12 Mayıs 2020 Salı

Rüyalar - XV

(13 Mart 2020 Cuma - Eskişehir)

Dansa gidiyoruz. Bir terslik var. Bir ofise alıyorlar bizi. Meğer birilerinin dansı bırakmasına karar vermişler, bunu açıklayacaklar. Hocamız B. tek tek söylüyor. İkinci sırada benim adımı sayıyor. Diğer isimler N., E., A.*, belki birileri daha var ama ben bu üçünü hatırlayabiliyorum. Dansı bırakması söylenen bir kaç kişi ortalıkta bile değiller, gelmemişler. Sıkışık hissediyorum (Adeta eski sevgilinin terk etmesi gibi bir sıkışıklık hissi, şok ve çaresizlik... Şüphesiz bu iki konu arasında duygusal dünyamda bir bağlantı var). İtiraz ediyorum. Bizi sınayıp sınamadıklarını soruyorum. Çünkü biz emek veren aktif dansçılarız, bunu söylüyorum. Meğer ne kadar aktif olduğumuzla bir ilgisi yokmuş. "Tarzınızla ilgili" diyor B.. Bizim dans tarzımız diğerlerini de kötü etkiliyormuş. "Özellikle filanca ekolden gelenlerin hiçbirisini istemiyorum." diyor. Sonra bu insanların dansa kattığı zenginlik ve çeşitlilikle alakalı uzun bir nutuk çekmeye girişiyorum. B. ikna olabilir gibi duruyor. Bir ara bizim istekliliğimizi test ettiğinden emin gibi oluyorum. Öyle ki, 'ben bir yere gitmiyorum' diye bir moda bürünüyorum. Kalıp savunacağım, hem kendimi hem diğerlerini...

- Bir takım detaylar: B.'nin bir asistanı var gibi. Muğlak. Tanımadığım birisi ya da İstanbul'dan şu partiye gelen ve hiç hazzetmediğim burnu havada görünen eğitmen de olabilir. Ona benziyor. Onu ikna edebilirim gibi geliyor. Pasif. Ama zaten ipler onun elinde de değil. Asıl B.'yi ikna etmem gerek. 

*Burada beni de dahil edince bir dörtlü oluşuyor. Bunlardan ikisi kadın ikisi erkek. Bunu biraz zorlama ile bir mandalaya benzetmek istiyorum ama yeterli done yok. 

-B. bir kadın olduğu için konu yine anima ile alakalı. Asistan bir erkek ama yetkisi yok. Sanki animam hâlâ bendeki bir şeyleri onaylamıyor, benim başka türlü davranmamı istiyor gibi. Rüya dizisine bir bütün olarak bakmadıkça bunların anlamlarını çözmek çok zor.
-Ya da aslında yaşadığım ayrılığın berrak bir açıklaması olarak okumak da mümkün. Ama bilincimde açıklayabildiğim şeyi neden bilinç dışım yeniden önüme sürüyor? Bu kadar açık anlamlar yeterli gelmiyor bana ve daha derinine bakmaktan kendimi alamıyorum.

...

Aynı sabah, ikinci rüya. Sembozlizmi oldukça açık olduğu için buraya yazmaya çekiniyorum. Yine C. ile alakalı ve içimin yine bolca sıkıştığı bir rüya. Önceki rüya ile ilişkilendirmek mümkün.


(14 Mart 2020 Cumartesi - Eskişehir)

Bir dizide oynuyormuşum, B. ile. O baş rolü oynayan esas kız, ben ise yan roldeki esas oğlanı oynuyorum. Güya arkadaşız. Ama dizide rol icabı aramızda bir şeyler oluyor ya da olacak. Senaryo böyle. Bir yatak odası sahnesi çekilecek. Ya da biz bir sebepten bir yatak odasındayız. Hangisi emin değilim. Fakat gayet doğal bir şekilde sevişiyoruz. Düşünmeksizin, ikimiz de istiyoruz bunu. B.'nin sevgilisi C.'de oralardaymış. Hiçbir duygu hissetmiyorum, suçluluk hissetmiyorum. Sadece bir şeylerin yanlış olduğunu biliyorum. Duygusuz. Sadece biliyorum. Böyle olmamalıydı. Peki şimdi ne olacak? Bunu da bilmiyorum.

(Bir yandan artık C.'yi görmek istemiyorum rüyalarımda, dolayısıyla artık bilinç dışım sanki bana oyunlar oynuyor gibi. Onu benzettiğim başka kadınlarla yeni kurgular yaşıyor gibiyim -B. C.'ye çok benzeyen bir kadın. En nihayetinde rüyalarımdaki insanlar bendeki bir duygunun ya da bilinç dışımda bulunan bir bilginin temsilleriyse eğer -öyle olduğunu sanıyorum- o zaman kişinin kim olduğu değil burada önemli olan, duygunun aynı duygu olması. Dolayısıyla soru şuna dönüşüyor: Bu duygu bana ne anlatmaya çalışıyor?)


(15 Mart 2020 Pazar - Eskişehir)

İki rüya:

- Kocaman bir sınıftayım. Büyük bir salon gibi, ama aynı zamanda bu bir trenin vagonuymuş. Önden sigara kokuları geliyor. Nereden geldiğini bulup önlem almaya çalışıyorum. Kendime destek olacak birilerini arıyorum.

- Askeri lisedeyim ya da Harp Okulu. Kendime yapacak bir şey bulamazsam piyade sınıfını seçeyim bari diyorum. Bu durum beni çok sıkıştırıyor. Bir yerde N.'yi görüyorum. Okula sırf birileri istedi diye ot sokmuş. Ayak bileğine gizlemiş. Kapıda yakalanmasına rağmen yine de geçirmeyi başarmış.*

*Lise ve sonrasına dair pek rüya görmedim yıllarca. Bir süredir buralardan bir bağlam yakalamış olabilirim. O dönemlerden çözülecek bir şeyler yüzeyleniyor diye umuyorum. Inner child çalışmalarımı genellikle çocukluğuma yaptığım uzun bir dönemi arkada bıraktım. Sonrasında ergenliğimi çalışmaya başlayınca orada da bir çok sıkışmış duygu ve enerji keşfettim. Şimdi bu rüya epey önemli gibi geldi.


(18 Mart 2020 Çarşamba - Eskişehir)

Bir çeşit frizbi, biraz daha büyükçe belki, bunun üzerine çıkıp yerden havalanıyorum. Bu bir oyuncakmış ama ben taşıt olarak kullanabildiğimi keşfediyorum. Upuzun bir caddeyi (muhtemelen Bornova'daki Mustafa Kemal Caddesi'ni) boydan boya aşıyorum. Merkeze vardığımda İ. ve B.'yi görüyorum. Yanlarında onların başka arkadaşları da var, beni görüyorlar frizbi ile yolculuk yaparken. O sırada telefonlarını çıkarmış bir şeyleri çekiyorlar ve tesadüfen beni de videoya kayıt ediyorlar böylece. Kaydı izleyip çok gülüyoruz. Dönüşte de bu sefer başka arkadaşlara (B. ve E.?) rastlıyorum. Uçmak o kadar keyifli ve muhteşem ki, heyecandan kalbim atarak uyanıyorum.

*Bir zamanlar sevgili A. bana uçan halıya binen bir masal kahramanı olduğumu söylerdi. Rüyanın yarattığı ilk çağrışım bu oldu.


The Flying Carpet - Viktor Vasnetsov, 1880


(19 Mart 2020 Perşembe - Eskişehir)

Köpek dişim sallanıyor ve kendim çıkarmalı mıyım yoksa düşsün diye beklemeli miyim diye kararsızlık yaşıyorum.

*Bir kaç ay önce dişlerimin döküldüğü başka bir rüya görmüştüm. Dişler köklerle (ve aile ile) ilişkilendirilir klasik sembolizmde. Dişlerin dökülmesi de yaygın bir rüya motifidir. Her zamanki gibi, ne anlattığından emin olmak için uzun bir rüya dizisini incelemek daha sağlıklı. 

10 Mayıs 2020 Pazar

Rüyalar - XIV

(5 Mart 2020 Perşembe - Eskişehir)

Yine C.'yi gördüm.Yaşadığım yere gelecekti. Şehrin dışında, etrafta bataklıkların olduğu bir yerde, hemen yanı başındaki bir sitede yaşıyorum. Telefonlaşıyoruz, gelirken aç olduğunu söylüyor. Ben de evde yiyecek bir şey olmadığı için gelirken bir şeyler almasını söylüyorum. Ben de yiyeceğim (Bu arada aç kaldığında nasıl da sinirlenebildiğini hatırlıyorum). Kokoreç alması konusunda anlaşıyoruz...


Buraya kokoreç fotoğrafı yerine bataklık resmi koymak tabii ki daha mantıklı:)
Görsel kaynak

Bir önceki ya da bir sonraki rüya.

Okuldayım. Üniversite galiba. Kendi okullarımdan epey farklı. Alacağım derslerin zamanlarını ayarlamaya çalışıyorum. Sevdiğim bir öğretmen varmış (erkek). Tarih ya da İngilizce öğretmeni sanırım. Onun saatlerini bir türlü tutturamıyorum. Tek uygun gün öğretmenin bütün derslerini arka arkaya 8-9 saat almam gerekiyor. Böyle mi yapsam diye düşünüyorum. Çünkü bu sefer de sıkılabilirim...


(7 Mart 2020 Cumartesi - Eksişehir)

Saçımı boyatmak istiyordum. Bir arkadaşımla (kim olduğunu hatırlamıyorum) bir kadın kuaförüne gidiyoruz. Kadın kuaförü seçiyoruz çünkü erkek berberlerinde ya saç boyanmıyor ya da kötü boyanır diye düşünüyorum. Açık kahve tonlarında bir renk seçiyorum. Güya bu renk beni on yaş gençleştirecekmiş. Arkadaşım saçımı boyama başlıyor. Sonra boyanın içeriğini merak ediyorum ve oradaki kuaför çocuğa soruyorum. Çocuk bocalıyor, kem küm ediyor, sonra anlıyoruz ki meğer boya doğal değilmiş ve içinde zehirli maddeler varmış. Boyamaktan vazgeçip temizlemeye çalışıyoruz saçı. Sonrasında doğal bir boya getiriyor çocuk fakat devamı yok. Uyandım.

(Bu rüyadan önce, ki birçok rüyamda olduğu gibi, yine bir eski sevgiliyi görüyorum, bu sefer B. Ancak hatırlamıyorum rüyayı)


(9 Mart 2020 Pazartesi - Esk.)

Annem ve yanında bir arkadaşı (H. teyze muhtemelen). Kimliği karanlık birilerince zor bir duruma sürüklenmişler. Bunlar bir pasajın üst katındaki bir dükkanda çalışan mafya kılıklı adamlar. O adamlarla nasıl mücadele edeceklerini düşünüyorlar. O kadar güçlülermiş ki, polisler bile onların yanındaymış. Bu nedenle şikayet edemiyorlar. Bunları konuşurken bir arabada yol alıyoruz, ben sağ önde oturuyorum. Araba takibi olan bir kovalamaca gerçekleşiyor. Çeşitli maceralar... Sonrasında başka bir rüya.

Ağabeyimle bir alışveriş merkezindeyiz. Mesai bitiyor. Çalışanlar üstlerini değiştirmeye başlıyorlar. Erkek bir çalışanın tuhaf memeleri olduğunu fark ediyoruz. Bu sırada C. yanıma gelmiş. Hâlâ aramızda hafif bir gerginlik var. "Nasılsın?" diye soruyorum ve öylesine değil, gerçekten de nasıl olduğunu merak ederek soruyorum bunu. O da bu merakımı ve samimiyetimi fark ediyor. Aramızdaki gerginlik yatışmaya başlıyor. Cevap veriyor soruma. Yine de çok konuşmuyor. Sonra o da adamın tuhaf memelerini fark ediyor ve "nasıl memeler bunlar?" gibi kendi kendine bir yorum yapıyor. "Sen az önce cinsiyetçi bir şey mi söyledin?" diye ona takılıyorum. Gülüyoruz. Şimdi aramızdaki buzlar tamamen eridi.Uyanıyorum...


(11 Mart 2020 Çarşamba - Esk.)

Yine C.'yi görüyorum; bir başkası ile beraber. Neden benimle değil de bir başkasıyla beraber diye düşüncelere ve kıyaslamalara girişiyorum.


(12 Mart 2020 Perşembe - Esk.)

Annem, babam ve ağabeyim büyük bir telefoncuya gitmişiz. Arabayı dışarıya park ediyoruz. İçeriyi geziyoruz. Çıkarken yerde iki yeni cihaz buluyorum; birisi telefon, birisi büyük bir tablet. Ve bunlardan birini alıyorum. Ya da çalıyorum, çünkü almamam gerektiğini düşünüyorum. Diğerini de ağabeyim (ç)alıyor.

Annem ve babam telefonu aldığımızdan haberdar, ancak tableti bilmiyorlar. Telefonu satmak için bir yere gidiyoruz. Bir ara yolda peşimize bir araba takılıyor. Bir sorun var. Dört tane adam beni çağırıyor. Gidiyorum. Tableti çaldığım için gelmişler. İçlerinden birisi beni tehdit ediyor, "Bize yamuk yapılmaz," gibi bir şeyler geveliyor. Şakalaşır gibi bana doğru bir hamle yapıyor, sanki elinde bıçak varmış gibi, ben refleksle çekiliyorum. Gülüp eğleniyorlar. Canımı yakacaklar. Köşeye sıkışmış hissediyorum. Arabanın çakmağını alıyorum ve içlerinden birisinin suratına basıyorum. Birisi bıçak çekiyor, onu kolundan tutup bir başkasına saplıyorum. Yaşanan arbededen sağlam ve muzaffer çıkıyorum. Bu dördünü alıp bizimkilere götürüyorum. Bağlıyoruz hepsini bir yere. Onların üstündeki telefonlara da el koyuyorum. Niyetim onları da satmak. O sırada birisinin Iphone'u çalıyor. Açıyorum. Bu o ilk adamın telefonuymuş, onu taklit ederek konuşuyorum. Bu dörtlüyü bir yere çağırıyorlar, ben de "Tamam geliyoruz" deyip kapatıyorum. Tedirgin uyandım.

...

Bundan önce muğlak bir rüya daha var. İlkokul arkadaşım (ve ilk aşkım) D.'yi görüyorum. Kocaman bir evdeyim ve D. bir arkadaşı ile beraber sabah bu eve geliyor. Üstteki rüya gibi alengirli ve karanlık olaylar yaşanıyor. Anımsamıyorum.


9 Mayıs 2020 Cumartesi

İkiliğe Giriş'e Giriş

Zorlu bir işe kalkıştım. Düalite / dikotomi üzerine düşüncelerimi yazayım dedim. Kafamda oradan oraya uçuşan fikirlerden, birbirinden kopuk cümle parçlarından, onları bağlamak için ortaya her attığım cümlenin yeni bir ikilik yaratmasından dolayı -hayır pes etmedim- bunun biraz daha zaman alacağını sanıyorum. Kaldı ki, esaslı bir anlayışım var, yabana atmak da istemiyorum. Sarkaç gibi, ya da diyalektik gibi... Hayır, bu cephede yeni bir şey yok, güneşin altında söylenmeyen bir şey de kalmadı, yani evvelden söylenenleri yineleyeceğim; pekâlâ bunun da farkındayım. 

Şimdilik keyifle çevirisini yaptığım şu alıntıyı buraya iliştireceğim. İkilik konusuna giriş mahiyetinde olsun:

“Bizi korkusuz yapan şeyin korkuyu araştırmak olması kusursuz bir ironi değil mi? Tıpkı bize sevmeyi öğretenin öfkeyi keşfetmek ve bize bilgelik getirenin de cehaleti araştırmak olması gibi. Sevmeyi, onun yokluğunda nasıl hissettiğimizi araştırarak öğreniyoruz. İyi kalpli olmayı, şefkatsizliğin aklı ve bedeni nasıl şartlandırdığını inceleyerek öğreniyoruz.” – Stephen ve Ondrea Levine

...

Bir de bonus. Konu ile alakası yokmuş gibi görünebilir. Ancak kafamda bunlar arasında sağlam bir bağlantı var. Anlatmayı becerebilirim umarım. Nihan Kaya'nın Yatay ve Dikey kavramlarını açıkladığı videosu. İyi seyirler.


Görsel kaynak

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Bir Milyon Hayat Yaşayan Kedi



Bir Milyon Hayat Yaşayan Kedi
Bir Yoko Sano masalı





Bir zamanlar, bir milyon hayat yaşamış bir kedi vardı.
Bir milyon kere öldü ve bir milyon kere yaşadı.
Kaplan gibi çizgileri olan, müthiş tekir bir kediydi.
Bir milyon insan onu sevdi,
ve bir milyon insan, o öldüğünde ağladı.
Ama kedi bir kez olsun ağlamadı.




Bir keresinde kedi, bir krala aitti.
Kedi kraldan nefret ediyordu.
Kral savaşmakta ustaydı, bu nedenle hep savaşlara giderdi.
Giderken kediyi şaşaalı bir kafese koyar, yanında götürürdü.
Bir gün, serseri bir ok kediye isabet etti ve kedi öldü.
Savaşın ortasında kral kediyi ellerine aldı ve ağladı.
Kral savaşı terk edip kalesine, evine döndü.
Sonra kediyi kalesinin bahçesine gömdü.




Bir keresinde kedi, bir denizciye aitti.
Kedi denizden nefret ediyordu.
Denizci kediyi dünyanın tüm denizleri ve limanları boyunca yanında gezdirdi.
Bir gün, kedi gemiden denize düştü.
Kedi yüzme bilmiyordu.
Denizci çarçabuk bir ağ ile yakaladı kediyi ve onu gemiye çekti.
Ama kedi sırılsıklam olup ölmüştü.
Denizci, artık ıslak bir paçavraya dönen kediye sarıldı,
ve hüngür hüngür ağladı.
Sonra kediyi uzak bir kıyı-şehrinin meydanında bir ağacın altına gömdü.




Bir keresinde kedi, bir sirk sihirbazına aitti.
Kedi sirkten nefret ediyordu.
Her gün, sihirbaz kediyi küçük bir kutuya koyuyor,
ve sonra kutuyu testereyle ikiye bölüyordu.
Sonra kediyi sapasağlam olarak kutudan çıkarınca,
seyirciler alkışlayıp, neşeleniyordu.
Bir gün, sihirbaz bir hata yaptı ve kediyi de ikiye böldü.
Sihirbaz kedinin iki parçasını aldı, her biri bir elinde sallanıyordu,
ve hüngür hüngür ağladı.
Kimse alkışlamadı ve kimse neşelenmedi.
Sonra sihirbaz kediyi sirk çadırının arkasına gömdü.




Bir keresinde kedi, bir hırsızın kedisiydi.
Kedi hırsızlıktan fazlasıyla nefret ediyordu.
Hırsız geceleri şehre giderken kediyi de yanında götürüyordu hep,
tıpkı bir kedi gibi, karanlık arka sokaklardan sıvışıyordu.
Hırsız sadece köpeği olan evleri soyuyordu.
Köpekler kediye havlarken, o da güvenle eve giriyordu.
Bir gün, kedi bir köpek tarafından ısırıldı, ve öldü.
Hırsız kediyi ve çaldığı bir elması da kucaklayarak arka sokaklardan yürürken,
hüngür hüngür ağladı.
Sonra evine gitti ve kediyi küçük avlusuna gömdü.




Bir keresinde, kedi yaşlı ve yalnız bir dulun kedisiydi.
Kedi yaşlı ve yalnız duldan gerçekten nefret ediyordu.
Dul, her gün kediyi dizlerinin üzerine oturtup,
küçük penceresinden dışarıyı izliyordu.
Kedi tüm gün dulun dizleri üzerinde yatıyor, kestiriyordu.
Zamanla, kedi yaşlandı, ve öldü.
Kocamış yaşlı dul, kocamış yaşlı kediyi kucakladı,
ve tüm gün ağladı.
Sonra kediyi bahçesindeki yaşlı bir ağacın altına gömdü.




Bir keresinde, kedi küçük bir kızın kedisiydi.
Kedi çocuklardan gerçekten nefret ediyordu.
Küçük kız, ya kediyi sırtına alıyor,
ya da kediye sıkıca sarılarak uyuyordu.
Kız ağladığında, gözyaşlarını kedinin üzerine siliyordu.
Bir gün küçük kız, yine kediyi sırtına aldı,
boynuna da bir kuşak sarmıştı ve kedi boğulup öldü.
Küçük kız, boynu sarkık kediyi kucakladı,
ve tüm gün ağladı.
Sonra kediyi bahçesindeki bir ağacın altına gömdü.




Kedi, ölmeyi hiç önemsemedi.




Bir keresinde, kedi hiç kimsenin kedisi değildi.
Bir sokak kedisiydi.
Hayatında ilk defa, kedi, kendisine aitti.
Kedi kendisini gerçekten çok ama çok seviyordu.
Biliyorsunuz, o müthiş tekir bir kediydi,
Şimdi de müthiş bir sokak kedisi oldu.




Tüm dişi kediler onun eşi olmak istediler.
Kimi ona hediye olarak büyük balıklar getirdi.
Kimi ona hediye olarak en iyi fareleri getirdi.
Kimi ona hediye olarak kedi nanesi getirdi.
Kimi ise, onun mükemmel bir kaplanınki gibi tüylerini yaladı.
Kedi şöyle dedi: “Ben bir milyon defa öldüm. Bunca zaman sonra, bunlar ne kadar da anlamsız şeylermiş!”
Kedi kendisini hiç kimsenin sevmediği kadar çok sevdi.




Ona yüz vermeyen tek bir dişi kedi vardı.
Bu çok güzel beyaz bir kediydi.
Kedi, beyaz kedinin yanına gitti ve dedi ki: “Ben bir milyon defa öldüm!”
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.
Kedi buna biraz sinirlendi, çünkü biliyorsunuz, kendisini herkesten daha çok seviyordu.
Ertesi gün ve sonraki gün kedi, beyaz kedinin yanına gidip:
“Sen henüz tek bir yaşamını bile tüketmiş değilsin.” dedi.
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.




Bir gün kedi, beyaz kedinin karşısında durdu
ve tek hamlede üç parende attı.
Sonra dedi ki: “Bir keresinde, ben bir sirk kedisiydim.”
“Öyle mi.” dedi beyaz kedi sadece.
Kedi “Biliyorsun, ben bir milyon defa öl...” diye başlamıştı ki, değiştirip beyaz kediye:
“Yanında dursam senin için sorun olur mu?” diye sordu.
“Hayır” dedi beyaz kedi.
O günden sonra kedi, hep beyaz kedinin yanında durdu.




Beyaz kedinin birçok ama birçok küçük kedi yavrusu oldu.
Kedi bir daha “Ben bir milyon defa...” demedi.
Beyaz kediyi ve onun tüm yavrularını kendisini sevdiğinden daha da çok sevdi.




Zamanla, tüm yavru kediler büyüdü,
ve kendi yollarına gittiler.
“Hepsi de muhteşem kediler oldular, değil mi?”
dedi kedi, memnuniyetle.
“Evet.” diye mırıldadı beyaz kedi yavaşça.
Beyaz kedi biraz yaşlandı.
Kedi ise daha yavaşça mırıldanıyordu artık.
Ve beyaz kediyle daima birlikte yaşamak istiyordu.




Bir gün beyaz kedi, kedinin yanında uzandı, sessizce ve artık kıpırdamaksızın.
Kedi hayatında ilk defa ağladı,
tüm gün ve tüm gece boyunca.
Sonraki tüm günler ve tüm geceler boyunca, milyon ve milyonlarca gözyaşı döktü.
Günlerce ve gecelerce, kedi ağladı,
ta ki bir gün, güneş tepede ışıldarken, ağlamayı durdurdu.
Beyaz kedinin yanına uzandı, sakince ve artık kıpırdamaksızın.




Kedi bir daha hayata gelmedi.



Sano Yoko
1977




(Daha önce Yukari'den duyduğum bu çocuk öyküsünü/şiirini 2010 Eylül'ünde çevirip eski blog'umda paylaşmışım. Şimdi çeviriyi güncelleyip eksik görselleri ekleyerek yeniden paylaşmak istedim.)
Yararlandığım İngilizce kaynaklar; 1. kaynak 2. kaynak ve 3. kaynak

30 Nisan 2020 Perşembe

Purposeless Life / Amaçsız Yaşam

"Bir paradoks gibi görünmesine karşın, bir amaca yönelik yaşamak içeriksiz, anlamsızdır. Telaş edip durur ve her şeyi kaçırır. Amaçsız bir yaşam telaş etmez ve hiçbir şeyi kaçırmaz, öyle ki ancak hedefsiz ve telaşsız olduğunda insan algısı tamamen dünyayı deneyimlemeye açılabilir."

Alan Watts


God is Organic


29 Nisan 2020 Çarşamba

Özlem'in Tonları (ya da "A Tribute to the Women I Loved")

1.
Artık oturmuş, kabul edilmiş bir Özlem. Ilık bir renk. Sıcak renkler; sarılar, turuncular ve kırmızılar. Ama en çok turuncular. Ecnebilerin cozy dediğine yakın. Müziği şu albümün tamamı. Sobalı bir ev, ateşin çıtırtıları, sarman bir kedi ve tüm hareketleriyle cool, sanatçı bir kadın; bir arketip olarak Boğa kadını. Seksapelitesi güzelliğinden değil, özgüveninden geliyor. Kaliteli bir şarap. Bu Özlem öyle yerleşmiş, öyle dibe çökmüş ki, artık bu duygu bir müziğe sinebilmiş, bir kapsüle hapsedilmiş ya da bir müzeye kaldırılmış. Geçmişe yönelik bir özlem bu. Arada açıp bakıyor, ilhamlanıyor ve tekrar ziyaret edene dek yerine bırakıyorum.
(B)



2.
Şu ise taze bir Özlem. Geçmişte değil; gelmekte olana duyulan bir Özlem. Heyecanlı. Gün doğumu. Rengi başak ya da altın sarısı. Eylül ayı. Serin. Sabahları güneş ışığının zeytin ağaçlarından sızması gibi. Akşama yakacağınız soba için odun kırmak gibi. Yazdığınız bir mesaja cevap beklerken alık alık ve âşkla telefonun ekranına bakmak gibi. Çok sıcak bir günde eve doğru yürürken -ama henüz varmamışken eve- bir koca bardak soğuk suyu içeceğinizi ve suyun boğazınızdan akarken vereceği serinliği hayal etmek gibi. Bir aksilik olmazsa gerçekleşecek, öngörülebilen bir gelecek. Bir arketip olarak Âşıklar (Lovers). Geleceğe yönelik bir Özlem bu.
(B)



3.
Şu Özlem ise bir dua. Bu da geleceğe yönelik bir Özlem. Fakat aynı zamanda gerçekleşmeyecek bir Özlem bu. Dolayısıyla bu gelecek, belirsiz bir gelecek; muğlak bir gelecek; sade belirsizlik, hatta belki de zamansızlık.  Zamandan zamansızlığa uzanan bir yolculuk. Bir kara deliğe ilerlemek gibi. Olay ufkuna kadar umutlu bir dua.  Küçücük bir koyda Dolunay'ın doğumunu izlemek. Ayaklarınızı -ama sadece ayaklarınızı- denize sokup, gecenin çökmesini beklemek. Mucizelere uzanan heyecanlı bir araba yolculuğu. Rengi koyu yeşil. Tekillik. Sonuçsuzluk. Kaçınılmazlık. Dante'nin Araf'ı. Bir arketip olarak Antik bir kent bu; bir Karya kenti. Sonu yazılmamış -ve yazılmayacak- bir kaplumbağa masalı.
(B)



4.
Şu Özlem ise şimdiki zamanın Özlem'i. Hâlâ kapanmamış bir yaranın sesi. Kapanacağını bilmenize rağmen, yoğun acısının sizi şu ana kilitlediği bir Özlem. Acı şu anda yaşanıyor ama titreşimleri öyle yoğun ki, sizi bir geleceğe bir geçmişe savuruyor. Tıpkı yeni nesil eski bir kitapçı gibi. Dualistik doğasıyla bir İkizler kadını. Vahşi. Hiç anlamasanız bile avangart Fransız filmlerini seyretmek gibi. Sözcüklerin ötesinde ya da berisinde bir yer. Dilsiz ve sessiz. Bilmediğinden değil, bilgeliğinden. Arketipi bir Cadı. Ama seksi bir cadı. Tekinsiz. Bir Ursula. Pembeden başlayıp tüm kırmızı tonlarını içine alan, bordoya, lilaya ve mora, oradan kahverengiye uzanan, her birine tek tek, ton ton isim veren detaylı bir renk skalası. Hem sürekli hem kesikli. Mistik bir bataklık. Asla bıkmayacağınız bir cinsellik. Bir an için erişip sonra yitirdiğiniz bir tılsım. Anlamsız. Amansız. Amasız. Kuma saplanmak gibi (Ve sonra biraz yardımla oradan çıkabilmek gibi). Dante'nin Cehennemi bu. Sıcak İzmir baharında sebepsiz yere vapura binmek gibi. Yoğun aşk acısına batırılmış Özlem. Gül parmaklı şafak tanrıçası Eos. Başka bir tona evrilmeden önce Özlem'in ham hâli.
(C)



5.
Güvene duyulan Özlem bu. Rengi maviden yeşile, tüm turkuaz tonları. Kendinden biriyle karşılaşmak. Uyum. Alttan almak. Alçakgönüllülük. Aşkın sevgi hâli ve Özlem'in güven hâli. Zamanı, geniş zaman. Bir fotoğraf ya da bir tatla geçmişe; bir telefonla şimdiki ve gelecek zamana gidebildiğiniz, kapanmamış, ucu açık, özgür bir Özlem. Özgür, çünkü uysal. Kapanmamış, çünkü barışçıl. Ucu açık, çünkü dostane. Tabiatın sevecen bir uzantısı gibi, emek verilmiş bir Hobbit köyü. Naif. Dante'nin Cennet'i. Aynı dili konuşmanın, hatta aynı dili geliştirmenin bir yöntemi. Arketip olarak Tabiat Ana. Çeşit çeşit hallere bürünüp yine de aynı yere, aynı hâle dönebilmek gibi.  Kusurları sevmek; evlilik ya da teslimiyet gibi. Bir masalın sonu gibi; "...ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar."
(S)



6.
Özlem'in çok küçük bir skalasını kapsayan bir tonu bu. Net. Soluk çivit mavisi. Soğuk; renk olarak soğuk, hava soğuk. Eskişehir'e kış gelirken, hava karardığında yanmaya başlayan sobalarla havanın ağırlaşan ve İç Anadolu'ya has kömürlü kokularını hissetmek. Olmayana özlem. Es geçilene özlem. Zamanda açılmış bir delik; kader denen şeye bir küçük isyan. Tek bir ân'ı işaret eden zaman. Bilmemenin getirdiği naiflikle cehalet arası bir yer. Dirsekleri yamalı kazaklar gibi. Sevişmeden uyumaya çalışmanın yarattığı huzursuzluk gibi. Bu Özlem'in iç sesi "öyle değil de şöyle olsaydı" diyor. Bir çellonun yumuşak ama ağdalı sesi. Bach. Kar yağmasına sadece haftalar var. Nefesini verince kocaman dumanlar çıkıyor soğukta. Arketipi Yaralı Kadın.
(A)



7.
Yağmur yağıyor. Karaköy'den karşıya geçmek için vapur bekliyorum. Bu Özlem'in rengi koyu lacivert, neredeyse siyah. İstiklal'de kar yağarken tarihi tramvay geçiyor, kartpostal gibi. Kış bitmiş, bahar geliyor. Ama hüzün. Sanki hazan. Hiç de kendime uymayan bir yaşamın keşfi; İstanbul. Çukurcuma. Cihangir. Sesinde müzik olan bir kadın. Bir kuş sesi gibi. Bir ayrılığı ilk kez olgunlukla karşılıyorum. Kardan buz tutmuş sokaklarda kaymaya çıkıyoruz. Yas tutmak için üç gün veriyorum kendime; o kadar. Büyük şehir; büyütüyor. İstanbul'a rağmen, o karmaşaya rağmen; ben dinginim. Kadının sesinde müzik var. Duygular tertemiz. Berrak bir yas. Tertemiz hüzün. Yağmur yağarken ağlıyorum, vapurda kimseye görünmeden ağlamak için dip köşeye geçiyorum (Öleceğini bilen kediler gibiyim). Arketipi Kar Küresi. Ve kadının sesinde müzik var.
(B)



8.
Bu Özlem, hayatınızı kurtaran bir tılsım. Bir Hızır. Sadece doğru zamanda doğru yerde olan bir kadın bu. Daha tamamlayamadan tekrar paramparça olmuş bir yapboz. Ve bu şarkı, Özlem'in bu tonu, yeniden gücünü kazanmak gibi. Hayatınızın melodramı, başkasının hayatının melodramı, yaşadığımız tüm melodramlar... Bostanlı sahilinde yapılan sessiz yürüyüşler. Yunuslar. Gece koşuları. Rüzgârı hissetmek. Sükût. Ve bir parfümün kokusu. Parçaları toplamak. Bir yara izini sevmek. Çaresizlikten çare yaratmak. Psikoloji kitaplarına gömülüp grup terapilerine gitmek. Bir doktora tezine saygısızlık. Dedektif filmlerindeki gibi; sanki 30'larda, sanki 40'larda, sanki 50'lerde yaşıyormuşuz gibi; ne güzel bir kadın, kestane rengi saçlar ve upuzun bir pardesü. Rengi beyazla gri arasındaki tüm tonlar. Deniz karaya taşmış, denizin üstünde yürüyoruz. Karşıyaka'dan karşı yakaya bakıyoruz. Bir Hızır. Bir çıkış. Bir film sahnesi. Özlem'in bu tonu, bu spesifik tonu, saygıyla ve minnetle anmaya değer tonu. Arketipi Uzanan El.
(Y)



9.
Şunu da bonus olarak bırakıyorum. Hiç çıkılmayan yolların arkadaşı. Rengi şeffaf. Su gibi. Sırt çantalarını doldurup fotoğraf makinelerini hazırlamak gibi. Alıp-başını-gitmeli gezgin filmleri. Güneş gözlükleri. Egzotik şehirler. Eğer bir insan şehla ise, hiç düşünmeden güvenirim ona. Zamanı tuhaf. Zamanı erimiş. Rüya gibi. Bazı şeyler olmuş, bazı şeyler ise olmamış, hepsi birbirine girmiş. Arketipi Yol Arkadaşı.
(D)