27 Temmuz 2017 Perşembe

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - IV

Hikâyeyi başından okumak için, sırasıyla; sıfır, bir, iki ve üç


Gün 25-26:

Fethiye'de yeni bir kamp alanı keşfettim, Kabilecanlar sayesinde. Meditasyonlarımı müthiş bir derenin kenarında yaptım. Tilki göremedim fakat Sincap konuklarım oldu.

Gün 27:

Yeniden evdeyim. Halil ile uzunca bir yolculuk yaparak eve geri döndüm. Yolda dört sefer otostopçu çocukları aldım (Ne de olsa otostopçunun halinden otostopçu anlar). Neşeli ve yorucu bir yolculuğun sonunda evdeyiz. Yaklaşık iki haftadır Marmaris ve Fethiye civarında, yaptığımız ve yapacağımız etkinliklerle ilgili çalışıyordum. Bu ara meğer uzun bir araymış, eve döndüğümde fark ettim. Yabancı, yahut misafir gibi hissettim kendimi. Bir süre sonra, şaşkınlığım geçmeye başlayınca, kurudere yolunu tuttum.

Tanıdık bir his gelmeye başladı. Bildiğim taşlar. Bildiğim ağaçlar. Bildiğim kuş sesleri ve bildiğim bir havanın kokusu. Gerçekten buraya ait miyim? Aidiyet hissimin kaynağı tam olarak nerede?

Her zaman meditasyon yaptığım yere yaklaştım. İki hafta kadar önce bıraktığım su kabı aynı yerde duruyordu. İçindeki su tamamen kurumuştu ve bir kaç ölü böcek vardı içinde. Kabın dibinde topraksı bir tortu... Sadece iki hafta.

Oturdum. Geç dönmek istemiyordum: Halil evdeydi, zaten geç kalmıştım, dönüş yolumu aydınlatacak bir ay yoktu ve fener almamıştım yanıma. Biraz meditasyon denemesi. Son günler çok yoğundu. Paylaştığım konuştuğum onca şey aklımda uçuşuyordu. Gözlerimi açtım.

"Neden Tilki'nin her gelişinde şaşırıyorum" diye düşündüm. Öylece, geleceğini bilerek bakamaz mıyım şu yana? Bir süre bunu düşündüm. İçimde o tanıdık hissi büyüttüm önce. Geldiğinde şaşırmayacak kadar, ancak gelmezse hayal kırıklığına uğramayacağım kadar büyüttüm (Evet, bunun bir çizgisi var).

Orada durdum ve baktım. Çıtırtıları duymam için fazla zaman geçmesi gerekmedi. 6-7 metre ötemde, koca bir kayanın kenarından sakince aşağıya doğru indi. Alaca karanlıkta görebildiğimce dikkatle baktım, kuyruğun en ucunda sevimli bir beyazlık vardı. Bir ara durdu ve kısa bir bakış attı bana. Sonra da çalıların arkasından kayboldu.

Bu sefer şaşırmamıştım. Hatta neredeyse heyecan bile yapmadım. Arkadaş olmanın bir adımı bu mu?

Gün 28:

Bugün cânım Ayşe geldi. Kurudere yoluna da onunla yürüdük. Baran gibi, Ayşe'de, bu sacred yeri rahatlıkla paylaşabileceğim kişi. Giderken şaka yaptım, "sen geldiğin için Tilki gelmeyecek bugün". Ama öyle olmadı.

Her zamanki meditasyon noktama kadar konuşa konuşa, etrafın güzelliğine baka baka geldik. Ayşe'ye (de) anlatacak çok şeyim vardı. Merakla ve şefkatle dinleme konusunda uzman olduğu için, her şeyi, becerebildiğim ölçüde, anlatmaya koyuldum.

Bir ara, hatta konuşmanın heyecanlı bir noktasında, kıpırtı seslerini duyduk karşıdaki minik tepenin eşiğinde. İşte orada Tilki. Sustum, nefesimi tuttum. Ayşe'de öyle. Gözümüzü ayırmaksızın izledik Tilki'yi. Bizi hiç yadırgamadan, sakin sakin tepenin eşiğinden yürüyüp, kaybolmadan önce de bizden yana bir kısa bakış atıp çalıların arasında daldı. Heyecanlanmamıştım, ancak çok şaşkındım ve ağzım kulaklarımdaydı. Tilki hikâyemin sadece bir hikâye değil, gerçeğin ta kendisi olduğunu görmüştü bir dostum. Ve Tilki, artık yanımda birileri varken de bize kendisini gösterebiliyordu.

Ayşe'nin mutluluktan gözleri dolmuştu, ben ise kocaman gülerek ona bakıyordum. Paylaşmanın güzelliği...

Ayşe'ye bir aşk hikâyesi anlattım ve hava kararana kadar konuştum. Hiç bitmeyecek bir masal gibi bu; dönüş yolunda bile anlatmaya devam ettim. Bir Tilki'nin metafor olduğu bu hikâyeyi sabahlara kadar anlatabilirim (On beşinci gün yaşadığım mucizeleri mesela, hayatımın sonuna dek anlatacağım). Ben anlatırken gözlerim ışıldıyor ve Ayşe bunu görüyor.

Eve dönerken iki büyük dere taşı taşıdık. Yol kenarlarını süslemek için her gün birer taş getiriyorum artık. Evden içeri girdiğimizde Halil, Emrah ve fırından gelen güzel kokular bizi bekliyordu...

Gün 29:

Tilki'ye gitmek için yola çıktığımda hava iyice kararmıştı. Yanıma fener aldım, Ay yoktu.

Vadinin derin ve koyu karanlığına girmek ürkütücü geldi ilk defa. Feneri kullanmamaya çalışarak ilerledim. Tilki'yi görmeyeceğimi biliyordum bugün.

Bir süre güzel meditasyon yaptım. Etraftaki sesleri dinlemek ve rüzgârı hissetmek harikaydı. Bir ara güçlü bir kanat çırpma sesi duydum. Karşımdaki Çam ağacına şişman ve koyu bir kuş silüeti yerleşti. Merakla onu izlemeye başladım. Bir süre geçince kendini boşluğa bırakıp güçlü kanat çırpmalarla hemen sağ arkamdaki ağaca tünedi. Şimdi hangi kuş olduğunu anlayabildim işte. Bu bir Baykuş.

Dibinde yaşadığım Orman bana her gün sürpriz yapıyor ve ben şükürle doluyum.

Gün 31:

Bugün yine karşılaştım Tilki ile. Aniden başımı çevirip O'nu ürkütmeseydim belki de dibime kadar gelecekti. Arkasına dönüp tez adımlarla uzaklaştı. Halbuki bana oldukça meraklı gözlerle baktığını yakalayabilmiştim, kısa bir an göz göze geldiğimizde.

Müthiş farkındalıklar yaşıyorum. Tabii bunları Tilki'ye borçluyum. Belki de kendime borçluyumdur. Belki de borçlu falan da değilimdir. Yeterince çaresiz kalınca insan saçma sapan şeyler yapabiliyormuş, bunu kanıtlıyorum -ha?.

Bu günce 278. gününe falan gelebilecek mi acaba, bazen bunu düşünüyorum Orman'a doğru yürürken. Etrafta kar ya da buz olduğunda, yahut güçlü bir fırtına varken, kurudere hiç de kuru değilken, oraya yine gidip oturabilecek miyim? Önemsiz görünen bir soru, ama hiç de öyle değil. Şu an yapmağa çalıştım şey tam olarak bunu sağlamakla ilgili. İradeyle ilgili. Gerisi fasa fiso.

...

Gece 4 gibi Ayşe ve Emrah'ı otogara bırakmış dönerken, Kemalpaşa organize sanayisinden geçiyorum. Sizce burada bir Tilki ile karşılaşma olasılığım nedir? Ama karşılaşıyorum işte! Caddeden karşıya koşarak geçen bir güzellik. Kuyruğunun ucunda tanıdık bir beyazlık. Eskisi kadar heyecanlanmıyorum artık. Ben Tilkilerle karşılaşan bir adamım. Ama lütfen biri bana bu mesajı anlamını söylesin artık.

...beklemeye devam etmeli miyim? Gücüm tükeniyor.



Gün 32:

Bugün Derya ve Halil ile gittik kurudereye. Yanımıza Derya'nın ukulelesini de almıştık. Çala çala yürüdüm (Çalmak dedimse, biraz ses çıkarıyorum sadece). Malum noktaya geldik, oturduk, sessizleştik. Uzunca bir süre geçti. Sonra bir ara, meditasyon halinin bittiğini düşünerek ukuleleyi tıngırdatmaya başladım. Bir süre sonra da Tilki'nin sesini duydum (Müzik seven bir Tilki olmalı bu. Hatta belki de müzik zevklerimiz aynıdır. Mesela o da Beirut seviyordur, kim bilebilir?). Artık Tilki geldiğinde onun yürürken çıkardığı sesleri duyabiliyorum ve başka seslerden ayırabiliyorum. Karşıdaki minik tepede, koca bir kayanın yanındaydı. Derya ve Halil'e seslendim yavaşça, onlar da görsün istedim. Fakat başka taraflara baktılar, bu sırada Tilki de ilerledi, ve göremediler. Bir an için sanki şizofrenik bir vakaymışım gibi oldu. Neyse ki geçen gün Ayşe gördü Tilki'yi, en azından şizofren olmadığımı biliyorum.

Gün 33:

Tilki'yi yine gördüm bugün!

Son 1 haftada tam 6 defa karşılaştık, hem de bir tanesi bambaşka bir yerde. Bazen oldukça gerçek dışı geliyor bu durum. Fakat olan bu. Gerçek.

Bugün içimde bir yerlerde yabani, vahşi ya da ilkel bir şeyleri algılayarak keşfettim. Fark ettim değil, gördüm değil, algıladım bile değil, algılayarak keşfettim. Çok çok uzun bir süre kıpırtısız durdum (Vipassana'da bile becerememiştim bunu). Ne zaman kalkıp eve dönme fikri gelse, orada oturmaktan, sessizce etrafı dinlemekten ne kadar büyük keyif aldığımı fark ettim. Bir türlü kalkıp da dönmeye yeltenmedim. Oturmaya devam ettim. Hava iyice kararmadan hemen önce Tilki göründü, artık sabit bir yer haline gelen, karşıdaki  o kayanın kenarında. 

Gerçekten biliyorum, herhangi bir rüşvete yeltenmeden (Çünkü bir süredir O'nunla daha da yakınlaşabilmek için bunu düşünüyordum) yanıma gelebilir. Öyle kıpırtısız durursam, belki merakından, belki de cesaretinden, nedenini bilmiyorum, bir şekilde yanıma gelebilir. Ve O'nu ürkütecek ani hareketler yapmadan, kıpırtısızca bekleyebilirim bunu. O iradeyi bugün hissettim.

Bugün yaptığım şey meditasyon değildi. Adı ne bilmiyorum. Ama hissettiğim şu; Doğa'yı öyle derin dinledim ki; bugün, sanki yıllardır o Ormanda yaşayan bir Tilki'ydim ben.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - III

Önceki günler: Bu Tilki hikâyesinin başlangıcı, 1.haftası ve 2.haftası


Gün 15:

Hayatımın en güzel ve mucizevi günlerinden birini nasıl anlatabilirim acaba? Benim böyle bir yeteneğim yok (Ayrıca ister istemez bugün yaşadıklarımı sansürlemek durumundayım).

Derya ile etkinlik hazırlığı yapmak için Marmaris Amos'a doğru yola çıktık Filiz ve Gülengül ile. Hani hayatın anlamını ararsanız, muhtemelen civarında bir yerlerde bulabileceğiniz bir sabah serinliği vardı o saatte. Berrak, temiz, ümitvar bir sabah. Vega'nın anlamını aradığı sabahlardan birisi, şüphesiz. Gittiğimiz 280 km yolu unutmayacağım (ve hayatımın en heyecanlı yolculuklarından birisi olarak not düştüm). Yolun sonunda bizi bir sürpriz bekliyormuş; bir karşılaşma.

Amos'ta harika bir koyda geçirdik günü. Dünyanın en güzel koyu burası. Dünyanın en güzel sahil taşları bir araya toplanmış. Henüz bilmiyorum ama önümdeki günlerde sacred bir yer haline gelecek bu koy. Burayı asla unutmayacağım (Kendime saklamak istediğim için açıktan yazmıyorum yeri, affedin). 

Bugün 7.ayın 7'si. Yani Japonya'da Tanabata. Yani sevgililer günü. Yılda bir kez saksağanlar sayesinde kavuşan sevgililerin günü. Ve ben bunu akşam üzeri fark ediyorum. Burada bir mânâ gizli.

Gece oluyor. Akşam Burcu'yu otogara bırakmak üzere, Turunç'tan Marmaris'e giden çok virajlı ve tırmanışlı yoldayız. Burcu'yu uğurluyoruz.

Ve dönüş yolunda Derya ile yeni bir mucizeye tanıklık etmek üzere gecenin sessizliğinde ilerliyoruz. Ormanın ortasında o dolambaçlı virajlı dağ yolunda tırmanırken bir Tilki çıkıyor önümüze! Anında duruyorum ve O da duruyor. Az gidiyor öteye yolun kenarına, ve durup bana bakıyor! Sanki dünyanın tüm Tilkileri bana bir işaret veriyor ve ben bunun uğrunda her şeyi yapmaya hazırım.

Bana sorarsanız hayatım bir The Smiths şarkısına dönüşüyor.

Gün 16:

Bugün Amos antik kentinde Dolunay'ı izleyerek meditasyona oturuyorum. Dürüst olmak gerekirse, meditasyon yapamıyorum. Öyle bir manzara ile karşı karşıyayım ki, sadece onu seyredebiliyorum.

Buraya bir Tilki'nin gelmesi zor. Ama Tilki zaten yüreğimde dolaşıyor.

Gün 17:

Bazen bir nota duyuyorum. Bir kaç nota. Doğru sıralanmış bir kaç nota. Ve ağlamak istiyorum hemen.

...

Akşam meditasyonu için dünyanın en güzel koyuna indim. Yoğun hislerimden kurtulamıyorum; özlem, yalnızlık, aşk ve hepsinin birleşip beraberinde getirdiği yoğun bir melankoli. Paylaşmak istediğim ve paylaşamadığım her şeyin ağırlığı...

Gözlerimi kapattım, uzunca bir meditasyon denemesi sonrası gözlerimi yeniden açtığımda karşıda Ay doğuyordu denizin hemen üzerinden. Dünkü dolunaylığından pek bir şey kaybetmemiş, kocaman ve kızıl. Sakin küçük bir koyda, ay doğumunu izlerken aklımdan çıkmıyor; fazla değil, sadece iki gün önce, Tanabata gününün mucizelerine tanıklık etmiştim. Aklımdan bu çıkmıyor işte. Meditasyon mu? Güldürmeyin beni...

Her şeye, ama her şeye, şükretmeyi ihmal etmedim. Tilki'me olan bağımı anımsamaya çalıştım. Kendimi sevdim. Om'ladım. Ve bol bol düşündüm. Hayatım; nereden geldim ve ne yana gidiyorum.

Meditasyon için oturduğum sessiz anlardan güç alıyorum. Meditasyon bitince hep aynı yere varıyorum; bekleyecek gücüm var. Hâlâ var. Beklemeye devam edeceğim. Çünkü olmakta olduğum hal bu. Değişene kadar bu.

Gün 18:

Bu sabah eski bir sevgiliyi gördüm rüyamda.

Gün durgun geçti. O güzel koya indim meditasyon için. Ve oldukça geç kaldım, gece olmuştu. İçimde sessizliği sağlamak zor. Aklıma sık sık Seda geliyor ve bitmeyen bir yas var içimde, sanki hiç geçmeyecek gibi. Meditasyon yapamıyorum, yine de uzun uzun denize baktım. Bir ara şezlonga uzanıp uyukladım. Ayaklarımı denize soktum, geçen gün durduğum yerde.

Yalınayak geri döndüm eve...



Gün 19:

Yuva ne demek, bugün onu anladım. Bir de canım yanıyor. 'Burnunun direği sızlamak' denen şeyi anladım şu günlerde. Bu gerçekten anlamını taşıyan bir deyimmiş.

Gün 20, 21, 22, 23, 24

Fethiye, Yakaköy, Tangala çiftliğindeyim. Bazen Tangala'da, bazen bir yaylada Sedir ağaçlarının arasında bazen de harika bir antik kentte, Tlos'ta meditasyona oturdum. Tilki hiç görünmedi. Fakat yoğun bir etkinlik geçirdik. Unutmayacağım çok şey var.

Mesela bir Çam Orman'ında, yanımda kuş tüyü ve pusula ile girdiğim o Council'de, Tilki hikâyemi anlatışımı unutmayacağım. Son sabah insanları uyandırmak için Filiz ve Esin'le yaptığım spontan ve eğlenceli halleri unutmayacağım. Irish mandala ile nasıl yükseldiğimizi unutmayacağım. Ve buraya yazamadığım bir dolu başka şeyi de...

...

Bir Tilki'yi, nadiren görünse de, beklemeye gücüm var. Hâlâ.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - II

Bu hikâyenin başlangıcı şurada, güncenin ilk haftası ise burada


Gün 8:

Bugün Baran geldi. Kurudere yoluna da onunla çıktık. Bu yola herkesi götürmemeye, yani burayı kendime saklamaya karar vermiştim aslında. Ama Baran başka. Baran benim bir başka yüzüm. Konuşacak çok şeyimiz birikmişti, konuşa konuşa gidip, koca Çınarın altında konuşa konuşa oturup, konuşa konuşa döndük. Bugün meditasyon yok, Tilki yok, Baran var.

Yolda bir kuş tüyü buldum, aldım yanıma.

Gün 9:

Bugünün bir şarkısı* var.

Aşırı sıcaklar günümün ritmini epey değiştirdi. Akşam üzeri bahçede çalıştığım için, ancak hava karardığında dere yoluna gidebildim. Yanıma bir fener aldım. Neyse ki Ay ilk dördünde olduğu için fenere hiç ihtiyacım olmadı. Vadide ağaç sıralarına ulaştığımda biraz serinlik de geldi. İkinci karşılaşma noktamızda oturdum. Yüzümü Çınara -ve Doğuya- döndüm. Muazzam bir görüntüsü vardı (Bir tripod ve kumandam olduğunda şahane bir fotoğrafını çekebilirim). Hemen arkasında Vega parlıyordu. Güneyde Akrep yükselmişti. Batıda ise yarım bir ay (Yarımay da tek başına metofarların metaforu). Ayışığı minik tepeyi hafif aydınlatıyor, bu da bende Tilki'nin silüetini göreceğim inancını yerleştiriyordu. Ama görmedim.

Meditasyon yaparken, daha doğrusu yapmaya çalışır bir halde oturup yapamazken, bir ara, ne kadar saçma bir şey yaptığımı düşündüm. Her şey, bir an için, mânâsını kaybetti. Sadece kısa bir an. Tutunmakla tutun(a)mamak arasındaki çizgide olmanın olası bir sonucu.

Acaba bu sıcak havalarda Tilki için de bir kap su bırakmak caiz midir?

Gün 10:

Umutsuz hissettiğim bir gün. Gün batımına doğru yola çıktım. Hava boğucu derecede sıcak. Akşam olmasına rağmen hâlâ çok sıcak. İçimde Tilki ile herhangi bir bağ hissetmiyorum.

Bugün bir değişiklik yapasım geldi. Meditasyon yaptığım yerde oturup biraz müzik dinlemek istedim. Bunun için tabletimi yanıma aldım, fakat gelebilecek bildirimlerden uzak durmak için de uçak moduna aldım. Tabletimde kayıtlı olan tek şarkıyı (ki hangisi olduğunu sizinle paylaşmayacağım, çünkü gerçekten özel bir şarkı) bir kaç kez dinledim. Önce kara sinekler, havanın hafif kararmasıyla da sivrisinekler bir süre rahat vermedi. Ben de meditasyon için oturduğum noktayı değiştirdim.

Hava kararmaya yakın gerçekten içimde sessizliği hissettiğim bir an yakaladım. Ne kadar öyle sessiz kaldım bilmiyorum. Bir süre sonra hemen dibimde bir gurultu duyunca irkildim ve gözlerimi açtım. Aklıma ilk gelen domuz oldu, çünkü tilki sesi neye benzer bilmiyorum ve duyduğum ses domuzu andırıyordu. 2 metre kadar ileride ufak bir çalılığın arkasında iki boz kulak ve boz bir kürk vardı. Yavru bir domuz bile bundan büyük olurdu sanırım. Hafifçe öne kaykılıp eğildim, ki suratını göreyim... Ve O.

Tilki'nin de bana karşı boş olmadığını biliyordum:)

Yavaşça arkasına dönüp vadinin içine doğru ilerledi. Ses çıkarmadan izledim onu. Gözden kaybolunca da biraz bekledim tekrar gelirse diye. Gelmedi... Hava karardığında sadece yarım ayın ışığı kaldı. İçimden teşekkür edip, şükrederek ve büyük bir keyifle döndüm yolu.

Umutsuzlaşmaya başladığım günde, ya da tam meditasyonun en derin anında gelmesi ne manyakça bir şey!

Gün 11:

Bugün Tilki'ye su götürdüm. Eğer dünkü kadar yanıma yaklaşabiliyorsa, bunu bir adım ileriye taşımanın yolu bu olabilir diye düşünüyorum.

Tilki görünmedi. Ama o suyu benim koyduğumu biliyor olacak.

Gün 12:

Sabah çok erken kalktım ve bugün i-na-nıl-maz iyiyim! (Sabah serinliğinde ve boş yollarda araba kullanmak ve bu sırada radyoda harika parçaların eşlik etmesinden daha güzel pek az şey biliyorum). Geçmiş günlerin kara bulutları dağılıverdi, tıpkı korkunç sıcakların geçmesi gibi. Şimdi yaşadığım yer efil efil esiyor, üşüdüm ve üzerime uzun kollu bir şeyler giydim. Çok şükür.

Vadiye girerken müthiş bir kuş gördüm. Kanatları siyah-beyaz çizgili, boynu ve kafası ise turuncu. Eve dönünce Hüthüt kuşu olduğunu öğrendim. Nasıl bir güzellik!

Masalları düşünüyordum yürürken. Sanırım o yüzden dilime dolandı, "bana bir masal anlat baba" diye mırıldana mırıldana gittim yolu.

Artık sabitleşen meditasyon noktama oturdum. Bugün Tilki görünmedi ama ben şükür içindeydim; rüzgâra, kendime, sahip olduğum tüm bu imkânlara... Ormana giderken Akkaya manzarasını iki uzun çam ağacının arasından gördüğüm o mükemmel manzaraya bakarken de tam olarak bunu düşünmüştüm: "Ben bu imkâna sahibim. Çok şükür."

Tilki'ye bıraktığım bir kap suyu yeniledim. Uzun uzun meditasyon yaptım, etrafı izledim ve Om'ladım.

Bugün, çok şükür.

Şükür

Gün 13:

Evde Göktuğ ve Burcu ile hararetli bir tartışmaya girmiştim. Hararetli olan bendim tabii ki. Konunun da bir önemi yok aslında. Zaman zaman kendimi kaybediyorum konuşurken... Hararetli bir tartışmanın hemen akabinde Orman'a meditasyona gittiğinizde, yapacağınız meditasyondan fazla bir şey beklemeyin derim.

Tilki için bıraktığım suyu yeniledim.

Ve tabii ki görünmedi.

Gün 14:

Yarın bir yolculuğa çıkıyorum. Yolculuğun hem kendisinden hem de vardığı yerden dolayı, aşırı heyecanlıyım. Gün, hazırlık yaparak geçti. Orman'a gitmek için de biraz geç kaldım; gittiğimde çoktan hava kararmıştı. Oturdum ve meditasyonumu yaptım. Tilki'ye geçici olarak hoşça kal dedim, içimden. Ancak gittiğim yerlerde de yine aynı saatlerde meditasyona oturacağım. Çünkü meditasyon disiplin gerektirir.


* ...diyor ki:
So why not try to simplify?
Believe your belief
Doubt your doubt


Mealen:
Neden basitleştirmeyi denemeyelim?
İnancına inan
Şüphelerinden şüphelen

29 Haziran 2017 Perşembe

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu

Önceki yazı ile başlayan maceranın güncesi:

Gün 1:

Yol boyu yazacaklarımı düşünmekten, An'a odaklanamadım. An'a odaklanmayan insanı neylesin Tilki? O'nu gördüğüm Çınarın altına oturdum ve O'nu düşünmemeye çalıştım: Meditasyon... Tilki bugün gelmeyecek, biliyorum. Kendimi eğitmem gerek. Çalışacağım. Ve nefes. Bir süre Om'ladım (ses çıkarma cesaretini veren Merve sağolsun) titreşimler işimi kolayladı. Yine de An'ı yakalayıp kaybediyorum. İlk gün için fena sayılmaz.

Dönerken attığım adımların farkındalığı ile yürüdüm. Sesleri dinleyip kokuları ayırt etmeye çalıştım. Bir ara kafamı kaldırıp baktım -çünkü Yıldızlar yerinde duruyorlar mı diye sık sık bakarım- sadece Jüpiter'i görebildim, henüz yeterince kararmadı hava. Yine de sivrisinek saldırıları için yeterince erken. Daha da erken gelmeliyim...

Bir Tilki'yle dost olabilmek için önce kalbini açmalı insan.

Tilki ile dost olmak

Gün 2:

Bugün tuhaf bir özgüven ile yürüdüm. Tilki ile karşılaşmak değildi asıl mesele, ama içimde bir yerde O'nu bugün tekrar göreceğimi biliyordum sanki.

Ve daha Çınar'a varmadan gördüm O'nu. Yolumun üzerindeydi, dallara basıp da çıkardığım çıtırtılardan ürküp arkasında bakmadan minik tepeye tırmandı ve çalılara daldı. Ben de sessizce arkasından baktım. Hemen ardından Zaman ve Uzay'ı bükmeye başladım zihnimde. Hatıralar aktı: Bu bir Tilki'yi ürküttüğüm ilk an değil.

Önce üzgündüm, sessizce gelmediğim için. Ancak bu bir öğrenme An'ı. Eğer bir Tilki ile dost olmak istiyorsa insan, O'nun ihtiyaçlarını iyi anlamalı. Sükunet ve anlayış, ilk adım olabilir. Tilki'ye dair yaptığım bu ilk gözlem, iyi bir başlangıç noktası olabilir. Ve bu beraberinde sabrı da getirecektir.

Arkasından bakıp da donup kaldığım o noktaya oturdum ve meditasyon yapmaya çalıştım. Ancak zihnim türlü türlü düşüncelerle (ve yaşanan hadisenin geçmişten getirdiği akisleriye) dolup taşıyordu. Gözlerimi kapadım. Kolay bir meditasyon olmadı. Bir süre sonra vazgeçtim, ve gözlerimi açtığımda Tilki tepede, bir çalının arkasından beni gözetliyordu. Yine bir süre bakıştık. Boz rengiyle ve tüylü kocaman kuyruğu ile bu Tilki'yi nasıl sevmezdim? Herhangi bir karşılık beklemeden sevmeyi öğreneceğim... Sevgi ve güven hissini içimde iyice yükseltmeye çabalayarak O'na baktım, ve kısa bir süre sonra tepeciği aşarak yine kayboldu.

Şükran doluyum. Evren bugün beni yalnız hissettirmiyor. Tilki, bir yabancıya karşı -yani bana- hiç de boş değil. Bir süre şükretmeye, teşekkür etmeye, kendimi sevmeye ve Om'layarak titreşimleri yakalamaya zaman verdim. Sonra da havanın kararmaya başlamasıyla, içimden Tilki'ye bugünlük veda ederek eve döndüm.

Gün 3:

Bugün, Tilki'yi dünkü gibi ürkütmemek için çok yavaş adımlarla yürüdüm yolu. Ayrıca tüm dikkatimi etraftaki seslere verdim. Acaba en ufak bir Tilki hışırtısını, kıpırtısını, aksırmasını ya da tıksırmasını duyabilir miydim? Muhtemelen duyama(z)dım. Tilkiler pek sessiz canlılar. Ancak bu yürüme deneyimi, bugünkü meditasyonumun kendisi oldu. Çok çok ufak çıtırtılara kulak kabartmış ve attığım adımların farkındalığı ile yürümek muazzamdı.

Dün Tilki ile karşılaştığım yere gelince durdum. Gözlerim hemen O'nu aradı etrafta. Halbuki karşıma çıkması benim aramama değil O'nun iradesine bağlıydı. Bu almam gereken önemli derslerden birisi. Ben sadece gözlemciyim. Tek yapmam gereken O gelmeyi seçtiğinde benim de orada olmam. Benim iradem kalmak. O'nun iradesi ise benim dostluk çağrıma gelmesi.

Bir süre sonra -tüm bunları da kafamdan geçirdikten sonra- etrafta O'nu aramamaya ve dikkatimi kendime vermeye karar verdim, ve bu niyetle yürümeye devam ettim. O'nu ilk gördüğüm Çınar'ın altına varınca, oturup bir süre meditasyon yaptım. Ancak O'nun gelip gelmediğini kolaçan etmeden meditasyon yapmak çok zordu. Bugün güzel bir meditasyon pratiği oldu. Ancak Tilki görünmedi.

Yine de içimde bir yerlerde, O'nun varlığını hissediyor gibiydim. Sanki etraftaydı ve oralarda olduğumu biliyordu. Ya da ben bunu tamamen kendim uyduruyorum. Yine, sadece Tilki'nin bilebileceği bir şey daha. Dost olup da her şeyi konuşabildiğimizde bu An'ların hepsini soracağım kendisine:)

Ormandan ve Meditasyondan dönüşümü başka bir anlamda verimli geçirmek için, elim boş gelmemeye, ve derede sürüklenmiş ve şimdi kurumuş dal parçalarını taşımaya karar verdim. Fazla değil, her gün 5-6 dal parçası...

Ateş başında otururken, şükrettiğim Orman'ı anımsayacağım.

Gün 4:

Dün yeşil tişörtümü giymiştim. Üzerinde hiç bir desen, mesaj ya da çizgi film karakteri bile olmayan sade bir tişört. Kalp çakrasının rengi yeşil derler, ben de orayla uğraşmaya devam etmek istiyorum. Bugün de aynı renkle çıktım yola.

Yolda artık kimi taşların ve ağaçların yerlerini ezberlediğimi fark ettim. Belki de, diye düşündüm, bağ kurmak böyle bir şeydir; her bir detayıyla tanımak, bilmek. Dört günde olacak iş değil bu. Aylarca bu yolu yürüyebilir miyim acaba?

İkinci karşılaşma noktamızda durup etraftaki sesleri dinledim uzun uzun. Dikkatimi daha yoğun tutabiliyorum artık, sadece sesleri dinleyerek zihnimi susturabiliyorum, en azından bir süre.

Yine de gözlerim Tilki'yi aramaktan geri durmadı. Sonunda bakınmaktan vazgeçip gözlerimi kapadım. Daha derin nefes almaya başlayınca kafam güzel oldu. Gözlerimi açtığımda etrafımı başka görüyordum şimdi. Şükretmek için şimdi doğru zaman. Bağ kurduğumda sesimin duyulduğunu biliyorum. Tüm varlıklara teşekkür ettim. Oturduğum yerde gevşedim. Meditasyonda oturmadan, ama kendimi tam da oradaki her şeyle bağlantıda hissederek bir süre daha oturup dinlemeye devam ettim.

Sonra düşünceler üşüştü yine. "Acaba karşıdaki minik tepeye çıkmalı mıyım?" Bir ilişki için, hele de henüz kurulmamış bir ilişki için, çok mühim bir soru bu. O'nun alanına girmeli miyim, yoksa karşılaştığımız bu noktada sabırla beklemeli miyim? Ne kadar aktif ya da pasif davranacağımın dengesi nerede? Sınır nerede?

Beklemeden beklemek, ya da beklerken beklememek. Ne biri, ne öteki, ama ikisi de.

Henüz bir cevabım yok. Tepeye çıkmadım. Fakat günlerce Tilki'yi görmezsem, er ya da geç, çıkacağımı biliyorum.

Bugün Tilki görünmedi. Fakat bir kaç karatavuk hemen yanı başımda uçuştu, şakıdı ve birbirine kur yaptı. Turuncu gagaları ne de güzel!

Gün 5:

Bugün keyifsiz bir günümdeyim. Sabah annem ile telefonda tartıştıktan sonra bütün günü boş bakarak geçirdim. Bu nedenle yürüyüşe çıktığımda aklımda neredeyse Tilki yoktu.

Tilki'yi gördüğüm iki noktada da biraz duraksayıp etrafa bakındım, ancak meditasyona oturmayıp yürümeye devam ettim. Koca Çınar'ı da geçince yol Böğürtlenler tarafında öyle işgal edilmiş durumda ki, bir yerlerime diken batmadan geçemiyorum. Kısa süre sonra pes edip, yıkık Çamın berisinde tepeyi hafif tırmandım ve oturdum. Buradan manzara güzel; yeşilin koyu tonlarıyla derinleşen vadi... Yanıma hiç bir alet almadığım için size fotoğraf gösteremiyorum.

Sivrisinek saldırılarına fazla dayanamadım. Zaten durulmayan zihnime hiç de yardımcı olmadılar. Parmağımdan kan emen bir sivrisineği izledim bir süre. Parmağımdaki ince kaşıntıyı hissedince diğer elimin işaret parmağıyla ezdim onu. Öldürmeden önce düşünmüştüm halbuki, "şu an kaderi benim ellerimde, ve kanı emip gitmesine göz yumabilirim." Ama yapmadım. Nedenini bilmiyorum.

Tırmandığım yerden aşağıya indim ve eve koyuldum. Tilki'yi ikinci gördüğüm noktada durdum ve biraz oturdum. Bir kaç nefes de olsa meditasyon denedim. Belki de Tilki bunun bahanesidir, ne de olsa meditasyon disiplin ister.

Peki ya O'nu bir daha göremezsem? Bu kılavuzun ismi çok iddialı olmadı mı Doğukan?

Bugün hiçbir şey bilmiyorum.

Kalktığımda biraz daha rahattım. Tilki'yle ilgili değil, ama yakın gelecekteki hayatımla ilgili bir karara varmıştım...

Gün 6:

Dün verdiğim kararın sınanma günüydü bugün. Dün gece apar topar Bornova'ya gittim ve gece orada kaldım. Çünkü annemle konuşmamız gerekiyordu. Bu konuşma bugüne de sarktı. Ve dün verdiğim karar tescillenmiş oldu. Ancak kurmakta zorlandığımız bağ -hatta kuramadığımız bağ- ve bu iletişimsizlik, bâki.

Bu kafayla Orman yoluna düştüm, farkındalıksız, doluzihin bir yürüyüş. İkinci karşılaşma noktamıza varınca biraz yavaşladım ve farkındalık geldi. Ağaçları, bitkileri gördüm, arı vızıltılarını ve cırcır böceklerini duydum. Oturup meditasyon yapmaya çalıştım. Ama nafile. Bugün hiç olmazsa oraya kadar gitmeyi başarmıştım, başlı başına dikkate değer olan şey bu.

Ve Tilki yine görünmedi.

Geldiğim An'a kıyasla daha rahatlamış şekilde döndüm eve. Dönerken bir kaç parça dal ile kurudere yatağında beğendiğim kızıl renkli irice bir taşı da alıp yanımda getirdim.

Gün 7:

Tilki bugün de görünmedi.

Bu dönem hissettiğim tüm yoğun (ve karmaşık) hislerin gölgesinde bir hafta boyunca her gün kıçımı kaldırıp meditasyona gidebildiğim için kendimi takdir ediyorum. Bugün de keyifli bir meditasyon oldu.

Yüzümü tam karşımdaki Karaçam'ın gövdesine döndüm. Gün batımında gövdesinden yansıyan ışığın ve renklerin ne kadar eşsiz göründüğünü size nasıl anlatabilirim bilmiyorum. 

Dönüş yolunda bir süredir kafamda dönüp duran fikirler buldu beni yeniden. Bunların hepsi bir tutunma oyunu aslında:

Kafanızda bir eğri hayal edin, matematiksel bir eğriden bahsediyorum. Adı da tutunma eğrisi olsun. Bunun bir ucu, tutunamama (tam da Tutunamayanlar romanında olduğu şekliyle). Bu uca tüm zihinsel sorgulamalarla yani felsefeyle ulaşmak mümkün. Zihinsel sorgulamaların dibindeki tuzak -benim de sık sık kendimi içimde bulduğum tuzak- varoluş felsefesi ve hayatımızın anlamı/anlamsızlığı. Zihnimizi %100 meşgul ettiği ve artık kontrolünü kaçırdığımız noktada tutunamama geliyor yani eğer bu noktada durmaya ısrar ederse kişi, muhtemelen sonu önce ağır bir depresyon ve son tahlilde intihar olacaktır (Uzak). Sorgulama yoluyla dünyayı bilenler bu kısma yakınsıyor: Ekoloji, insan, hayvan, kadın, çocuk, işci vs hakları savunucuları, yani araştıran, bilen, sorgulayan hemen herkes...

Eğrinin öbür tarafında ise, mutlak bir irade kullanmak ve kalbi açmak var. Her şeyin -ama her şeyin- sorgulama olmaksızın mutlak bir kabulü var. Zihnin hiç devreye girmeyip sadece ve sadece kabulün olduğu noktada tutunmama gerçekleşiyor. Burada ise zihin yerine tüm görevi kalp üstleniyor (Yakın). Aşktan yanmış tüm kişiler, ermişler, dervişler ve deliler muhtemelen burada ya da buraya yakınsıyor.

İlginç olan, bu eğri, bir de bakıyorsunuz ki çember halini alıyor -bir başka katmanda. Çünkü tutunmama ve tutunamama aslında aynı şeyler. Birisi mutlak surette yaşam, diğeri ise mutlak surette ölüm. Dip dibe, gerçeğin iki ayrı dile geliş biçimi gibi. 

Ben ve tanıdığım insanların %99.9'u ise, ne bir uca ne de ötekine ulaşmadan, arada derede tutunuyoruz bir şeylere. Ve belki de olması gereken budur. 

Ben şimdi küçük dünyamda bir Tilki'ye tutunuyorum mesela. Umudum, bana insanlığı, şefkati, sabrı ve sevgiyi öğretmesi. Tabii bunu Tilki yapmayacak, becerebilirsem ben yapacağım. Bir Tilki, Orman'a gidip de meditasyon yapmak için iyi bir bahane. Zaten estetik bir hayvan ve fantezi dünyamdaki bir metafor olmaktan öte ne olabilirdi ki?

Tutunma oyunu



23 Haziran 2017 Cuma

Tilki, Meditasyon ve Her Şey

Bugün biraz heyecanlıydım. Bir süre bahçede çalıştıktan sonra gidip duş aldım, temizlendim, kendime özen gösterdim ve sevgili Baran'ın bana Dünyanın Çatısı'ndan hediye olarak getirdiği sarı tişörtümü giydim (herhangi bir an üzerimdeki tişört, hakkımda bir çok bilgi verebilir). İşte böylece, gün batarken, yürümeye başladım.

...

Şimdi yazacaklarım bir Küçük Prens göndermesi gibi görünebilir. Öyle olmadığını iddia etmeyeceğim. Yine de, bir göndermenin veya mecazın ötesine geçebilmek niyetindeyim.

Geçen haftalarda, cânım Esin buralardayken, bir yürüyüşe çıktık. Ona civarda gördüğüm yaban hayvanlarından bahsediyordum. Karşılaştığım Sincaptan, Kirpiden yahut da Baykuştan bahsetmiş olmalıyım. Neden sonra aklıma yıllar evvel ağabeyimin buralarda karşılaştığını söylediği Tilki geldi. Ben bir Tilki ile hiç karşılaşmamıştım, ve bir Tilki görmeyi çok isterdim doğrusu.

Ve Esin'e de tam olarak böyle söyledim: "Bir Tilki görmeyi çok isterdim doğrusu."

Kurudere yolu, gördüğüm diğer kurudere yollarından pek de farklı değil. Yolun en başında, karşı tarafta heybetli bir Akkaya manzarası vardır. Yürüdüğümüz ufak vadiye girmeden önce böğürtlenler, hemen sonra boyları 4-5 metreye varan Kargılar karşılar bizi. Civardaki Zeytinlikleri geçerek devam ederiz. Hemen yanı başımızdaki bir sitenin dibindedir yol -ki burası oldukça pistir, çünkü zamanında birileri hafriyatını buraya dökmüştür- ve ardından terk edilmiş bir minibüsün yanından kıvrılarak devam eder. Onu da geçince, Çamlar başlar ve kurudere kıvrıla kıvrıla doğanın içine karışır. Dere yolu boyunca sağlı sollu Hayıtlar ve Böğürtlenler ve adını bilmediğim diğer bitkiler hem geçişi zorlaştırır, hem de yola renk katar. Dere üzerindeki kimi taşlar da zaman zaman çok göz alıcı olabilir. Bir süre sonra Çınar ve Erguvan ağaçları da sürpriz yapar size. Vadi giderek kapanır ve dar bir hale gelir, Akkaya da görünmez olur. Böyle bir Yol'dur bu işte...

Henüz sonuna dek yürümediğim bir Yol.
(Herhangi bir Yol'u sonuna dek yürümek mümkün mü?)

Sesimin titreşimleri metrelerce öteye gidip bir Tilki'yi uyandırmamıştı henüz. Ve biz bir süre daha yürüdük. Etraftaki bebek Çınarların atası gibi görünen büyükçe bir Çınar'a vardık ve çiselmekte olan yağmur hızlanınca geniş yaprakların altına sığındık. Esin, bunun Doğu Çınarı mı yoksa Batı Çınarı mı olduğunu açıklıyordu. Tohumlarının sayısına bakıyorduk. İşte tam o An, belki ötesinde ya da berisinde bir An, karşıdaki yükseltinin üzerinde sağ yandan koşarak gelen Tilki'yi gördüm. Bir Çamın altında durdu ve bize baktı. Belki de bana bakmıştır, bunu Tilki'den başka kim bilebilir? Ancak bir süre bakıştık, bu gerçek. Büyülü geçen bir 10 saniyenin sonunda geldiği yana dönüp koşarak kayboldu.

Neydi Bu An'ı büyülü yapan sahi?
Peki bir işareti işaret yapan neydi?
Tabii ki Prens haklı; özellikle böyle durumlarda, yüreğiyle bakmalı kişi.

...

Şimdi bir Tilki ile nasıl dost olabileceğimi düşünüyorum. Öğrenmem gereken çok şey var; bağ kurmaya, sevmeye, sabra ve daha bir çok şeye dair... ve kalbimi açması için bir Tilki'nin bilgeliğine sığınıyorum. Belki de bir Tilki ile dost olabilmek için sabırla beklemeli ve bunun için de Zaman bükmeyi öğrenmeliyim. Kendime de güveniyorum hani. Zaten dünyanın öte bir yerinde, 'Ateşbükücülerin iyi birer Zamanbükücü olabilecekleri' de söylenegelir...

...

Her gün Orman'a gidip meditasyon yapmak için harika bir sebebim var artık (Teşekkürler Kerem!). Ne zamandır Kırsal Günlükleri yazmak istiyordum ve elim varmıyordu. Çok fazla atıp tutmak istemiyordum sanırım. Şimdi ise çok daha heyecanlı bir meditasyon günlüğü tutacağım: Tilki'yle arkadaş olma kılavuzu.


Nif, Akkaya
foto: Filiz Öz

28 Mayıs 2016 Cumartesi

"Kimdir Gezgin?"

Kendimi bir gezgin olarak tanımlamıyorum. Çekindiğimden falan değil, aslında tam benim kullanmaktan memnun olacağım bir kelime bu, çünkü oldukça havalı. Fakat iki yıldır yaşama tarzımı düşününce, gezginlikten Uzak, ve olsa olsa göçebeliğe Yakın olduğumu biliyorum.

Fakat, işte, derinlerde bir yerde Gezgin olduğumu -bambaşka bir anlamda- biliyordum. Bunu geçen ay fark ettim.

İzmir'de Hülya ve Sezin ile bir etkinlik yapmıştık. "İnsan insana bağlarımız nereye gitti?" diye yazdık karton kağıtlara, ve gelip geçeni bir dakika göz göze bakışmaya davet ettik.

Alsancak'ın sakin saatleri, sırtımızdan yana esen tatlı Rüzgâr ile hafif yakıcı Güneş'in tenimizde hissettirdiği sıcaklık, gelip geçen insanların gözlerinde aradığım manayla birbirine karıştı. Bu keyifli etkinlik sonrasında -ki haber bile olduk- birbirimize bunun tekrarını yapma sözleri verdik.

O gün bir kadın geldi, Hülya'nın blogunu takip ediyordu, ve niyeti onunla tanışmak, tezi için bilgi toplamaktı. Gezginler hakkında bir araştırma yapıyordu, ve öncesinde de nice gezginle tanışmış, onlara sorular sormuş, notlar tutmuştu.

Daha önce üzerine hiç düşünmediğim bir soruyu soruverdi, Alsancak'ın ara sokaklarında bir lokantada yemek yerken: "Kimdir Gezgin?"

Bunun oldukça teknik ve kaba açıklamasını, son bir kaç yılda onlarcası açılan gezgin bloglarına bakarak yapmak mümkün; hayatının tamamını ya da bir kısmını yer değiştirerek geçiren kişidir Gezgin. Daha önce görmediği yeni yerler, yeni yemekler ve içkilerin tatlarının muğlak bir tarifi, dinlediği yeni müzikler ve tanıştığı insanların isimleri ile fotoğrafları gezgin bloglarının içeriğini oluşturur çoğunlukla. Daha da teknik yaklaşanlar, ne kadar ucuza gezdiklerini göstermek ve başkalarını cesaretlendirmek için bir maliyet tablosu dökerler ortaya, kimi motorla ya da bisikletle gezenler hangi parçaların sağlam olduğunu anlatırlar detaylarıyla.

Alsancak'ın ara bir sokağındaki o lokantada, kerevizimden bir çatal daha yutarken bunları düşünüyordum. "Hayır, Gezgin bu değil, sadece bu olamaz."

Benim tanımım biraz farklı:

Hemen her şeyi dışarıda arayan zihinlerin egemen olduğu bu dünyada, gerçek bir Gezgin, gezilerini içeride yapandır. Yaşadığı her bir zevkin ve acının kendinde yarattığı duyguları takip edebilen kişidir. Hatta bu keşiflerden öyle bir keyif alır ki, araştırmalarının ve arayışının yönelimini her zaman bu tuhaf zevk belirler.

Yeni bir lezzetin verdiği haz, olsa olsa özgürleşen, keşfeden ruhun yansıması olabilir. Ya da bir kaç günü birlikte otostopladıkları ve bağ kurdukları yabancı uyruklu bir dosttan ayrılırken Gezgin; hissettiği minnet duygusunun, tekrar görüşemeyecek olmalarının verdiği An'lık özlem ile birbirine karıştığı o yerde, işte tam orada, İnsan olmanın, bu dünyaya gelme sebebinin kırıntılarını içinde hissedebilir.

Gezgin, gezilerini içeride yapandır.


Gezgin, bu duyguları deneyimler, deneyimler, deneyimler. İçindeki karanlık mağaralara korkmadan girer ve karşısına ne çıkarsa çıksın, durup bakmaya cesaret eder.

Bunun için, gittiği her yeni memleket, zorlandığı dolambaçlı patikalar ya da beklenmedik her Aşk, ve hatta kafasını kaldırdığında gördüğü her Bulut ya da her Yıldız, hayatının gerçeğini hissettirir ona.

Benim için başarılı bir gezgin blogu, -düz bir dil ile anlatılamayacak olan- insan ruhunun gizemli ve karanlık yönlerini, edebiyatın desteğini de arkasına alarak anlatabilendir.

...

O halde, şimdi durup soluklanalım, ve sadece bakalım.


Likya Yolu'nda, Seda



22 Aralık 2015 Salı

Kalbi Dinlemek: Kaç Bahar Kaldı?

Daha kaç tane bahar yaşayacağınızı düşündünüz mü hiç? Kaç yıl yaşayacağınızı değil, kaç bahar göreceğinizi soruyorum.

Mühim soru. Sanki şöyle bir tınısı var.

Kaç bahar kaldı?


Bahar mevsimini -en az diğerleri kadar- çok severim. Ve eğer sağlıklı bir şekilde yirmi tane daha bahar yaşayabileceksem; yani istediğim yolları yürüyebilecek, istediğim ülkeleri görebilecek, ve bir sürü insanla tanışabileceksem, kendimi bir işyerine tıkamam. Tam şu anda, yapmak istediklerimi yapmalıyım. Yarın değil, birazdan değil. Manifesto gibi; şu anda.

...

Otoriteyle ve dayatmalarla problemlerim var. Altı yıl boyunca orduda -yani hiyerarşinin ve otoritenin göbeğinde- hayatta kalabildiğime göre bu sıkıntının doğuştan geldiğini sanmıyorum. Ne zaman kazandım ben bu Özgürlüğü?

Geçen aylarda Göçebeliğimin Ankara evresine başlayınca biraz para kazanmak istedim ve bir kafede işe girdim. Çünkü geçen kış gibi olmasını istemiyordum. Fakat, fazla değil, sekizinci çalışma günümde, üç solcu patrondan en sevdiğim -biraz da dayıma benzeyen- benimle daha fazla çalışmak istemediklerini söyledi. Aslında tam olarak böyle söylemedi. "Biraz ara verelim." dedi.

Hâlâ beni aramadıklarına göre oldukça uzun bir arayı kastetmiş olmalı... Halbuki o kafeyi sevmiştim.

Arkadaşımın yoga stüdyosunda ders vermeyi denedim. Yine başaramadım. Çünkü canım yoga yapmak istemediğinde yapmıyordum. Aslında canım ne isterse, onu yapıyordum (Belki de giderek babama benziyorumdur, kim bilir).

Aynı hafta, eskiden gittiğim bir başka yoga stüdyosunda bir sekreterlik ilanı gördüm. Eski hocamı arayıp işe talip oldum. Ancak beni iyi tanıdığını ve bu işi yapamayacağımı söyledi bana. Çünkü sorgulayan bir tiptim, ve evet, beni iyi tanıyordu.

Şimdi bu başarısızlıklarımı biraz sindirdim ve Özgürlüğümün nişaneleri olarak -biraz da gururla- yakama takmaya çalışıyorum. Son 22 aydır beyaz-renkli olmasın diye uğraştığı yakalarına teneke madalyalar iliştiren bir deliyim ben. Sistemin getirdiği çalışma saatlerine uymayı reddediyorum ve içimden gelen çalışma saatlerini kabul ediyorum. Düzenli bir işte çalışacak kadar deli değilim.

Soranlar oluyor: "E peki nasıl geçiniyorsun?" Ah şu para mevzusu!..

Sanırım dert etmiyorum artık bunu. Çünkü üzerine para harcayacak ve beni heyecanlandıran herhangi bir şey görmüyorum artık. Yiyecek dışındaki tüm ihtiyaçlarımı karşılamanın yollarını keşfediyorum:

- Ulaşım; şehirler arası otostopla, şehir içi yürüyerek
- Kalacak yer; dostlarımın desteğiyle*.
- Kıyafet; ömrümün sonuna kadar yetecek kıyafetim var, ne giydiğimi pek umursamıyorum ve ayrıca eskileri Kiki'ye veriyorum, yamalıyor benim için.
- İnternet: Annemin hediyesi, sağolsun.
- Yemek; işte burada biraz problem yaşıyorum. Geçinmek demek benim için istediğim şeyleri yiyebilmek demek. Friganizmi henüz öğrenemedim ve istediğim şeyleri alamayınca biraz üzülüyorum, sonra Siddharta'yı hatırlıyorum. Özenerek okuduğum bu karakter nasıl oruç tutuyorsa, ben de oruç tutabilirim belki (Yine de, keşke biraz Elf peksimetim olsaydı). Son olarak, bu maddeyi sevdiğim kadına değinmeden geçemem. Seda'ya, minnetle ve aşkla: Beni benden daha çok düşündüğü için sürekli desteklendiğimi hissediyorum. Belki de onun sayesinde oruç tutmama gerek kalmıyor.

Şimdilik Mandala atölyeleri, ve zaman zaman Yoga dersleri yapmaktan keyif alıyorum. Mekan sorununu da Çağlar'ın evini açmasıyla çözdük. Armağan Ekonomisiyle asgari düzeyde geçinebiliyorum. Böylece tüm vaktimi sadece yapmaktan keyif aldığım şeylere ayırdım: Topluluk olma, bağlar kurma, dostlar edinme ve gelecekte yaşayacağım kırsalın hayallerini kurma... Sevdiğim şeyleri yapabildiğim için keyfim de fazlasıyla yerinde.

Bağ kurma

22 ay önce işi gücü bırakarak çok yerinde bir karar verdiğimi her gün tekrar tekrar anlıyorum. Eğer sıkıldığınız bir işiniz varsa, onu bırakmak için beklemeyin. Ruhunuzu dinleyin; geriye kaç tane bahar yaşayacağınızı ve bunları nasıl geçirmek istediğinizi düşünün. Belki de göreceğiniz yirmi tane bahar, yirmi tane kış, yirmi tane güz ve yirmi tane yaz kalmıştır. Bunların yitip gidişini, sevmediğiniz bir işi yaparak izlemeye devam mı edeceksiniz?

Kalplerinizin sizi çağırdığı şeyler yapmak istemez misiniz?

Kalbi dinlemek


Son zamanlarda dönüp tekrar tekrar izlediğim bu filmi paylaşmak istiyorum. Charles'ın filmde dediği gibi: Yolunuzu bulmak için kaybolmayı göze almalısınız.

Kalplerimizin Bildiği Daha Güzel Bir Dünya Mümkün.

Kalplerinizi dinleyin, çünkü şu anda yapmak istediklerinizi yapabilirsiniz.




*Ankara'daki kalacak yer sponsorlarıma minnetle: Gülşen, Damla, Cem, Önder, Çağlar ve beni ağırlamak isteyen tüm arkadaşlarım, iyi ki varsınız...