İlham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2020 Çarşamba

"Kelimelerden Daha Derin Şeyler"

“Onlara kapıldığımızda duygu ve hisler oldukça katı görünürler ve hepimiz onları bastırmaya veya ifade etmeye, onlardan kaçmaya ya da onların sebep olduğu fiziksel yahut zihinsel stresle alakalı bir şeyler yapmak istemeye alıştırılmışızdır. Üzüntü, korku ya da başka bir duygu ile beraberken koşulsuz şekilde şu anda seninle olabilir miyim? Bu duygular hakkında ne yapacağımı bilmeden, bir yönteme yaslanmadan, sadece kendi haline bırakarak, derin bir şekilde onlardan kurtulma arzumu bütünüyle anlayabilir miyim? Buradaki her şey, açıkça, güzellikle, tıpkı çiseleyen yağmur, geçen bulutlar ya da kuşların şakımaları gibi keşfedilmek, görülmek, duyulmak, hissedilmek ve dinlenilmek için varlar. 

Birinin söylediği bir söz hemen o anda diğeri tarafından anlaşılmayabilir, fakat zihin korkuya ya da bir şeyler istemeye ya da hatta yardımcı olma arzusuna saplanmadığında kelimelerden daha derin bir şeyler işlemeye başlar. ” – Toni Packer

Toni Packer'ın The Light of Discovery kitabından bir alıntı.
Çev.: Doğukan Sarıkaya

Phaselis, 2020 - (Nikon FM2, Nikkor 50mm, Fuji 200)


“Feelings and emotions do seem very solid when we're caught up in them, and we are all habituated to express or repress them, escape from them, or want to do something about the mental and physical distress they cause. Can I be unconditionally with you in the presence of sorrow, fear, or whatever? Can I be fully understanding of the deep desire to get rid of it all, without knowing what to do about it, without depending on a technique, just letting it all happen? Everything is right here to be discovered, seen, felt, and listened to openly, gently, as the splattering rain, the passing clouds, and the songs of birds.

The words that are spoken by one person may not be understood by the other this instant, but somethinng much deeper than words is functioning when the mind is not caught up in fearing or wanting anything, or even the desire to help.”

—Toni Packer

22 Haziran 2020 Pazartesi

"Sükûnet"

"Sükûnet güçtür, çünkü hassas olanı, savunmasız olanı incelenmekten, eleştiriden, reddedilmekten, sekteye uğratılmaktan ve sürgüne gönderilmekten uzak tutar. Sükûnetin koruyucusu muazzam bir denetime sahiptir. Mühürlü tuttuğu şey gizli kaldığı sürece asla zarar görmez. 

Sükûnet güçtür, evet, fakat sükûnet ne zaman koruyucusuna saldırıp onu esiri haline getirir? Konuşmak için doğal dürtüyü, şarkı söyleme itkisini ya da katkıda bulunma özlemini ne zaman engeller? Pek çokları konuşmak için açık bir daveti, bir iznin onlara lütfedilmesini ya da katkı sunmaya tatlı sözlerle ikna edilmeyi beklerler. Peki ya bu davet asla gelmezse? 

Sükûnet maksadımıza ulaşmamızı ya da başkaları ile bağlantı kurmamızı ne zaman engeller? Sükûnet, sağlıklı bir anlaşmazlığı, diyelim ki bir adaletsizliği göstermeyi ve değişimi başlatmayı, ne zaman engeller? Sükûnet, gerçekleşmeyi bekleyen bir devrime seslenmek yerine ne zaman suça ortak olur?"

Toko-pa Turner, “Aidiyet: Kendimizi Yuvada Hatırlamak” kitabından; belongingbook.com

Orijinal Post burada.

Çev.: Doğukan T. Sarıkaya


20 Haziran 2020 Cumartesi

"Bir Çan Kulesi Olsun Bu Karanlık"

Orpheus’a Sone’den
2. Bölüm XXIX

"Sessiz dostu nice uzakların, dur ve dinle
nasıl enginleştiğini mekanların soluğunla.
Bırak çalsınlar seni karanlık çan kulelerinde,
Ne varsa seni kemiren, tüm acımasızlığıyla,

güçlenir elbet, buysa bulduğu besin.
Sen yalnızca boyun eğ değişimin buyruğuna.
Nedir sana en acı vermiş deneyimin?
Su acıysa damağında, sen de dönüş şaraba.

Bunca doludizgin bir gecede,
sihirli bir güç ol duygularının çakıştığı yerde,
anlamını sende bulsun o tuhaf karşılaşma.

Ve unutulursan bu dünyadan olanlarca,
şöyle de sessiz toprağa: Akıp gidiyorum.
Seslen hızlı akan suya: Gelen, benim."

Rainer Maria Rilke
(Çev.: Turan Oflazoğlu)


Jean-Baptiste-Camille Corot - Orpheus Leading Eurydice from the Underworld, Kaynak

...

Bir takım notlar:
Almanca'dan İngilizce'ye iki ayrı çevirisini buldum.
Joanna Macy çevirisi ve Robert Temple çevirisiİkincisini daha çok beğendim.
Paylaşitığım Türkçe çevirisini Turan Oflazoğlu yapmış. Seçilmiş Şiirler ve Duino Ağıtları adlı kitaptan.
Neredeyse kendim çevirmeye kalkacaktım; açıkça densizlik olurdu bu. 

...

İnternette aramaya devam edince buldum, ikinci bir çeviri de Yüksel Özoğuz'dan, şu kitaptan geliyor:

"Suskun dostu sayısız uzakların, hisset,
soluğun nasıl da çoğaltıyor mekanı.
Çatı kirişlerinin karanlığında asılı
çanlar çalsın senin uğruna. Neyse seni

kemiren, güçlü olur bu doyumdan da.
Değişime bırak büsbütün kendini.
Nedir senin en acı veren deneyimin?
Şarap ol, içmenin tadı acı geliyorsa.

Aş tüm sınırları bu gecede;
sihirli güç ol düşüncelerinin yol ayrımında;
anlamı ol garip karşılaşmalarının.

Eğer seni bu yeryüzü unutursa,
de ki sessiz duran toprağa: Ben akıyorum.
Hızla akan suya da: Ben varım."

Rainer Maria Rilke
(Çev.: Yüksel Özoğuz)

8 Haziran 2020 Pazartesi

"Bilinci Değiştirmek"

"Geleneksel olarak, psikoterapi sadece bireyin kişisel geçmişine odaklanır, fakat geçtiğimiz on yıllar boyunca insan kültürünün bağlamını düşünme şeklimiz evrim geçirmekte. Bir insanın umutsuzluğu ya da tasası, yoksulluk, ırkçılık, ataerki ve kapitalizm gibi içerisinde yetiştirildiğimiz değerleri veya değerlerin eksikliğini göz önünde bulundurmadan düşünülemez. Diğer taraftan, Öz düzeyinde yaptığımız çalışma kolektif evrimimize katkıda bulunur.

İçimizdeki tiranları tahtından ederken insanın dünyadaki gücünün özgürleşmesine katkıda bulunuyoruz. İçsel kıtlıklarımızı takviye ederken, vizyonerlerine ve dışlanmışlarına değer veren ve onların ihtiyacını karşılayan bir kültürün yaratılmasına yardımcı oluyoruz. Ataerkinin içimizdeki etkisini ezdikçe, dünyada Eros'a yol açıyoruz. Bilinci içten dışa doğru değiştiriyoruz."


Toko-pa Turner, “Aidiyet” kitabından bir pasaj; belongingbook.com
Orijinal post şurada
Çeviri: Doğukan Sarıkaya

Görsel: James Firnhaber, jamesfirnhaber.com

6 Haziran 2020 Cumartesi

Altının Değerini Kendimiz Düşürebiliriz

Altının değerini kendimiz düşürebiliriz
önemsemeyip
düşmüş mü yükselmiş mi diye
pazar yerinde.
Nerede altın olsa
orada zincir de olur hani,
hele zinciriniz
altınsa
çok daha kötüdür
sizin için.

Kuş tüyleri, deniz kabukları
ve denizle şekillenen taşlar
nadir bulunur her biri.

Devrimimiz bu olabilir:
bolluk içinde olanı
kıt olan kadar
sevebilmek.

Alice Walker, görsel kaynak
Şiirin İngilizcesi şurada,
Alice Walker hakkında öğrenmek için Vikipedi Türkçe ve daha detaylı İngilizce
Çeviri: Doğukan Sarıkaya

"Şükran"

“Şükran yaşamın bütünlüğünü açar. Elimizdekini yeterliye ve daha fazlasına dönüştürür. İnkârı kabule dönüştürür, kargaşayı düzene, kafa karışıklığını berraklığa dönüştürür. Bir kap yemeği ziyafete dönüştürür, bir evi yuvaya, bir yabancıyı bir dosta dönüştürür. Şükran geçmişimize anlam verir, bugüne huzur getirir ve yarın için bir tasavvur yaratır.” – Melodie Beattie



30 Mayıs 2020 Cumartesi

"Kendilik ve Ötekilik Arasındaki İlişki"

"Aidiyet uygulamasında, yiğitlik ya da başkaları üzerinde hâkimiyet kurmayı değil, fakat şeyler arasındaki iletişime adanma becerisini ararız. Kendilik ve ötekilik arasındaki ilişki için derinleştirici bir harekettir bu. Birbirimizin ve etrafımızdaki dünyanın koruyucuları olduğumuzda, bizler de korunuruz. Başkalarını yaşamımızın manzarasına davet ettiğimizde, gizli parçalarımızla onlara nüfuz verdiğimizde kendi oluşumuzda daha iyi yer tutarız."

Toko-pa Turner, “Aidiyet” kitabından; belongingbook.com

Artwork by Tifenn Python (tifenn-python.squarespace.com)

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Istırap ve Hediye Üzerine Bir Çember

“Söyleyebilirim ki, başlarda yaşamımın itici gücü özgür olmakla ilgiliydi ve sonra fark ettim ki özgür olmam başkalarından bağımsız değil. Sonrasında kişinin kendi üzerinde çalışmasının, daha fazla ıstırap yaratmayarak başkalarına bir hediye olduğu çembere vardım. Kendimle çalışarak insanlara yardım ediyorum ve insanlara yardım etmek için kendimle çalışıyorum.”  – Ram Dass



Çeviri: Doğukan Sarıkaya

18 Mayıs 2020 Pazartesi

"Zanaatin Çıraklığı"

"Dünyaya güzellik katmak için uzun çabalara giriştiğimizde, tıpkı yaratıldığımız gibi yaratarak bizi yapanı onurlandırırız. Bize, özlemini çektiğimiz yaşamın yavaş ve özenle bir araya getirilmesine saygılı olmamız öğretildi. İlmek ilmek, zanaatin çıraklığını yaparız. Gizemle ortaklaşa çalışır, ritminin kemiklerimizdeki hafızayı uyandırdığını hissederiz. Eller işlerken, zihin sessizleşir ve tüm dünyanın birlik içinde olduğu derin adanmışlığın ritmine açılınca, daha büyük bir dinleme devreye girer. Eğrelti otları ortaya çıkar, nergisler trompet çalar, gül goncaları semirir ve yaratılışın şarkısı duyulabilir.

El işi aynı zamanda bize yaşamın somutlaşması için gereken sabrı da öğretir. Kestirmeler yoktur ve ucuz bir şekilde ya da toptan yapılamaz. İş küçüktür, iş yavaştır ve tek yapabileceğimiz de bunu akılda tutmaktır. Dr. Clarissa Pinkola Estés’in dediği gibi, “Kolay olan yol, kısayol, daima parçalarına ayrılıp dağılır. Sonra kişi el yapımı (handmade) yaşama geri döner. Kişi bunu acıyla yerden almalı, tüm deseni aklında tutarak parçaları yeniden birleştirmeli, ama sabırla çalışmalı, parça parça.”"

Toko-pa Turner, “Aidiyet” kitabından; belongingbook.com
Orijinal post

Görsel, Matthew Forsythe; http://www.comingupforair.net/

17 Mayıs 2020 Pazar

"Yaşam Çözülecek Bir Sorun Değil Yaşanacak Bir Deneyimdir"

(Tutup da bir kitabın son sayfalarını paylaşmak, nasıl desem, çok iyi bir paylaşma yaklaşımı olmasa gerek. Aşağıda alıntıladığım kısım James Hollis'in Ruhun Kaygan Kumları kitabından, bir kaç paragrafı çıkararak paylaşıyorum... Daha önce 'kendimi iyileştirme' sürecime ilişkin yazıda bu kitaptan bahsetmiştim. Bunu paylaşıyorum, çünkü hem ihtiyacı olan birilerine dokunabilir, hem de kendime hatırlatma olsun istiyorum. Dönüp dönüp bakacağım...)



"Hepimiz imkansız iki hayale tutunuruz; ölümsüzlük ve Büyülü Diğeri. Bir tür ölüm farkındalığı, zihni hep işgal etse de, ölümün bu kitapta tartışılan kaygan kum durumlarından olmadığına dikkatinizi çekerim. Ego güvenlik, denge ve kontrol arayışında olduğundan ölüm onun için en büyük tehdit, en azılı düşmandır. Belki de ölüm egonun küçük takıntılarından bir kurtuluş, bir aşkınlıktır. Eğer Hindular haklı ise, insan ruhun nihai özgürleşmesine kadar tekrar tekrar doğacak. Eğer Budistler haklı ise, hayat kötü bir rüya, bir yanılsama, egonun bir sanrısı. İnsan egonun emperyalizmini aşabilirse, o zaman acısını çektiğimiz yanlış yaşam-ölüm bölünmesini de aşabilir. Eğer Hristiyanlar haklı ise, ölümden sonra hayat var. Eğer Yahudiler haklı ise, bizler torunlarımız vasıtasıyla hayata dönüyoruz. Kişinin inancı her ne olursa olsun, kişisel ölümlülükle karşılaşma hayata derinlik veren bir nirengi noktası; kim olduğumuz ve ne yaptığımıza ilişkin bir ruh derinliği sağlar. 

Kesinlikle söylenebilecek tek şey, içimizde en gelişmiş şekliyle vücut bulma peşinde bir gizin aktığı ve içimizdeki bu gize ne zaman hizmet etsek dışarıdaki giz ile bir bağlantı deneyimlediğimiz. Bu giz ile bilinçli bir ilişki içinde olduğumuzda, daha derinden canlanırız. Ego zaman zaman varoluşsal endişe sellerine kapılsa da, egonun ruhun ufacık bir parçası olduğunu biliyoruz. Hükümran ego ruhun geri kalanı ile gönüllü bir ortaklığa boyun eğdiğinde, birey büyük giz karşısında daha rahat olacaktır.

Ölümsüzlük iddiasında olsa, ego ne kadar da dayanılmaz olurdu. Ama Shakespeare'in dediği gibi, "Altın kızlar ve erkekler de bir gün / Toz olacak tıpkı baca temizleyiciler gibi". O halde ölüm, endişemiz olmakla birlikte kaygan kumlardan değil. Ölüm, mütevazı bilgeliği olası kılandır.

Büyülü Diğeri hayali, bir yerlerde birisinin bizi kurtaracağı umudu, hayatımızı yoluna koyacağı, bizi bu yolculuktan uzak tutacağı fantezisi de her zaman her yerdedir. The Bridges of Madison Country romanının ve filminin gördüğü ilgi, bu tehlikeli umudun bir ifadesi; bir gün arka bahçemizde bir yabancı belirecek, bizimle çılgınca sevişecek ve böylelikle ruhumuzla hasret kaldığımız bağlantıyı kurmuş olacağız.

Böyle bir fanteziye uzun süre kapılmak, çocuksu düşünceye kilitli kalmanın garantisi olacaktır. Çocuğun ebeveyne bağımlılığından miras kalmıştır bu; doğal olarak gelecekteki tüm ilişkilerinin gizli modeli haline gelir. Böylelikle güçlü ebeveyn paradigmasını Diğerine aktarırız. Her şeyden öte, bu hayal, erken dönem gündeminin bu aktarımı, ilişkiyi baltalar. Komplekslerimiz bu taze ve umut vaat eden ilişkiyi zehirlemekle kalmaz, bu büyük gizli gündemin gereğini yerine getirmediği, erişilmez beklentilerimizi karşılamadığı için diğeri karşısında öfke ve düş kırıklığı da duyarız. 

Sonunda Büyülü Diğeri diye birini bulsak bile, benliğimizin bütünlenmesine engel olacağı için, bize en büyük tehdidi o oluşturacaktır. Daha dün bilge bir danışanım bana "umuda bağımlı" olmaktan vazgeçmeyi öğrendiğini söyledi. Anlamlı bir ilişki bulmayı istemekle birlikte, Büyülü Diğeri hayalini bırakma gücünü kazanmıştı. Onun bırakışı, T. S. Eliot'un, "Umut olmaksızın bekle / Çünkü umut yanlış bir şey ummaktır" derken kastettiği idi. 

Ölümsüzlük fantezisi de Büyülü Diğeri hayali de şimdi-burada ile, bu hayatla bağlantımıza engel olurlar. Eğer tanrılar bize orta yaş ve ötesine ulaşmayı bahşetmişse, hatırı sayılır acılar görüp geçirmiş olacağımız kadar, kendimizi sorgulayıp yenileme gücünden nasibimizi almış olacağımız da kesindir. Bu kendini yenileme sadece Parnassus, Atina veya Kudüs ya da Zürih'e değil, bize en çok şey öğretecek olan kaygan kumlara da ziyareti gerektirecektir. Orta yaş ve ötesini görmüşsek, bilgeliği deneyimleme şansına sahibiz demektir. Böylesi bir bilgelik, egonun yeğleyeceği gibi her şeyin ustası olma bilgeliği değildir; ancak egonun düşleyemeyeceği kadar zengin bir bilgeliktir. "Kapısı sıkışık, yolu dardır hayata giden yolun." (Mata İncili, 7:14)

Her birimize sunulan bir yolculuk vardır. Her birimiz bireyselleşme şartının en iyi bir şekilde ifadesinden sorumluyuz. Bu işi her durumda bilinçle, günbegün yapmamız gerekmekteyse de, bir terapist eşliğinde kolaylaştırmayı da seçebiliriz. Terapist de bu ilişkiye yaralı gelir ama onun yaraları üzerinde çalışmış olduğunu ve bize bilgece eşlik edeceğini beklemeye hakkımız vardır. Kaygan kumlarda yolunu açma çabası iki taraf için de alçakgönüllü ve değerli bir deneyim olabilir. Jung şöyle yazar:

"Psikoterapinin temel amacı, danışanı mümkün olmayan bir mutluluk durumuna taşımak değil, acı karşısında sebat ve felsefi bir sabır elde etmesine yardımcı olmaktır. Yaşam, tamamlanması ve doyum vermesi için, sevinç ve keder arasında bir denge gerektirir. Ama acının tartışmasız nahoşluğu nedeniyle, insanlar insanlığın payına ne kadar korku ve keder düştüğünü düşünmemeyi yeğlerler elbette. Bu nedenle de, yeterince acı çekilmedikçe mutluluğun kendi başına zehirli olduğunu unutarak ilerlemeden ve olası en büyük mutluluktan avutucu bir biçimde söz ederler. Bir nevrozun ardında çoğu zaman danışanın katlanmaya razı olmadığı tüm doğal ve gerekli ıstıraplar gizlidir:"

Aynı ıstırabımızda, ortak bir yolculukta birleşiriz. Yolculuk bizimdir. Hatırlatır Jung:

"Kişiliğin kazanılması... yaşamın yüzünde patlayan yüksek cesaret eylemi, bireyi oluşturan her şeyin mutlak olumlanması, olabilecek en büyük kendi kaderini belirleme özgürlüğü ile birleşmiş evrensel varoluş koşullarının en başarılı uyarlamasıdır."

"Her birey, sürekli değişen ruh halleri içinde yeni bir yaşam deneyi ve yeni bir çözüm denemesi veya yeni bir uyumdur." da der Jung. Kaygan kumlardaki çalışmamız, yaşam gücünü ileriye götüren yeni uyumu yaratan şeydir.

Jung, her nevrozun "gücenmiş bir tanrı" olduğunu belirtir. Bununla söylemek istediği, arketipik bir ilkenin ihlal edildiğidir. Her kaygan kum halinde saklı görevi üstlenerek, ilahi olanı geri getirmeyi olası kılarız. Neden "ilahi" diyorum? Çünkü ruhun edimlerinin doğasında dinsellik vardır. Bağlantı, anlam ve aşkınlık peşindedir. Bu ilahi ilkeleri, dağların tepelerinde, katedrallerde değil, daha çok kaygan kumlarda keşfedebileceğimiz ise paradoksların en derinidir.

Tüm aşkın gizemiyle birlikte yaşam bir yandan da bulanık bir şey, bir lekedir. Onu hiçbir zaman bütünüyle berrak göremeyiz Asla tam yoluna koyamayız onu; asla tümüyle düzeltemeyiz, asla bitiremeyiz.

...

Yani, her şeyi hiçbir zaman bütünüyle yoluna koyamayız. Bulanık ve lekeli, aşırı hızlı, aşırı karmaşık, aşırı belirsizdir yaşam. Berraklık, amaç ve zafer yalnızca arada bir ortaya çıkar. Tıpkı şeytani olan gibi tanrısal olan da içimizde aksa da tanrı değiliz kuşkusuz. Hayatta kalabilmemiz, huzur anları yaşamamız, başkalarına incelik göstermemiz, hatta bazen kendimize bir parça hayrımızın dokunması bile mucize.

...

Son tahlilde sorunlarımızı çözmeyiz, çünkü yaşam çözülecek bir sorun değil yaşanacak bir deneyimdir. Daha derin, daha da derin anlama doğru ıstıraplardan geçmiş olmak yeter. Böylesi bir anlam zenginleştirir ve kendi kendinin ödülüdür. Ruhun kaygan kumlarından kaçınmayız ama onlara bize sunabilecekleri şeyler için değer vermeye başlayabiliriz.

Hareketsiz dururken, yine de bir yandan
Başka bir yoğunluğa
Daha ileri bir birleşmeye, daha derin paylaşmaya doğru
Karanlık soğuk ve boş ıssızlıktan geçip
Hareketimizi sürdürmeliyiz.

(T.S Eliot, The Four Quartets, p.129)"

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Bir Milyon Hayat Yaşayan Kedi



Bir Milyon Hayat Yaşayan Kedi
Bir Yoko Sano masalı





Bir zamanlar, bir milyon hayat yaşamış bir kedi vardı.
Bir milyon kere öldü ve bir milyon kere yaşadı.
Kaplan gibi çizgileri olan, müthiş tekir bir kediydi.
Bir milyon insan onu sevdi,
ve bir milyon insan, o öldüğünde ağladı.
Ama kedi bir kez olsun ağlamadı.




Bir keresinde kedi, bir krala aitti.
Kedi kraldan nefret ediyordu.
Kral savaşmakta ustaydı, bu nedenle hep savaşlara giderdi.
Giderken kediyi şaşaalı bir kafese koyar, yanında götürürdü.
Bir gün, serseri bir ok kediye isabet etti ve kedi öldü.
Savaşın ortasında kral kediyi ellerine aldı ve ağladı.
Kral savaşı terk edip kalesine, evine döndü.
Sonra kediyi kalesinin bahçesine gömdü.




Bir keresinde kedi, bir denizciye aitti.
Kedi denizden nefret ediyordu.
Denizci kediyi dünyanın tüm denizleri ve limanları boyunca yanında gezdirdi.
Bir gün, kedi gemiden denize düştü.
Kedi yüzme bilmiyordu.
Denizci çarçabuk bir ağ ile yakaladı kediyi ve onu gemiye çekti.
Ama kedi sırılsıklam olup ölmüştü.
Denizci, artık ıslak bir paçavraya dönen kediye sarıldı,
ve hüngür hüngür ağladı.
Sonra kediyi uzak bir kıyı-şehrinin meydanında bir ağacın altına gömdü.




Bir keresinde kedi, bir sirk sihirbazına aitti.
Kedi sirkten nefret ediyordu.
Her gün, sihirbaz kediyi küçük bir kutuya koyuyor,
ve sonra kutuyu testereyle ikiye bölüyordu.
Sonra kediyi sapasağlam olarak kutudan çıkarınca,
seyirciler alkışlayıp, neşeleniyordu.
Bir gün, sihirbaz bir hata yaptı ve kediyi de ikiye böldü.
Sihirbaz kedinin iki parçasını aldı, her biri bir elinde sallanıyordu,
ve hüngür hüngür ağladı.
Kimse alkışlamadı ve kimse neşelenmedi.
Sonra sihirbaz kediyi sirk çadırının arkasına gömdü.




Bir keresinde kedi, bir hırsızın kedisiydi.
Kedi hırsızlıktan fazlasıyla nefret ediyordu.
Hırsız geceleri şehre giderken kediyi de yanında götürüyordu hep,
tıpkı bir kedi gibi, karanlık arka sokaklardan sıvışıyordu.
Hırsız sadece köpeği olan evleri soyuyordu.
Köpekler kediye havlarken, o da güvenle eve giriyordu.
Bir gün, kedi bir köpek tarafından ısırıldı, ve öldü.
Hırsız kediyi ve çaldığı bir elması da kucaklayarak arka sokaklardan yürürken,
hüngür hüngür ağladı.
Sonra evine gitti ve kediyi küçük avlusuna gömdü.




Bir keresinde, kedi yaşlı ve yalnız bir dulun kedisiydi.
Kedi yaşlı ve yalnız duldan gerçekten nefret ediyordu.
Dul, her gün kediyi dizlerinin üzerine oturtup,
küçük penceresinden dışarıyı izliyordu.
Kedi tüm gün dulun dizleri üzerinde yatıyor, kestiriyordu.
Zamanla, kedi yaşlandı, ve öldü.
Kocamış yaşlı dul, kocamış yaşlı kediyi kucakladı,
ve tüm gün ağladı.
Sonra kediyi bahçesindeki yaşlı bir ağacın altına gömdü.




Bir keresinde, kedi küçük bir kızın kedisiydi.
Kedi çocuklardan gerçekten nefret ediyordu.
Küçük kız, ya kediyi sırtına alıyor,
ya da kediye sıkıca sarılarak uyuyordu.
Kız ağladığında, gözyaşlarını kedinin üzerine siliyordu.
Bir gün küçük kız, yine kediyi sırtına aldı,
boynuna da bir kuşak sarmıştı ve kedi boğulup öldü.
Küçük kız, boynu sarkık kediyi kucakladı,
ve tüm gün ağladı.
Sonra kediyi bahçesindeki bir ağacın altına gömdü.




Kedi, ölmeyi hiç önemsemedi.




Bir keresinde, kedi hiç kimsenin kedisi değildi.
Bir sokak kedisiydi.
Hayatında ilk defa, kedi, kendisine aitti.
Kedi kendisini gerçekten çok ama çok seviyordu.
Biliyorsunuz, o müthiş tekir bir kediydi,
Şimdi de müthiş bir sokak kedisi oldu.




Tüm dişi kediler onun eşi olmak istediler.
Kimi ona hediye olarak büyük balıklar getirdi.
Kimi ona hediye olarak en iyi fareleri getirdi.
Kimi ona hediye olarak kedi nanesi getirdi.
Kimi ise, onun mükemmel bir kaplanınki gibi tüylerini yaladı.
Kedi şöyle dedi: “Ben bir milyon defa öldüm. Bunca zaman sonra, bunlar ne kadar da anlamsız şeylermiş!”
Kedi kendisini hiç kimsenin sevmediği kadar çok sevdi.




Ona yüz vermeyen tek bir dişi kedi vardı.
Bu çok güzel beyaz bir kediydi.
Kedi, beyaz kedinin yanına gitti ve dedi ki: “Ben bir milyon defa öldüm!”
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.
Kedi buna biraz sinirlendi, çünkü biliyorsunuz, kendisini herkesten daha çok seviyordu.
Ertesi gün ve sonraki gün kedi, beyaz kedinin yanına gidip:
“Sen henüz tek bir yaşamını bile tüketmiş değilsin.” dedi.
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.




Bir gün kedi, beyaz kedinin karşısında durdu
ve tek hamlede üç parende attı.
Sonra dedi ki: “Bir keresinde, ben bir sirk kedisiydim.”
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.
Kedi “Biliyorsun, ben bir milyon defa öl...” diye başlamıştı ki, değiştirip beyaz kediye:
“Yanında dursam senin için sorun olur mu?” diye sordu.
“Hayır” dedi beyaz kedi.
O günden sonra kedi, hep beyaz kedinin yanında durdu.




Beyaz kedinin birçok ama birçok küçük kedi yavrusu oldu.
Kedi bir daha “Ben bir milyon defa...” demedi.
Beyaz kediyi ve onun tüm yavrularını kendisini sevdiğinden daha da çok sevdi.




Zamanla, tüm yavru kediler büyüdü,
ve kendi yollarına gittiler.
“Hepsi de muhteşem kediler oldular, değil mi?”
dedi kedi, memnuniyetle.
“Evet.” diye mırıldadı beyaz kedi yavaşça.
Beyaz kedi biraz yaşlandı.
Kedi ise daha yavaşça mırıldanıyordu artık.
Ve beyaz kediyle daima birlikte yaşamak istiyordu.




Bir gün beyaz kedi, kedinin yanında uzandı, sessizce ve artık kıpırdamaksızın.
Kedi hayatında ilk defa ağladı,
tüm gün ve tüm gece boyunca.
Sonraki tüm günler ve tüm geceler boyunca, milyon ve milyonlarca gözyaşı döktü.
Günlerce ve gecelerce, kedi ağladı,
ta ki bir gün, güneş tepede ışıldarken, ağlamayı durdurdu.
Beyaz kedinin yanına uzandı, sakince ve artık kıpırdamaksızın.




Kedi bir daha hayata gelmedi.



Sano Yoko
1977




(Daha önce Yukari'den duyduğum bu çocuk öyküsünü/şiirini 2010 Eylül'ünde çevirip eski blog'umda paylaşmışım. Şimdi çeviriyi güncelleyip eksik görselleri ekleyerek yeniden paylaşmak istedim.)
Yararlandığım İngilizce kaynaklar; 1. kaynak 2. kaynak ve 3. kaynak

30 Nisan 2020 Perşembe

Purposeless Life / Amaçsız Yaşam

"Bir paradoks gibi görünmesine karşın, bir amaca yönelik yaşamak içeriksiz, anlamsızdır. Telaş edip durur ve her şeyi kaçırır. Amaçsız bir yaşam telaş etmez ve hiçbir şeyi kaçırmaz, öyle ki ancak hedefsiz ve telaşsız olduğunda insan algısı tamamen dünyayı deneyimlemeye açılabilir."

Alan Watts


God is Organic


26 Nisan 2020 Pazar

Avcı ve Tilki Kadın Masalı

Bir zamanlar yalnız yaşayan bir avcı varmış. Bir akşam üzeri karlar aşıp kulübesine dönerken, kulübesinin bacasının tüttüğünü görmüş. İçeri girmiş ve şöminede ateşin yandığını, sıcak bir yemeğin masada durduğunu ve eski püskü kıyafetlerinin de yıkanıp temiz bir şekilde katlandığını görmüş. Fakat içeride kimse yokmuş. 

Ertesi gün aynı yollardan geçerek, bu kez daha erken dönmüş avdan. Tıpkı umduğu gibi yine bacada duman görmüş ve kulübeye yaklaşırken pişmekte olan yemeğin kokusunu almış. Kapıyı usulca açmış ve askıdan sarkan bir tilki postu ile uzun kızıl saçlı, yemyeşil gözlü bir kadın görmüş. O sırada kadın ocaktaki yahniye kekik ekliyormuş. Avcıların bilebileceği bir şekilde bu kadının Ötedünya'dan çıkıp gelen ve rüya görmekte olan tilki-kadın olduğunu hemen anlamış. "Bu evin hanımı olacağım." demiş kadın ona.

Avcının hayatı değişmiş. Kulübede kahkahalar duyuluyor, yaşamın gündelik işlerini birlikte sırtlanıyor ve ılık karanlık gecelerde sevişirlerken sanki kulübenin sınırları ormanın engin yeşilliğine ve yıldızlara karışıp eriyormuş. 

Zaman geçtikçe post, vahşi ve keskin kokusunu dışarı yaymaya başlamış. Küçük bir bedel diye düşünebilirsiniz, ama avcı söylenmeye başlamış. Yastığı, kıyafetleri hatta kendi kokusu bile değişmiş, posttan gelen koku her yere sinmiş. Avcının şikayetleri günbegün artmış, ta ki bir gün kadının gözleri parlayıp da başını sadece bir defa sallayana dek. Sabah olduğunda kadın da, post da, koku da gitmiş. Anlatılan o ki, avcı o günden beri kulübesinin önünde oturup karlara bakıyor ve tilki-kadının hasretini çekiyormuş.




(Masalın İngilizce'sine şu makalede rasladım; paylaştığı için Filiz Telek'e teşekkürler.
Şu da Martin Shaw'un ağzından dinlemek isteyenlere bonus.)

25 Nisan 2020 Cumartesi

A Place to Sit / Oturacak Bir Yer

(The Ongo Book: Everyday Nonviolence kitabının çevirisini yaparken karşılaştığım alıntı. Türkçe'ye çevirmeye çalıştım, görselin alt tarafında)

“Don’t go outside your house to see the flowers.
My friend, don’t bother with that excursion.
Inside your body there are flowers.
One flower has a thousand petals.
That will do for a place to sit.
Sitting there you will have a glimpse of beauty
inside the body and out of it,
before gardens and after gardens.”

- Kabir
(translated by Robert Bly)

Görsel: https://www.learnreligions.com/guru-sant-kabir-1770345


“Çiçekleri görmeye evden çıkma dışarı.
Yeltenme dostum, bu gezintiye.
Bedeninin içi zaten çiçeklerle dolu.
Oturmaya yer ararsan,
Her bir çiçeğin bin yaprağı var.
Bir an için göreceksin güzelliği, oraya oturunca
Boşluğun içinde ve boşluğun dışında,
Bahçelerin önünde ve bahçelerin ardında.

- Kabir


Osho'dan da bir alıntı ekleyeyim:

"Gerçek dua iki bölümde oluşur: Birincisi sessiz olmak, Tanrı’nın müziğini dinlemek; ikincisi bir minnettarlık. Gerçek dua hiçbir şey talep etmez, hiçbir şey istemez, isteyemez, hiçbir şey arzu etmez. Gerçek dua arzusuz bir sessizliktir. O müzik duyulduktan sonra, söylenecek ne kalır? Bir minnettarlığın, bir memnuniyetin ifade edilmesi gerekir.

Kendini yavaş yavaş sessiz bir dinleme haline getir; o zaman ona bir şey söyleyebileceksin."

Şu blog'tan aldım.

22 Nisan 2020 Çarşamba

Fearing Paris / Paris'ten Korkmak

(Şiirin alelade bir Türkçe çevirisine James Hollis'in Ruhun Kaygan Kumları kitabında rastladım, sayfa 136-137'de Korku ve Kaygı başlığında. Aşağıda bu çeviriyi de paylaştım.)

Fearing Paris

Suppose that what you fear
could be trapped
and held in Paris.
Then you would have
the courage to go
everywhere in the world.
All the directions of the compass
open to you,
except the degrees east or west
of true north
that lead to Paris.
Still, you wouldn’t dare
put your toes
smack dab on the city limit line.
You’re not really willing
to stand on a mountainside,
miles away,
and watch the Paris lights
come up at night.
Just to be on the safe side,
you decide to stay completely
out of France.
But then danger
seems too close
even to those boundaries,
and you feel
the timid part of you
covering the whole globe again.
You need the kind of friend
who learns your secret and says,
“See Paris first.”

Marsha Truman Cooper

Resim: https://www.saatchiart.com/art/Painting-Paris-view/655401/2709490/view

Paris'ten Korkmak

Korktuğun şeyin Paris'te
kapana kıstırılıp
alıkonulduğunu varsayalım.
O zaman dünyada istediğin yere
gitme cesaretin olurdu.
Pusulanın sana gösterdiği
her yöne,
Paris'in biraz doğu ya da batısı hariç.
Şehrin sınırlarına parmak uçlarınla bile
cesaret edemezdin dokunmaya.
Fersah fersah ötede bir dağ yamacında 
oturup da geceyi aydınlatan
Paris ışıklarını seyretmeye de.
İşi sağlama bağlamak için
Fransa'ya ayak basmamaya karar verirsin.
Ama sonra tehlike
o sınırlara bile fazlasıyla yakın görünür gözüne,
ve ürken yanının bütün dünyayı
kaplayıverdiğini hissedersin yeniden.
Sırrını bilen ve sana
"Önce Paris'i gör" diyecek çeşidinden
bir dosta ihtiyaç duyarsın.

Marsha Truman Cooper

20 Nisan 2020 Pazartesi

Hakikat Yolunda Yürüyen Kişinin Yemini

“Hiç kimseye kötülük etmedim.

Yakınlarımı bahtsızlığa sürüklemedim.

Gerçek evinde alçaklık etmedim.

Kimseyi gücünün dışında çalıştırmadım.

Benim yüzümden kimse korku duymadı, yoksulluk ve acı çekmedi, bahtsız olmadı.

Kimseye kötü muamele etmedim ve ettirmedim.

Kimseyi aç bırakmadım.

Kimseye göz yaşı döktürmedim.

Kimseyi öldürmedim ve kimsenin kahpece öldürülmesini emretmedim.

Kimseye yalan söylemedim.

Hiçbir utandırıcı davranışta bulunmadım.

Hak yemedim, teraziyle tartarken hiçbir zaman hile yapmadım.

Süt çocuklarının ağızlarından sütü uzaklaştırmadım

Hayvanları çalmadım, tanrının kuşlarını avlamadım.

Ölmüş balığı tutmadım.

Hiçbir arkın suyunu başka yöne çevirmedim.

Ben temizim, ben temizim, ben temizim.”*


*Mısır Ölüler Kitabı’nda yer alan efsanedir.
(7 Tohum Şamanın Düşü, Devran Şimşek)




19 Mart 2020 Perşembe

Sır

"Soruların güzel yanı nedir biliyor musunuz?
Cevapları bilmememiz.
Nihayetinde cevaplar yalnızca tanrıdadır.
Onlar onun sırrıdır.
Tanrının yalnızca kendisinin bildiği sırrı...
İnandığımız gizem bu.
Vicdanımıza yön veren gizem budur."


Ursa Major


"You know what is so beautiful about questions?
It’s that we don’t have the answer.
In the end (s)he got all the answers.
They're his/her secret.
God's secret only which (s)he knows.
That is the mystrey in which we believe.
That is the mystrey that guides our conscience."

from the series The New Pope

Şu da bonus

20 Şubat 2020 Perşembe

The Woodspurge

The Woodspurge
By Dante Gabriel Rossetti

The wind flapp'd loose, the wind was still,
Shaken out dead from tree and hill:
I had walk'd on at the wind's will,—
I sat now, for the wind was still.

Between my knees my forehead was,—
My lips, drawn in, said not Alas!
My hair was over in the grass,
My naked ears heard the day pass.

My eyes, wide open, had the run
Of some ten weeds to fix upon;
Among those few, out of the sun,
The woodspurge flower'd, three cups in one.

From perfect grief there need not be
Wisdom or even memory:
One thing then learnt remains to me,—
The woodspurge has a cup of three.


(Türkçe çeviri bulamadım. Bilen varsa ve paylaşırsa çok sevinirim.)

Fotoğraf: Eskişehir, Kasım 2019
Zenit ET, bayat film