriz.

Hareketsiz dururken, yine de bir yandan
Başka bir yoğunluğa
Daha ileri bir birleşmeye, daha derin paylaşmaya doğru
Karanlık soğuk ve boş ıssızlıktan geçip
Hareketimizi sürdürmeliyiz.

(T.S Eliot, The Four Quartets, p.129)"

16 Mayıs 2020 Cumartesi

"Dünkü Fırtına Çoktan Dinmiş"

İnsan şükürlerini de yazabilmeli, özgürce. Kutlamalarını kutlamalı, şükürlerine şükretmeli. Yazma (ve üretme, ve yaratma) itkisi sadece ve sadece olumsuz tınlayan enerjilerin bir neticesi değildir, öyle olmamalı. Ol(gunlaş)mak hangi enerjilerle neyi nasıl ürettiğimize ilişkin olarak da ele alınabilir. Alınabilmeli. Ben alıyorum. Artık.

Çünkü bu gece, çok şükür.

Kanlıkavak'ta uzunca bir yürüyüş sonrası dört günlük karantina için eve girdim. Bir iki youtube videosu seyrettim. Biraz çeviri yaptım. Kedileri sevdim; Yoda'yı kucakladım, Bihter'le konuştum. Gece yaz serinliği. Şortla oturuyorum. Gün otuz beş dereceydi; erken bir yaz günü bu. Bizi bekleyen kavurucu sıcakların yarattığı kaygıyı arka plana aldım, şu an kaygılanma zamanı değil. Dingin. Bu yazın ilk kayısısını yedim az önce. Lezzetli. Buse'nin trenli, vagonlu, gürültülü, kapılı ve heyecanlı rüyasını okudum. Film gibi. Bir şeyler oturmuştu hani, şimdi silkelenip yerleştiler iyice. Şimdi su daha berrak. Arzu demişti kadın ve adam da biliyordu bunu. Şimdi idrak zamanı. Sevgi. Porsuk gibi, huzurlu bir akış bu. Akıyor, beklentisiz. Bir nehir duramaz; nehirler durmaz. Nehirler akmak zorundadır. Nehir olmanın gereğidir akmak. Her şey -geçici de olsa- biraz daha yerleşti şimdi. Bunlar da geçecek, ona ne şüphe. Bir şarkı geliverdi aklıma. Belki de on yıldır dinlememiştim. 16 yaşımdan bugünüme selam verdim. Yaşamak ne tuhaf; her geçen yıl zamanda yolculuk yapabilmek daha da kolay. 32 halka oldum. 32 ne güzel sayı. Şarkıyı hazine bulmuş gibi dinledim. Sonra yeniden. Sonra yeniden... Tanıdığım ve özlediğim o duygu içimde belirip çiçeklenene kadar dinledim: Dingin

(Kahraman, sonsuz yolculuğundayken, bazen en kritik aşamasına gelince, yüzleşme esnasında ya da yüzleşmeye varmadan önce her bir canavarı alt edip engelleri aşarken ya da bazen en umutsuz olduğu o anda, dönüş yolunu bulamadığında, geçmişinden bir şeyi çıkarıverir heybesinden, cebinden, ötealemden. Bir bilgeden almıştır, bir seyyahtan, bir arkadaştan, bir ruhtan, bir Kaplumbağa'dan, bir sevgiliden, bir cadıdan ya da bir sıryutandan; bu bir tılsım, bir tohum, bir saç teli, bir sikke, bir ukulele, büyülü bir... şey. Geçmişinden bugüne uzanan kurtarıcı bir el. Yolculuğun aslında bir yazgı olduğunu ve bunu daha en başından tüm kainatın bildiğini muştulayan bir kanıt, umut tükendiğinde ya da çözüm bulunmadığında ortaya çıkar ve kahramana gücünü hatırlatır: Kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu.)

Şarkıyı yeniden dinledim. Yeniden. Yeniden...

Bir kabul hâli geliverdi. Kabul ediyorum. Olanı ve biteni, olmayanı ve bitmeyeni; hepsini kabul ediyorum. Kabul ediyorum. Elimden bir şey gelmediği için değil, hayır. Elimden gelenin en iyisi bu olduğu için. Kendimle gurur duyuyorum.

Sanırım iyi ölmek dedikleri böyle bir şey.

...

Şimdi su çok berrak ve ben şükrediyorum. İyi ki... Çok şükür

Hayatımda hiç bu kadar dua etmemiştim. İki yılda üç asır dua ettim. Şimdi üç asır şükredeceğim.

Suya uzanıyorum. Avuçlarımı usulca suya daldırıyorum, hiç dalga oluşmuyor. Berraklığından tek bir şey kaybetmiyor. Bir avuç suyu yüzüme çarpıyorum. Serin. Bir avuç suyu içiyorum. Taze. 

Sanırım ben bir Ağaç'a dönüşüyorum. 

Kökler.

Köklerimi öyle derinlere gönderdim ki, ne kadar heybetli olacağımı bilerek kıkırdıyorum şimdi. 16 yaşımdan bugünüme selam yollamışım. Şimdi 48'e, şimdi 54'e, şimdi 60'a uzanıyorum. Çok şükür. İyi ki yaşıyorsun. İyi ki sensin. İyi ki sevdin. İyi ki sevdin. İyi ki sevdin. İyi ki...

Unutmamak için yazıyorum. Unutmamak için. 



Apollonia yolundaki bir Meşe, 2015
Nikon FM2, Fuji 200

17 Nisan 2020 Cuma

Nasıl "Normale" Döneceğiz?

Bugün beni şaşırtan ve hala üzerine düşündüğüm bir konuyu sizlerin de katkılarıyla tartışmaya açmak istiyorum. Konuyu en baştan söyleyeyim; normale nasıl döneceğiz? (Kaldı ki eski normale dönmeyeceğiz sanırım, o nedenle "yeni bir normale" nasıl ulaşacağız diye de sorabiliriz bunu.)

Önce ne olduğunu anlatayım:

Beni tanıyanlar bilir, dışa dönük ve sosyal bir insanımdır. Bu sebepten gönüllü karantina sürecimiz başladığından beri acaba ne bok yiyeceğim diye başlarda kara kara düşünüyordum. Fakat kendimden ummadığım bir biçimde uyum sağladım. Başlarda Covid tehlikesini kaale almazken elbette zamanla ciddiyeti fark ettim. Bu sürede pek az telefon irtibatı ve hatta pek az sosyal medya etkileşimi ile yaklaşık 40 gündür hiç isyan etmeden evde takılıyorum. Hayatımda kendimi bu kadar başarıyla oyalayabildiğim bir zaman dilimi olmamıştı. Çok sıkılınca parkta bisiklet sürüyorum ve kimseye ilişmeden eve dönüyorum. Dolayısıyla ev arkadaşım İnanç ve kediler Yoda ile Bihter'den başka gördüğüm kişiler bakkal, market, sucu oldu. Bazı insanlar için 40 gün zor olmayabilir, benim için ciddi bir sayı bu.

Bugün sabah beni epey zorlayan bir telefon görüşmesinden sonra darlandım. Ve kendi kendime dedim ki, "Birilerini görmeye, birilerine gerçekten temas etmeye ihtiyacım var. Telefon değil, zoom değil; gerçek temas." Sonra üst üste herhalde 6-7 arkadaşımı aradım. Hepsi görüşmeyi kibarlıkla reddetti. Bunu cidden beklemiyordum. Beklentim topluca bir buluşma yapmak ya da benzer bir şey değil, parkta biraz beraber yürüyüp sohbet etmekti. Arkadaşlarımın tek bir temastan bile kaçınması bence takdire şayan. Belli ki durumun ciddiyetini anlamışlar ve tabii ki evde kalabilme lüksüne az çok sahipler. Bunu vurgulayayım; kimsenin kararını eleştirmiyorum, bilakis takdir ediyorum... Fakat ilk defa "normale" dönemeyeceğiz diye endişelendim. Bir noktada illa ki döneriz evet, peki ama nasıl?

Mesela ölümler olmaya başlayıp da, yetkili bir otorite sokağa çıkma yasağı ya da benzer bir önlem aldığında zamanın akışı üzerine keskin bir çizgi atılmış oluyor. Artık "öncesi" ve "sonrası" diye iki dönem oluşmuş oldu. Ancak aynı otorite "arkadaşlar tehlike tamamen geçti, gece 12'den itibaren eski duruma dönüyoruz." demeyecek. Olayın girişi ve çıkışı -doğaları gereği- tamamen farklı bir dinamiğe sahip.

Peki çıkışın dinamiği nasıl olacak? Ne zaman buluşmalara evet diyebileceğiz? Ne zaman daha güvende hissedeceğiz? Ne zaman yeniden dans edebileceğiz? Ne zaman çocukların parkta başka çocuklarla oynamaları normal olacak? Bir arkadaşınızın buluşma teklifine evet demek için ne olmasını isterdiniz? Ne görmeyi beklersiniz? Yetkili mercilere güven bu kadar azken, kimin çıkıp da bizi rahatlamasını bekleyebiliriz?

Doğru bir cevap yok biliyorum, ama biraz kafa yormak istiyorum. Düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim...


12 Nisan 2020 Pazar

Bir Kendini İyileştirme Hikâyesi

Giriş

"Geçen sene sanırım Nisan ayında (tam bir yıl olmuş sanki), sıcak bir İzmir akşamüstünde, ofisi Konak ile Alsancak'ın tam ortasında bulunan terapistimin odasındaydım: Ortadaki ikea sehpası, üzerinde bir sürahi su, bir bardak ve her zaman dolu olan peçetelik... Son iki günü mütemadiyen ağlayarak geçirmiştim ve terapistime bu acıya bir son vermesi için yalvardım. Terapistin samimi ve gerçek bir şefkatle dolu olduğunu görebiliyordum o sırada, ancak çaresizdi. Bir süredir olumlu bir ilerleme geçirdiğimi zannediyordum, fakat bir hafta içinde bütün ilerleme yerle bir olmuştu. Başladığım yere dönmüştüm; hatta daha bile kötü bir durumdaydım. O bunu itiraf etmese de bakışlarından anlıyordum. Gözlerini irice açmıştı. Çektiğim acı karşısında o da acı çekiyordu. "Doğukan Bey" dedi şefkatle, "yeniden ilaç kullanmaya başlamayı düşünebilirsiniz. Size önerebileceğim bir  kaç psikiyatrist..."

Filmlerdeki gibi oldu. Artık söylediklerini duymuyordum ya da duyduğum şeyi anlayamıyordum. Yoğun bir hayal kırıklığı içinde ağlamam durdu. İçimde yükselen kaygı, öfke ve isimlendiremediğim karmakarışık duygu çorbasına mahkum, boş boş bakıyordum. Son umudum terapistimdi, o da yardımcı olamadığına göre her şeyin sonuna gelmiştim. Günlerdir kendimi nasıl öldürsem diye google'da aramalar yapıyordum zaten: "En acısız ölüm yöntemi nedir?" Geriye, sahneyi hazırlamak ve son notumu bırakmak kalmıştı. Kafamda o da hazırdı; hayatımda yeterince drama olduğu için sahneleme konusunda uzmandım zaten. Tamam. Buraya kadarmış. Teşekkür edip çıktım.

Ağlayarak Alsancak iskelesine kadar yürüdüm. Kimseyi arayamıyordum. Çünkü arayabileceğim kimsem yoktu. Aslında bu derece yalnızlık ve acı çekme, oldukça enteresan bir deneyim. Ormanda gezinirken ve yavaş yavaş kaybolurken daha önce hiç rastlamadığınız büyülü bir bataklığı keşfetmek gibi. Bataklık sizi içine çekerken, daha önce hiç görmediğiniz detayları fark ediyorsunuz: Farklı kokular, farklı renkler, farklı duyumsamalar... Ormanın dibi. Artık kayıpsınız. Varoluşun sonu burasıymış meğer... Alsancak iskelesinin önünde yere oturmuş ve tutunabileceğim hiçbir şey kalmadığı o anda Yaradan'a ağlamaya başladım. "Eğer," dedim "bana şimdi bir işaret göndermezsen bu akşam kendimi öldüreceğim. Bitti. Buraya kadar. Eğer gerçekten var isen, bunu göstermenin tam zamanı."

Ve gösterdi.

..."

Unutmak istemediğim bir günün fotoğrafı. Ağustos 2018. Zenit 11


Bu bir Self-healing hikâyesinin girişi. Benim hikâyemin giriş kapılardan birisi. Defalarca dibi görmeme rağmen, en en en dibi gördüğüm günün hikâyesi. Ve evet, bir destek geldi - geldi ki hayattayım. Sonrasında olan biten her şey de oradan çıkmak için birbirinden farklı çabaları içeriyor. Diliyorum ki bunları da derli toplu yazabileyim. Henüz oturmadılar, demleniyorlar. Elbette her hikâye gibi kimi şeyleri anlatırken çarpıtmak, abartmak, küçültmek, değiştirmek ya da anlatıyı metaforlara boğmak kaçınılmaz olacak. Zamanı gelince onları da anlatma niyetindeyim...

Şimdi, geçtiğimiz uzun aylar boyunca beni yavaş yavaş şifalandıran kimi kaynakları paylaşacağım.

...

Kendini iyileştirmek derken self-healing diye isimlendirilen geniş bir alanı kastediyorum. Üzerine uzun zamandır yazmak istediğim, ancak her niyetlenişimde haddim olmadığını düşünerek vazgeçtiğim bir girişim bu. Haddim olmadığını söylerken son derece dürüstüm; ne psikolojiden anlarım, ne de akademik bir altyapım var. Hatta burada bahsettiğim konuya hakim olmadığım gibi, tam olarak iyileşmiş de sayılmam (Healing denen şey galiba hiç bitmiyor). Hikâyenin hikâye unsurlarını gelecek bir zamana saklayarak, son iki yılda okuduğum ve fazlasıyla faydasını gördüğüm kitapları ve yine paylaşımlarından ziyadesiyle olumlu etkilendiğim instagram hesaplarını aşağıda bulabilirsiniz. Eğer bu yolculukta karşıma çıkan bazı insanlar, bazı kitaplar, hatta bazı instagram hesapları olmasaydı muhtemelen yaşıyor olmayacaktım. Bu nedenle bu derleme, bir minnet göstergesi olarak da düşünülebilir. Ve dilerim bir başkasına destek olur.

...

Okuyup faydalandığım ve aşağıda önerdiğim kitaplar, modern psikolojiden felsefeye oradan da spiritüel kişisel gelişim kitaplarına dek geniş bir alanı kapsıyor. İnsan çaresiz kaldığında yardıma tamamen açık hale gelebiliyor ve kalıplaşmış yargılarını da tek tek bir kenara bırakabiliyormuş. Bunu deneyimledim ve bir zamanlar burun kıvırdığım kitaplar sayesinde rahat nefes alıyorum şimdi. Çaresizlik eğer sizi de öldürmediyse, muhtemelen büyük bir hediye almış olabilirsiniz. Benim kendimde çözümlemeye çalıştığım travmanın -ki bu kelimeyi, kullandığımız geleneksel anlamın sınırlarını esneterek söylüyorum- birden fazla olduğunu da ifade etmeliyim. Bunların içinde ihmale bağlı çocukluk travması, atalardan taşıdığım travmalar, mizacımdan kaynaklanan zorlu karakter özelliklerim, gençlik ve yetişkinlik hayatımın çeşitli dönemlerinde yaşadığım bazı olayların yarattığı travmaları sayabilirim. Elbette şu açıdan şanslıyım; travma deyince ilk akla gelen kaza, felaket, taciz ve tecavüz gibi olaylara maruz kalmadım. Ancak iki yıldır geçirdiğim yoğun iyileşme sürecinde ilk anladığım şeylerden birisi, bu konudaki gerçekliğin öznel olduğu, yani kişiden kişiye değişebileceği oldu. Dolayısıyla bunu travma olarak isimlendirmekten geri durmayacağım. Benim perspektifimden bu, gerçek. Benim gerçeğim.

Üzerine çalıştığım belli başlı konular kabaca; (1) bu hayatta varoluş sebebimi araştırmayı, anlamayı ve inşa etmeyi, (2) aile, arkadaş ve romantik ilişkilerimde ortaya çıkan ve bilinç dışımdan gelip kontrol edemediğim duygusal ve dürtüsel tepkilerimi, (3) yas, öfke, kaygı gibi güçlü duygularla başa çıkabilme alanlarını, (4) hem fiziksel hem duygusal sınırlarımı keşfetmeyi ve onlara sahip çıkmayı, (5) suçlamayı bırakıp elimde olan şeyleri olmayanlardan ayırt etmek ve yaşamımın sorumluluğunu alabilmeyi ve (6) şemalarımı değiştirebilmeyi kapsıyor. Genel olarak "Kendini Bil" (Nosce te ipsum) mantrasının gereği olan her şeyi kapsıyor da diyebiliriz kısaca. Son olarak (7) empati becerimi geliştirebilmek için de epey çaba sarf ettiğimi eklemeliyim. Bu son madde yönü itibariyle öncekilerden farklı; şimdi değinmeyeceğim ama umarım anlatmayı becerebilirim (Hatta, acaba narsist bir insan değişebilir mi sorusuna cevap ararken dünyanın gidişatına dair fikirlerimi de sunabilirim).

...

Sinirbilim (neuroscience) alanının ortaya çıkması ve gelişmesiyle önceden hayal dahi edilemeyen araştırmaların kapısı aralanmış oldu. Birbirinden uzak gibi görünen iki alanın da yavaş yavaş iç içe geçtiğini ya da benzer yaklaşımlar geliştirdiğini görüyoruz. Bunun en basit ve bilinen örneği olarak, bir zamanlar faydasız spiritüel bir çaba gibi görünen yoga, meditasyon, nefes ve beden çalışmalarının, son 10-20 yıldır modern psikoloji araştırmalarına konu olması ve faydasının kanıtlanmasını öne süreceğim (Aşağıda yer alan kitaplardan bazılarını kaynak olarak gösterebilirim). Fakat bununla sınırlı değil. Doğu mistisizmi her geçen gün Batı akılcılığında kendine yer ediniyor. Her etkileşim çift taraflı olduğu için -ve daha az görünür olsa da- Batı akılcılığı da kendisine bu Doğulu yöntemler arasında yer buluyor. Ben bu durumu, iki alanın birbiriyle örtüşmesi olarak okuyorum. Eski mistiklerin içlerine bakarak bulduklarının şimdi beynin içine bakarak teyit edildiği bir zaman dilimindeyiz. Bu bilimsel ilerlemenin, bugün hâlâ safsata ya da pseudo-science (sözdebilim) kabul ettiğimiz kimi mistik yaklaşımları da zamanla yere indireceğini ve ayaklarının yere bastığını göreceğimizi sanıyorum. Elbette elenenler olacaktır. Bazı şeyler gerçekten safsata olabilir - ama bu konuyu tartışmaya açmak beni aşar. Ben şimdilik naif bir tutumla her şeye inandığımı itiraf edeceğim. Bir arkadaşımın söylediği gibi; "şifanın nereden geleceği belli olmaz."

Derleme - I

Şimdi bir kaç başlıkta kitapları toplayıp ufak ufak her birine değineceğim. Lütfen kendi önerilerinizi ve deneyimlerinizi benimle paylaşın. Duymayı ve öğrenmeyi çok isterim.

Eğer benim gibi, ilişkilerinizde ortaya çıkan, kendiniz gibi hissetmediğiniz yoğun duygular, yansıtmalar, kaybetme ya da terk edilme korkuları yaşıyorsanız, sağlıklı sınırlara sahip değilseniz, kendinizle bağlantı kurmakta zorlanıyorsanız (ya da kendinizle bağlantı kurmak deyince kafanızda hiçbir şey canlanmıyorsa) ilişki dinamiklerinde ortaya çıkan duygu ve davranışlarınızın çocuklukta şekillenen bağlanma şeklimizle epey alakalı olduğunu belirteyim. İster istemez öncelikle annenizle (veya ilk bakım veren kişi kim ise onunla) olan dinamiklere bir göz atmak gerekiyor. En basit haliyle kendimizi ilk bakım veren kişinin gözünden görüp tanıyoruz ve bir kimlik edinmeye başlıyoruz. Henüz ifade edemediğimiz dönemde ihtiyaçlarımızın anlaşılması ve karşılanma şekli, ileride partnerlerimize nasıl bir bağlılık geliştireceğimizin tohumunu atıyor. Bu konu ile alakalı olan ve okuyunca ufkumu açan aşağıdaki kitapları tavsiye ediyorum. Bu kitaplardan kısaca bahsederek geçeceğim. Küçük bir google araması ile kitapların detaylarını öğrenebilirsiniz. İlk dört kitap bilimsel temellere oturuyor. 



Bağlanma ve Annenin Duygusal Yokluğu, bağlanma biçiminizi keşfetmeniz, sebeplerini anlamanız, yürümeyen ilişkilerinizde neyin yürümediğini anlamanız, sağlıklı bir ilişkiyi nasıl kurabileceğiniz gibi konulara değiniyor. İkisi de çok anlaşılır bir dille anlatıyor derdini.

Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları, sağlıklı sınırlar çizebilmek ve özellikle son kısmında ebeveynlerle kurmak istediğimiz ilişki tarifi açısından eşsiz bir kitap.

Nihan Kaya'nın Alice Miller'dan ilhamla yazdığı İyi Aile Yoktur kitabı aile dinamikleri tespitlerini yüzümüze bir bir vuruyor. Zamanında Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü'sünü toplumsal totalitarizm konusunda bir aydınlanma yaşayarak okumuştum. Bu kitap benzer bir etkiyi aile konusunda yaptı diyebilirim (Zaten diğer kitabının da adı İyi Toplum Yoktur - henüz okumadım). Bütün Çocuklar İyidir, aynı konunun çocuklara anlatıldığı bir biçimi. Kısa bir kitap. Inner Child (İçimizdeki küçük çocukla iletişime geçme) çalışması yapmak istiyorsanız, bu kitabın dili çok uygun.

Birlikte İyi Hissetmek, birazdan aşağıda değineceğim aynı yazarın İyi Hissetmek kitabının ilişkiler özelinde yorumlanıp kısaltılmış bir biçimi. Eğer İyi Hissetmek kitabını okuyup faydalandıysanız ve ilişki dinamiklerine aynı bağlamda bakmak isterseniz okuması çok kolay.

İlişki Sanatı ise diğerlerinin yanında bilimsel bağlamdan kopuk, spiritüel bir alana kayan kitap. Farkındalıklı İlişki (Conscious relationship) denilen -ve benim de yaşamayı çok arzuladığım- bir ilişki türünü nasıl sürdürebileceğimize dair iç görü sağlıyor. Ön yargısı olanlar için yazarlarının Osho'cu bir gelenekten geldiğini belirteyim.


Yaşadığınız her zorluk çocukluk şartlanmalarından kaynaklanmıyor olabilir. Önceki kuşaklardan genetik aktarımla da bazı travmaları devraldığımızı artık biliyoruz. Seninle Başlamadı kitabını okuyup uygulamaları yaptığımda inanılmaz güçlü bir çözülme yaşadım. Buna daha önce bir blog yazımda değinmiştim. Özellikle uygulamalarını atlamadan ve tek tek yaparak kitabı okumanızı çok isterim. Henüz okumasam da epey faydalı olduğunu duyduğum Bert Hellinger kitapları ile Liebermeister'ın Sevginin Kökleri kitabını da bu kısımda anmak iyi olacak.



Eğer hayat amacınızı yitirmiş, kendinizi kaybolmuş hissediyor ve bir çeşit depresyon geçiriyorsanız, aşağıdaki kitapların yardımı olacağından eminim. İyi Hissetmek kendisini zaten kanıtlamış bir başucu kitabı; 80'lerden bu yana hala geçerliliğini koruyor olması da takdire şayan. Hayatı Yeniden Keşfedin ve Mod Terapisi kitaplarını okuyarak Şema Terapi olarak adlandırılan bir alana girip kendinizle ilgili bir çok karanlık noktayı aydınlatabilirsiniz. Özellikle duygusal ihtiyaçları karşılanmamış içimdeki çocuğun çeşitli hallerini Mod Terapi sayesinde öğrendim. Hayatı Yeniden Keşfedin de -ismi her ne kadar kötü kişisel gelişim kitaplarını çağrıştırsa da- gerçekten de kendimle ilgili yoğun bir keşif sürecine girişimi başlatan kitap olmuştu. Kitaplardaki yazılı uygulamaları mutlaka yapmanızı tavsiye ediyorum. Şemalarla ilgili uzunca yazmak isterdim aslında ama bu kitap oradayken ve onu okumak varken burada yazacağım her kelime beyhude kalacak.




Ruhun Kaygan Kumları depresyonla ilgili bakış açınızı değiştirebilecek Jungcu bir kitap. Aynı yazarın Satürn'ün Gölgesinde kitabı da erkeklik arketipleri üzerinden ruhun yaralanması ve iyileşmesini konu alıyor (Ünlü Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının erkekleri merkeze alan kısa bir versiyonu diyebiliriz belki). Buraya fotoğrafını koymadığım ve bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilmeyen diğer J. Hollis kitabı da The Middle Passage: From Misery to Meaning in Midlife / Orta Yaş Geçidi: Sefaletten Hayatın Anlamına, bu konuda iyi bir kitap.

Jung'un adını anmış ve arketiplerden konuşmuşken Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabına değinmeden geçemeyiz. Doğrusu bu okuması biraz zor bir kitap; öte yandan hayat deneyimlerimizin, bilinç dışının ortaya çıkma mücadelesinin ve bunun sonucunda bireyleşme dediğimiz sürecin hem insanda hem de insanlık tarihindeki alegorik yansımasını çok iyi ele alıyor. Yaşadığınız bir depresyon sürecini, kötücül bir canavarı öldürmek için karanlık mağaraya giren bir kahramanın yaşadıklarına benzetmek çok yerinde olur. Mağaradan armağanlarla, olgunlaşmış ve dönüşmüş bir yetişkin olarak çıkmanız çok mümkün. Ki en nihayetinde hayatınızın kahramanı siz değil misiniz?

Viktor E. Frankl'ın kitabı, diğer kitapları okuduktan ve belirli bir kalıp edinmişken bunu yerle bir eden, hiç bakmadığım bir yönden yaşamımı ele almamı sağlayan muhteşem bir eser. Kendi geliştirdiği Logoterapi yöntemini ve Nazi kamplarındaki hayatını anlatıyor İnsanın Anlam Arayışı'nda. Kurtulma oranının yaklaşık 25'te 1 olduğu bir cehennemden kurtulup, oradaki deneyimini psikoterapi alanına aktarmasının tüm dünya için bir nimet olduğunu düşünüyorum.






Nefs Yolu benim için gerçekten özel bir kitap. Bugüne kadar deneyimlediğim ya da duyduğum bir çok çalışmanın (Çember, The Way of Council, Rüyalar, Şiddetsiz İletişim, Vision Quest / Görü Arayışı ve çok daha fazlası) ve hatta uzun uzun oturup bir Tilki ile arkadaşlık kurma çabalarımın hepsinin tek bir kitapta karşılığını bulmuş oldum. Eğer bir kitap yazacak olsaydım bu kitabı yazmak isterdim. Kitapla ilgili tek kötü şey, çevirinin çok kötü olması. Bu kadar dobra söylemekten imtina ederim normalde, fakat maalesef böyle kıymetli bir kitaba yakışmayacak kadar kötü. Eğer İngilizce biliyorsanız orijinal dilinden okumanızı tavsiye ederim. Ya da en azından okurken lütfen sabır göstermeye çalışın (Ayrıca kitabın bilimsel bir temeli olmadığını da ifade etmeliyim). Flora dizisinden çıkan diğer kitaplar gibi bu kitabın da armağanı çok büyük.  İngilizce'de ruh kelimesini ifade eden iki kelime vardır; spirit ve soul. Spirit daha bütüncül ve kapsayıcı bir ruha işaret eder, bizi Tanrı'ya bağlayan yol gibidir. Soul ise size ait olan biricik ruhunuzu kasteder. Dışarıya değil içeriye (bilinç dışına) açılan kapıdır. Bu kitapta Nefs olarak çevrilen Soul'un sizi bu dünyada ete kemiğe bürümesinin bir sebebi var. İfade etmek istediği, ortaya çıkarmak istediği bir şey var. Charles Eisenstein'ın bir yerde söylediği gibi; "yaşamın amacı yaşamdır." Bu amacı bulmak için çoğunlukla doğa temelli yaşayan halkların ritüelleri ve kültürlerinden çıkan uygulamalar anlatılıyor.





Eckhart Tolle'ü tanımayan kalmamıştır herhalde. Ünlü konuşmacılar serisinden (Osho, Krishnamurti, Mooji, Alan Watts gibi...) bir başka sima. Oldukça sempatik bir insan, Youtube'dan konuşmalarına bakabilirsiniz. Meditasyon ile anlatılan şeyin modern hayattaki karşılığını çok güzel ele alıyor ve yaşamımızın amacını yine anda bulmamız için iyi bir rehberlik sunuyor. Yanlış hatırlamıyorsam kitapta bir tane meditasyon benzeri uygulama vardı ve hala bu uygulama aklıma gelir, sık sık yaparım. Var Olmanın Gücü dediği şey, tam da o nefesi aldığımda hissettiğim şey.

Dört Anlaşma, çok yalın ve akıcı bir kitap. Toltek Şamanlarından gelen bilgeliği adında söylendiği gibi dört madde ile inanılmaz yalın bir şekilde anlatıyor. Dört basit görünen anlaşma, ancak yaşamı dönüştürmek için çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bu basit anlaşmaları kendimle yaptım ve uymaya gayret ediyorum. Hiç de kolay olmuyor doğrusu.



Meditasyonun faydaları konusuna hala ikna olmadyısanız ve bilimsel referanslara ihtiyacınız varsa -sadece meditasyon özelinde- Mindfulness kitabına bakabilirsiniz. Bu konuyu sade bir şekilde ele alıyor. Bu alanda Türkiye'de yazılmış ilk kitaplardan birisi sanıyorum. Eminim daha sonra basılan ve konuyu da daha detaylı ele alan çok kitap vardır.



Eğer bilimsel yazılar okumaktan mutlu oluyorsanız, benim de hâlâ okuduğum Beden Kayıt Tutar'ı size hararetle tavsiye ediyorum. Travmanın ne olduğundan, son yüzyıldır psikoloji, psikiyatri ve psikoterapi alanında neler olduğuna, en güncel araştırmaların sonuçlarına kadar devrim niteliğinde bir kitap. Bu kitabın istinasız herkesin okuması, her çocuğa buradaki bilgilerin öğretilmesi gerektiğine inanıyorum.Meseleyi bilimsel bir çerçevede bu kadar derli toplu ele alan bir kitap okumamıştım sanırım. Sadece notlar ve kaynakça kısmının 50 sayfa olduğunu belirteyim. Okuması çok kolay değil, fakat kendimizi tanıma konusunda sinirbilimin hayrete düşüren keşifleri var. Eğer herhangi bir travma mağduruysanız (ki hele Türkiye'de olmama ihtimaliniz epey az) mutlaka kitabı bir kurcalayın. Ayrıca bu kitabı okumak için illa bir travmanız olmasına da gerek yok.

Boşluk Hissi, bildiğimiz anlamda travma yaşamanın dışında, bir de ihmal kaynaklı problemleri ele aldığı için çok kıymetli bir çalışma. Yaşadığımız her problemin sebebi bize bir şey yapılması olmayabilir. Bazen de bazı şeyler yapılmadığı için hayatımızdan doyumsuz, mutsuz olabiliriz. Yazarın genellikle klasik psikoloji ve terapi yaklaşımlarında gözden kaçtığını vurguladığı bu boşluk, ihmal sebebiyle gerçekleşiyor olabilir.




İnsan çaresiz kalınca her şeyden medet umar hale geliyor demiştim. Buradaki iki kitap, normalde destek almayı hayal dahi edemeyeceğim bir çok başlıktan iki tanesini temsil ediyor (diğerleri; tarot kartları, astroloji  ve çeşitli kanallık ile yorumları okumak).

Yaşadığım depresyonu anlamlandırmaya, sınırlarımı çizmeye ve bilinç dışımdan yükselen şeyi (isterseniz Nefs Yolu'ndaki tabirle Nefs'imin beni çağırdığı şeyi) anlamlandırmak için, kendimi bildim bileli ilgilendiğim rüya yorumlamaya da merak saldım. Elbette bu konuda öncü olan Jung'un Rüyalar kitabı ile başlamak doğru tercih oldu. Kitapta bir danışanının uzun bir zaman aralığında gördüğü onlarca rüyayı yorumlayan Jung, yaklaşımıyla açıkçası beni hayretler içinde bıraktı. Derin bir mitoloji ve simya bilgisi olduğu için zaman zaman referansları anlamakta güçlük çeksem de, genel olarak bir rüyanın nasıl yorumlanacağına dair bir iç görü veriyor kitap. Öte yandan "insan kendi rüyalarını yorumlayamaz, illa objektif ve mümkünse uzman birine ihtiyaç var" derler. Ben kendi rüyalarımı bir psikoterapi gibi değil, bilinç dışımla bir iletişim kurma isteği ile yazıyorum ve orada akmakta olan hikayeyi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum. Bilinç dışımızda zengin bir hazine var ve bu kitap bize bir adet anahtar veriyor. Depresyondan sıyrılmaya başladığımda özlediğim bir güce ve cesarete yeniden kavuşmaya başladım ve böyle bir cesaretle de rüyalarıma bakıyorum şimdi.

Diğer bir rehber, I Ching olabilir. Özellikle Biblos baskısını tavsiye ediyorum, çünkü girişinde yine Jung'un harika bir önsözü var ve açıklamalar detaylı. Kabaca I Ching bir çeşit fal kitabıdır diyebiliriz. Doğrudan elinize alıp okuyacağınız bir kitap gibi değil de, arada sırada bilgeliğine danışmak istediğiniz Çinli ve kadim bir rehber gibi düşünün bu kitabı. 3 adet para atarak derin sembolik cevaplar alırsınız. Bunların kuantumsal bir evren ve eşzamanlılıkla olup olmadığını tartışmanın dışında bırakıyorum. Ben aradığım cevapları defalarca buldum. Ama kimileri rahatlıkla safsata kategorisine indirgeyebilir. Dedim ya ben her şeye inanıyorum. Zira Jung'un önsözde belirttiği gibi, bilinç dışımızda zaten var olan bir bilgiyi açığa çıkartıyor olabiliriz.

...

Bunlar son 2 yılda yararlandığım kitaplar. Ancak sadece kitaplardan faydalanmadım. Bu süreçte bir çok instagram ve youtube paylaşımı bana büyük fayda sağladı. Beyinlerimizde bilginin işlenme şekli tıpkı doğadaki gibi. Nasıl ki aynı yoldan sık sık gidildiğinde orada bir patika oluşuyor, düşünme biçimlerinizi değiştirmek için de sık sık yukarıdaki kitaplarda anlatılan "sağlıklı yaklaşımlara" düzenli olarak maruz kalmak iyi olabilir. Özellikle de saatlerimizi geçirdiğimiz sosyal medyada kimleri ve neleri takip ettiğinizi ayarlayarak bunu yapabilirsiniz. İnanın bu hesapları takip etmek dünyayı gezen insanların yarattığı bir şeyler kaçırıyormuşsunuz algısından daha tatminkar oluyor.

Derleme - II

Self-healing kapsamında takip ettiğim ve nitelikli bulduğum hesaplar da burada. Maalesef çoğunluğu İngilizce. Bildiğiniz Türkçe kaynaklar varsa paylaşıp katkı sağlayabilirsiniz.

İngilizce paylaşım yapan hesaplar:
- Dr. Nicole LePera'nın the.holistic.psychologist sayfası bu konudaki en bilinen sayfa olabilir. Bunun Türkçe verisyonu da var.
- The Gottman Institute ilişkiler konusunda bilimsel verileri paylaşan bir sayfa.
- Rising Woman ve Evolving Man adlı iki sayfa, çocukluk travmaları, farkındalıklı ilişki gibi konularda muhteşem paylaşımlar yapıyorlar.
- Inner Child hatırlatmaları ve self-regulation (duygularını düzenleyebilme) gibi konularda Katie Crosby
- Yung Pueblo ve Neil Strauss çok yalın paylaşımlarıyla bir çok hatırlatma yapıyor.
- Justin Martin paylaşımlarını severek takip ettiğim bir çift terapisti
- Erkeklik konusu özel olarak pek fazla gündeme alınmıyor. Evolving man dışında takip ettiğim bir kaç sayfa sacredsonsjakewoodard ve jeddyzuma
- Kristina Furia'dan benzer konularda bir sürü hatırlatma
- Carl Gustav Jung'dan alıntılar için şuraya,

Türkçe paylaşım yapan hesaplar:
- Dr. Nicole LePera'nın the.holistic.psychologist sayfasını gönüllü olarak Türkçe'ye çevirenler var.
- Nihan Kaya'nın instagram sayfası
- Yas duygusu özelinde Sepin İnceer'in instagram sayfası. Ayrıca Stephen Jenkinson'ı da takip etmek lazım fakat Türkçe kaynak pek yok. Yas deyince aklıma geldi Filiz Telek de bu aralar bu konuyu çalışıyor sanırım
- Ayrıca benzer alanlarda paylaşımlar yapan ve severek takip ettiğim Yaprak'ın instagram sayfası da burada.
- Paylaşımlarını çok sevdiğim Kardelen C. Ergin
- İlişkiler konusunda bilimsel araştırmalara dayanan özet bilgiler için Yakın İlişkiler
- Türkçe paylaşımlar yapan Jung'cumuz Didem Çivici için de buraya , arketiplere dair Efe Elmas paylaşımları için de şuraya 
- Dişi bilgelikle alakalı güzel çalışmalar yapanlar var mesela Bilge İnal ve Gizem Onay. Eril alanda Türkiye'de benim bildiğim böyle çalışmalar yapan kimse yok. Bildiğiniz varsa bana da haber edin lütfen, hemen tanışayım.
- Eril ve dişil enerji alanlarına dair Didem Öztabak
- Funda Battle da takip etmeye kesinlikle değer.
- Şamanik konulara yakın hissediyorsanız 7tohum ayrıca sitesinden ücretsiz indirilen bir kitabı da mevcut. Güzel meditasyon uygulamaları var.

27 Şubat 2020 Perşembe

T A N I M

Tanım: Y A L N I Z L I K
Tanım: Tutunduğumuz her şeyin ama her şeyin eninde sonunda patlaması; ne işiniz, ne çocuğunuz, ne eşiniz, ne anneniz. Tutunmak yalan, ama tutunmadan yaşamak da budistnewage ütopyası. Her birimizin büyük çaresizliği.
Tanım: S P A C E
Tanım: Anlamsızlık, özlem, acı, değer bilmemek, aşk, kaybolmuşluk.
Tanım: değişmeyen tek şey değişim demişti adam. hadi oradan; değişmeyen tek şey acı.
Tanım: uydurmaca anlamlarda kesiştiğiniz insanlar zamanla gidebilir, ya da siz gidersiniz; bu normal elbette. Çünkü anlam, değişime muhtaç, doğası gereği... fakat anlamsızlıklarda bulduğunuz insanlar var ya, işte onları kaybetmeyin efendim. Çünkü anlamsızlık baki.
Tanım: Çağrı, davet, niyet, dua, umut.
Tanım: onuncu ay, aynı yer. zaman akıyor, uzay değişmiyor.
Tanım: Ö Z L E M
Tanım: mantığı bırak. babanı bırak. anneni bırak. işini bırak. evini bırak. ahlakı ve değerleri bırak. arkadaşları bırak. sağduyuyu bırak. duyguları bırak. sevgilileri bırak. sonra dönüp bak: A C I .
Tanım: A P E X
Tanım: dönmek.
(Dönüş yolculukları en zorudur, ama en az anlatılan da budur)


(Ad Astra filminin bende yarattığı ruh haliyle 14.10.2019'da yazmıştım. Paylaştığım müzik de, filmde kullanılan parçalardan bir tanesi: Nils Frahm - Says)
.
Acaba geriye dönüş hikâyesi yazabilir miyim, ne dersiniz?

21 Şubat 2020 Cuma

"Ateş'in var mı ağabey?"

Bugün Taşköprü'de yürürken aklıma ilişiveren/takılıveren/sokuluveren* bir şey oldu.

Dört tane -muhtemelen liseli- kardeşim, metrelerce öteden seslerini işitebileceğim şekilde şakalaşıyor, tam da o yaşların getirdiği fazlaca enerjileriyle birbirlerine dalaşıyorlardı. Ben o sırada bir yandan yürürken bir yandan da ağlamaktaydım (Bir süredir mütemadiyen ağlıyorum). Tam yanlarından geçerken bir tanesi sordu; "Ateşin var mı ağabey?"**

"Yok" dedim, ağlamaklığımı gizleyen kibar ve net bir ifade ile. O saatte ve o soğukta oradan geçmekte olan tek kişi bendim, yani bende "ateş" bulamaması bir yoksunluk yaratmıştı. Şimdi nasıl sigara içeceklerdi... Ama bu onların derdi. Benim derdim başka:

Aklıma ilişen/takılan/sokulan fikir, ateşimin olmamasıydı. (Buradan sonra ateş kelimesini daha kutsal olan Ateş'i kastederek -sana da selam Prometheus- özel isim şeklinde yazacağım). Uzunca bir süredir Ateş'im yok. Ne zaman söndü emin değilim. Yok işte. Söndü. Bitti. Ateş'ime sahip çıkmadığım ve yanlış ellere emanet ettiğim için bunun sorumlusu elbette benim. Ona nasıl sahip çıkacağımı bilmiyor(d)um. Bilmediklerimizden sorumlu muyuz? Ah, elbette sorumluyuz...

"Ateş'in var mı?"

Sigara yakma amacının dışında, bu soruyu bir de hastalanmakta olan kişiye soruyoruz. Ve bence bu çok yanlış.
Bakınız bu çok y a n l ı ş.

(Doğrusu, "Ateş'in yükseldi mi?" olmalı)

"Ateş'in var mı?" sorusu, "Yaşam gücün yerinde mi?" gibi -oldukça derin ve bir o kadar düz- bir anlam içeriyor. Bu soruyu hastalanan birisine değil, sabah gördüğümüz birisine "günaydın" der gibi bir niyetle sormamız gerekiyor. Cevap "Evet" ise, bu iyi bir şey; şükürler olsun. Cevap "Hayır" ise, belki de kendi Ateş'imizden ödünç vermeliyizdir bu kişiye.

Diğer üç elemente kıyasla, elde en zor tutulan, kırılganlığı ve zayıflığı (ve de gücü) en fazla olan element Ateş. Ateş'i fazla olanın Ateş'ini azaltmak, yahut Ateş'i azalanın Ateş'ini harlamak toplumsal bir ödev olmalı. Eğer ben bir Andımız yazsaydım, küçüklerimi korumak ve büyüklerimi saymak yerine "Ateş'ine destek olmak" yazardım. Denge, azizim. Bireysel denge = Toplumsal denge. Yin ve Yang. Kapiş?

Peki toplumsal sistemlerimiz, değer yargılarımız ve iletişim becerilerimiz Ateşdurumlarımızı paylaşmaya imkân vermiyor diye Ateş'imizi onun bunun üzerine mi salalım? (Ha, Dracarys?) Yahut bitti diye kendimizi Toprak'a mı gömelim?

Elbette hayır. Bir zamanlar canım Aruoba'nın fevkalade belirttiği gibi:

"Ateşini kendi haline bırakamazsın — bırakırsan, tükenip söner…
Ateşinden sorumlusun."

Ateş'i sıfırdan yakmayı öğrenene kadar da bir Ateş'im olacağını pek sanmıyorum. Ödünç Ateş'le bir bok olmadığını öğrendim, şükür. Fakat kendi Ateş'ini yakmak da emek ve adanmışlık istiyor. Şimdi tüm dikkatimi ve niyetimi kendi Ateş'imi yakmağa vereceğim. Bir süre.

Sahi Ateş nasıl yakılır bilen var mı?***

*Aklımda beliren fikir için en uygun fiili seçemedim. O soğukta aklıma gelen bir fikir beynimin ve beremin sıcaklığına sokulmuş olabilir. Öte yandan ben yürürken havada asılı kalan o fikre takılmış da olabilirim. Ya da bu karşılaştığım gençler gibi bana ilişmiş bir fikir de olabilir. Belki de hepsini anlatan tek bir kelime olmaması benim kabahatim olamaz.

**Ağabey demedi, abi dedi. Yine de "ağabey" yazmak iyidir, güzeldir. Ağabey yazan insanları sevin.

*** İlkel koşullarda elbette: Saatlerce bir şeyleri birbirine sürtmek gibi...


Fotoğraflar: Mutlu Ekiz, Kayaköy, 2015?



(09.12.2019'da yazıldı. Ve yaklaşık 3 ay sonra ilk ateşimi yaktım. Çakmak taşı ve Kav mantarı ile...
Ateş yakmayı öğrendiğim kişi bir kadındı. Ve elementlerle ilgili bizi bilgilendirirken Ateş elementinin kendi kendimize -adeta yoktan varedercesine- üretebildiğimiz tek element olduğunu söylemişti. Derin.)

16 Şubat 2020 Pazar

Kökler / Roots

Bu fotoğrafı -muhtemelen- babam çekmiş. Dedem ağabeyimi tutuyor (Ağabey diye yazacağım, siz ağbi diye okuyun). Herhalde yıl 1982 olmalı diye tahminde bulunduk ağabeyimle. Yer Uşak. Ağabeyimin hafızası iyidir, dedi ki, "bizimkiler 90'larda bir fotoğraf makinesine sahip olmuştu." Demek ki burada kullanılan makine ödünç alınmış olmalı. Belki amcamdan almışlardır diye tahmin yürütmeye devam etti ağabeyim...

"Kökler"


Babamdaki fotoğraf yeteneği nereden geliyor bilemiyorum. Adam çok ilginç biri bence. Elini hangi sanat dalına atsa mutlaka işi kıvırıyor. Bu fotoğrafını da çok takdir ediyorum; ışığı ve çerçeveyi pek güzel ayarlamış. Nasıl anlatabilirim? Atmosfere, kıyafetlere, dedemin yüzündeki ifadeye, ağabeyimin kıpırdanıp da yarattığı bulanıklığa, grenlere ve lekelere hastayım. Bu fotoğrafta her şey, tam da olması gerektiği gibi. Eksiği de yok fazlası da... Yine de bu fotoğrafın bende yarattığı başka bir mistik hadise var.

İnterlüd:
Son yıllarda pek çok araştırma yapılmış -birkaç tane kitabın yalancısıyım- diyor ki üç kuşak öncesine kadar atalarımızdan genetik olarak bir çok travma ya da davranış kalıbını, acıları vb. devralıyoruz. O kişileri hiç tanımasak ve onlarla etkileşime girmesek bile, sadece genetik ile aktarımın mümkün olduğundan bahsediyorlar (epigenetik deniyor [ve ilgilisine kitap da önerebilirim.])
İnterlüdün sonu.

Bir süre atalarımdan bana geçen şeylere takmıştım ve acaba hangi travmaları taşıyorum diye düşünüyordum. Yahut 'bu yaşadığım şeylerden ne kadarı bana ait?' Hiç tanıyamadığım (maalesef ben iki yaşımdayken kanserden ölen) dedeme baktığımda bir sürü travma hayal edebiliyorum. Karısıyla yaşadıkları, işi, hastalığı, çocukları, onun da bir zamanlar çocuk olduğu ve muhtemelen bir çok travma ve yoksunluk yaşamış olduğu gerçeği... Sevdiğim bir dostum "o acıları nereden bileceksin ki?" diye sormuştu ihtimal vermeyerek. Öyle bir bilmek değil benim bahsettiğim (ki onları bilmek de mümkün aslında). "İnsan olmanın" ve sürekli mücadele etmenin getirdiği zorluklardan tutun, kendi bildiğim aile hikayeleri, kayıplar, yaslar... Üst üste biniyor hepsi. Ve tam olarak bilmediğim bu acıları da taşıyorum; taşıyoruz hepimiz. Büyükanne ve büyükbabalardan, teyzeler, dayılar, amcalar, halalar ve anne babalardan... herkesten bir şeyler var üzerimizde. Az ya da çok. Tanımlı ya da tanımsız.

Acıları hissetmeye izin verince, değişik bir şeyler olmaya başlıyor. Bir çeşit dua ya da kutsama gibi... sürekli gizlenip saklanan bir sırrın, bir gölgenin, bir kaçışın, bir acının açığa çıkması bu: Şifa.

Dua ederken bir süre sonra tuhaf bir his geldi: Atalarımın desteğini üzerimde hissettim. Ettiğim tüm duaların farkındaydılar ve bana yardım da ediyorlardı. Sanki bir Yıldız Savaşları filmindeki gibi, yan yana dizilmişler, şefkatle bakıyorlardı bana. Bunu görsel bir şeymiş gibi anlatıyorum, fakat anlatması zor, enerjetik ve içsel bir deneyimden bahsediyorum. En çok da bu fotoğrafta gördüğünüz dedemi hissettiğimi sanıyorum. 32 yıldır neredeyse hiç dönüp de atalarıma bakmamıştım. Onları merak etmemiş, onların üzerimde bir tesirleri olabileceğine pek ihtimal vermemiştim. Sonunda, şifa için her yolu denemeye açınca kendimi, hiç bakmadığım bu insanların acılarıyla baş başa kaldım. Onların acılarını hissettim, onların acılarını ağladım, onların acılarını akıttım. Ve bunu yapmaya devam da ediyorum...

Eskiden dua ederken tüm Tanrılara dua ederdim, aklıma gelen her birinin adını zikrederek; Zeus ve şürekasıyla başlar, Ganesha ile Hindu Tanrılarına geçer, sayabildiğim kadar saydıktan sonra da meleklere, ermişlere, aydınlanmışlara, geçmişin, bugünün ve geleceğin tüm Buda'larına dua ederdim. Artık bunlara atalarımı da ekliyorum. En çok da onlar yardım ediyorlar sanki bana. En nihayetinde, aynı Kan'ı yaşatıyorum...

...

Yazgı, kişisel bir şey olamaz. Bu hepimizin Yazgı'sı.

...

Bu fotoğrafın bir adı olacaksa -bir isim koymaya hiç de haddim olmadığını bilerek- ona "Kökler" ismini veriyorum. Ve geç de olsa, köklerime bakıyorum artık.

(13.12.2019)

15 Şubat 2020 Cumartesi

Zamanda Yolculuk Yapabilen Bir Mektup

Yeni bir yıla girmeye on gün kaldı ve bu gece "en uzun gece" idi. Ben de bugünün geçen yıldan akseden tortularını bir kenara bırakmak üzere -ve adeta bu tarihin kozmik bir önemi varmışçasına- bir mektup yazmağa karar verdim. Elbette mütemadiyen #innerchild çalışması yapmak buna sebep olmuş olabilir (Ayrıca litırili artık iki kişi gibiyim. Fotoğraftaki bu çocuk ve ona ebeveynlik yapan ben).




"Sevgili Doğukancık,

Bu fotoğrafta kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. Henüz dünyada dört mevsim geçirmemiş bile olabilirsin. Olsun. Yolun en başında sana uzun uzun yazmak, hayatta seni bekleyen mucizeleri ve zorlukları tek tek anlatmak isterdim. Fakat spoiler vermeyi hiç sevmiyorum, ve şu anda ihtiyacın olan şey bu değil.

Her zamanki gibi meraklı olman yeterli. Gözlerini, kulaklarını dört aç, içinde ve dışında olan şeyleri kaçırma. Çok şey oluyor ve olacak. Sadece durup baktığında görebileceğin şeyler... Evet, bu bir nasihat ve aynı zamanda bir kehanet.

Anımsaman gereken önemli tek bir şey var. Tüm bağları ve anlamı yitirdiğinde, dönüp dolaşıp geleceğin yer -sevgili küçük tilkim- elbette tilkinin gerçek yuvası: En içeride ve en dışarıda, tam da sana ait olan biricik o yer. Hangi yoldan gidersen git, sonunda oraya varıyorsun. Okyanusun en dibinde, uzayın sonsuzluğunda ve tüm yaşam isteğini yitirip umutsuz olduğunda aynı karanlık var. Tıpkı anne rahmi gibi: geldiğin/olduğun/oluştuğun yer bu karanlık. Anımsa.

Ve gerçeği -sadece ve sadece- o karanlığın içinde buluyorsun. En karanlık gün sadece bir doğa olayı değil. Bunun idrakine 30 enuzungün sonra varacaksın. Keşfetmedin henüz, farkındayım. Ama z a m a n ın var. Gülmeyi, sevmeyi, yürümeyi ve konuşmayı öğreneceksin. Sonra, zamanı gelince karanlığı da keşfedeceksin, ve dürüst olacağım, bu pek kolay olmayacak - ah, bunu hemen keşfetmen için dünyaları önüne sererdim şu an.

Sana bahşedilen duyguların tadını çıkar. Kurumsal şirketlerden uzak dur. Sosyal medyada çok vakit geçirme. Bağışla. Gün doğumunu izlemek için erken kalk - ya da hiç uyuma. Daha çok dondurma ye. Ve oyun arkadaşlarını fazla ciddiye alma. Kimse seni anlamasa ve sevmese bile ben seni seviyorum ve ben seni anlıyorum. Önemli olan da bu.

Son olarak sana sunulan her şey için minnet göstermeyi unutma (Unutursan da dert etme, ben geçmiş günler için de minnet ediyorum sık sık).

En uzun gecelerinde sana sarılıyorum.
Doğukan ben."



(22.12.2019 tarihinde sosyal medya hesaplarımda paylaştığım şekliyle...)