25 Ocak 2020 Cumartesi

Üçüncü Aşama: Sentez

Bu blogu yazmaya başlarken bir kılavuz hazırlamıştım önce. Ve bu kılavuzun son maddesinde amaçlar(ım)dan bahsetmiştim. Şimdi bu amaçlara hiç de öngöremeyeceğim bir biçimde ulaştığımı sanıyorum:

- Okyanusa iyi kötü bir damla katkıda bulundum: Yazdıklarımla, yaptıklarımla ve yaşadıklarımla.
- Ateş'im, sönmesini hiç istemezken söndü (Dilediğiniz şeylere çok dikkat etmelisiniz). Şimdi yeniden yakmayı öğreniyorum. Yardım almadan. İlkel koşullarda.
- Amaç'ı tamamen yitirdiğim uzunca bir yıl geçirdim. Sonunda amacın dışarıda bulunabilecek bir şey olmadığını anladım. Şimdi amacı kendi kendime inşa etmeye çabalıyorum.
- Buldum. Aydınlıkta bulacağımı sandığım şeyi en karanlık gecede buldum. El yordamıyla bulduğum şey, ışıkta bulabileceğim herhangi bir şeye göre çok daha derin, çok daha ulvi, çok daha kutsalmış.
- Sustum. Uzunca bir suskunluktan sonra, yeniden konuşabilirim.

Aradan geçen yaklaşık üç yıllık suskunluk sonrası, geçmişte orada burada yazdığım şeyleri paylaşmaya karar verdim. Kimini hiç paylaşmamıştım. Kimini yakın dostlar okudu. Kimini farklı sosyal mecralarda paylaştım. Artık derli toplu durmalarını istiyorum. Tam da burada: Hikâyeyi başlattığım yerde...

...

Fakat artık kılavuz hükmünü yitirdi. Bu, resmi bir ilân.

Bir diyalektik niyeti ile bu ismi oluşturmuştum: Uzakyakın. Bir Sarkaç misali, oradan buraya salınıp duran yıllar sonrasında, artık değişim aşamasına geldik. Sentezden ve dengeden konuşabiliriz artık.

İnsanın ikinci doğumu gibi. İnancı yitirip yeniden bulması gibi. Erginlenme gibi. Egonun yıkılıp da yerine sağlıklı bir egonun inşa edilmesi gibi. Çok derinlerden geliyor bu.

Yaşayacak ne çok şey var. Sabırsız ve heyecanlıyım.

Uzakyakın Hikâyeleri kaldığı yerden devam ediyor...

Fotoğraf: Bu dünyada en kıymet verdiğim insan, ağabeyim Batıgün tarafından çekildi. Uşak, 1997?


19 Ekim 2017 Perşembe

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - X

Hikâyeyi başından okumak için, sırasıyla; sıfır, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz ve dokuz


Gün 83: 

Çağım'la yola çıkıp Umut'u da alıp Gökçe ve Edwin'lerde kaldık.

Meditasyon yok. Jeodezik bir ev var.

Gün 84:

Arabanın lastiğinin patlamasıyla başlayan heyecanlı bir macera akşamı bu. Bir filmin en komik ve absürt sahneleri gibi... Jeodezik evden Yuva'ya dönüş pek kolay olmadı, fakat bu talihsizliğe rağmen eğlenebilen üç adam güzel bir anı ekledi belleklerine... Belki başka zaman anlatırım:)

Deyiş'i de hava limanından alıp Yuva'ya dönmeyi -geç de olsa- başardık.

Ne Tilki, ne de meditasyon, hiçbiri yok.

Gün 85:

Bugün duvarın son sırasını tamamladık. Meditasyon yok.

Gün 86-87:

Yorduğum ve yorulduğum günler. Meditasyon yok bir süredir. Aksıyor.

Gün 88:

Çağım gitti ve çok uzun bir aradan sonra kendimle kalacağım (fakat kalamadım, 3 saat sonra Kerem geldi).

Gün batımında Tilki'yi görürüm diye düştüm yola. Fakat göremedim onu. Tanımadığım bir başka kuş gördüm.

Meditasyon denedim, fakat zorlanıyorum.

Bugün tuhaf bir gün. Onca şeyden sonra yalnızlık tuhaf geldi. Hem zor hem hafif. Tuhaf.

Gün 89:

Yuva'nın tepesinde son günler diye çıkıyorum ama çatıyı bir türlü halledemiyorum. Nasıl olacak?

Gün 90:

Bugün meditasyon yok. "Köyden indim şehre" şımarıklığı ile geçti tüm gün, fakat buna ihtiyacım vardı.

...

Nedense (nedense diye yazıyorum ama aldanmayın, aslında sebebini gayet iyi biliyorum ben) son günlerde bir şehir özlemi içindeyim. Uzun zamandır hissetmediğim, hatta unuttuğum -ve tekrar hissedeceğime ihtimal de vermediğim- bir his peyda oldu: İstanbul'a gitmek istiyorum. İstiklal'de boş boş dolaşmak, yeni mekânlar, restoranlar, dükkanlar keşfetmek, sahafları dolaşmak istiyorum. Vapura, tramvaya, hatta fünikülere binmek istiyorum. Çukurcuma'ya gidip Masumiyet Müzesi'nin önünde dikilmek istiyorum biraz. Galatasaray önünde bir arkadaşla buluşmak mesela, ve beni bilmediğim bir yere götürmesi (Meltem veya Alper bunun için biçilmiş kaftan doğrusu!)... Ne anlattığına dair hiç bir fikrim olmayan sanat galerilerine ve bienallere uğramak da istiyorum. Ah tabii, bir Starbucks'a oturup kahve içmeyi de özledim...

Bunu en son 3-4 yıl kadar önce yapmıştım sanırım. Tabii o zamanlar maaşlı ve beyaz-yakalı bir çalışan olduğum -ve hatta İstanbul'daki toplantılar bahanesiyle aldığım harcırahı da istediğim gibi harcayabildiğim için- oldukça rahat keşfedebiliyordum... Bu ihtimalden Uzak'laşalı çok zaman geçti.

Bugün, en azından bu özlemimi biraz bastırmak için İzmir'de dolaşayım dedim. Gündoğdu Meydanı'na yatıp Bulutları izledim. Boş boş yürüdüm; vapura binmek için vapura bindim ve bir kaç tur dolaştım Bostanlı-Alsancak arasını. Bu sırada güzel müzikler de eşlik ediyordu bana. Boş boş baktım çokça. Kendime yeni bir kalem aldım, ve hiç kullanmadığım bir not defterime bir şeyler karaladım -bir liste. Bir kafede otururken ve Mehmet'in çevirdiği kitabı karıştırırken 10 küsur yıldır görmediğim bir arkadaşa, Çağdaş'a, rastladım. Peşinden sürüklendim, hiç oturmadığım bir bara götürdü beni. Yine on küsur senedir görmediğim bir başka arkadaş, Lemihan da oradaydı. Oturup arayı kapatmaya çalıştık, ne kadar kapatılabilirse. Sonra günümüz gençlerinden, müziklerden ve kadınlardan konuştuk. Güzel bir karşılaşma ve tuhaf bir sohbetti. Son olarak Havagazı'nda açık hava sinemasına gittim, konusuna bile bakmamıştım doğru dürüst. Yavaş akan, bir kaç güzel sahne dışında sıkıcı bir film izledim. Fakat açık havada oturmak keyifliydi... Sonra Yuva'nın yolunu tuttum, gerisin geri.

...

İstanbul özlemimi giderdiğimi söyleyemem -ki zaten bunu yapabilmem için hatırı sayılır miktarda bir bütçeye ihtiyacım var. Öte yandan, nicedir kendimle böyle vakit geçirmemiştim. Keyifli hissediyorum.

Eve vardığımda meditasyon yapacak halim yoktu.

Uyudum.

Gün 91:

Meditasyon yok. Haliyle, Tilki de yok.

Gün 92:

Aşk günü.

Bugün Ateş yakmaya karar verdim. Bana kalırsa ilginç olan Ateş'in sadece Aşk'ı harlaması olmadı -hatta sanki bu sadece zamanlama meselesiydi. Bana ilginç gelen başka bir şey oldu. Ateş'e bakarken aklıma geçmişte yaktığım Ateşler geldi. Ve tek tek onları hatırlamaya çalıştım. Sonra fark ettim ki, Likya ve Frig yollarında kendi yaktığım tüm Ateşleri hatırlıyorum. Sadece yaktığım yeri hatırlamaktan da bahsetmiyorum, o Ateşi yakmak için çalı çırpı, dal toplayışımı, Ateş'in kendisini, O'nu izlediğim An'ları, hepsini hatırlıyorum...

Ateş'i bu kadar net hatırladığımı fark etmek, kendimi bir açıdan tekrar hatırlamama da yol açtı. Ateş'le olan ilişkim, bildiğimden daha kuvvetli ve derin. Bunu idrak ettiğimde bir kıkırdama geldi, ve kendimi tutmaksızın güldüm.

Ne olduğumu biliyorum.

Hep biliyordum.

...

Ateş'(im)in başındayım.

Ülker, Boğa ve en altta da Orion yükseliyordu -Güneydoğu'ya doğru hayranlık ve sempati ile onlara bakıyordum. Ateş yavaş yavaş geçmeye başlamıştı. Yeni bir dal parçası koymamıştım. Kadın kalktı. "Üşüyorum" dedi. Gidecek sandım. Gitmesini istemiyordum elbette. Fakat eninde sonunda gidecekti. Yanına yaklaştım, elimi sırtına koydum. Biraz ısıtabilsem belki de gitmezdi.

Sonra sarıldık. Daha önce olduğu gibi; sonsuzluk gibi. Zaman bükülmeye başladı. Kendi kalp atışımı da O'nunkini de hissedebiliyordum.

...

Şükür içindeyim. Bu geceyi unutmayacağım.

foto: https://www.reddit.com/

(Böylece içinde hiç Tilki geçmeyen günler başlamış oluyordu)

19 Eylül 2017 Salı

Hancı'ya Kılavuz

1.

Hancı her zaman bir Yolculuk'ta olduğunu anımsamalıdır.
Her yerleşiklik -nihayetinde- bir yolculuktur
(Fakat her yolculuk,
bir yerleşiklik
değildir).


2.

Hancı hangi konuğuna nasıl davranacağını,
ya da davranması gerektiğini
iyi tartmalıdır (Yani misafir sarrafı olmalıdır).
-tartmak için görmek, görmek için de bakmak gerekir.

Kimi misafir üzerine düşülmesini umarken, kimisi rahat bırakılmayı bekleyebilir.
Kimi tembellik etmeğe ve durmağa, kimi de enerjisini harcamağa ve dönüştürmeğe gelir.
Kimisi temiz çarşaflar isterken, kimisi bir köşede uyuyuvermekten mutlu olur.

Hancı halden anlamalıdır.


3.

Hancı'nın
-tıpkı Yolcu gibi-
Müzik zevki olmalıdır.
Her konuktan yeni bir şarkı öğrenmeğe,
Her konukla sevdiği bir şarkıyı dinlemeğe
vakit ayırmalıdır.


4.

Hancı,
konuklarını uğurlarken,
arkalarından su dökmeyi
unutmamalıdır.

Ritüeller,
önemlidir.


Ritüeller,
önemlidir.
foto: Özkan Neşeli


5.

Hancı,
Han'ın kapısını ne zaman açık tutacağına,
ve ne zaman kapalı tutacağına,
dikkat etmelidir.


6.

Hancı mutfaktan az da olsa anlamalıdır.
İyi bir Han,
sofralarıyla (da) anılır.


7.

Hancı, Han'daki her şeyin yerini bilmelidir.
Çünkü yerleşiklik,
yerleştiğin yeri bilmektir.
Eğer Hancı,
Han'da neyin nerede olduğuna dair şüphe içindeyse,
Hancı henüz yerleşmemiştir.


8.

Hancı,
Han'ın kendisinden bağımsız bir varlık olduğunu bilmelidir.
Kendiyle bağlantılı,
Ve fakat kendinden bağımsız.

Kendinden
-bağımsız.


9.

Hancı herhangi bir An'da,
-belki de kısacık bir An'da-
Han'ının yok olabileceğine,
-yangına, depreme, icraya...-
hazır(lıklı) olmalıdır.

En nihayetinde,
Her (H)an
-geçicidir.


10.

Hancı olmadan Han,
Han olmadan da Hancı,
Oldukları gibi olamaz.
- olamazlar.
- olamazlardı.


11.

Hancı,
Tanrı misafirlerine açık ve hazırlıklı olmalıdır.
Han,
(En çok)
Tanrı misafirleri için vardır.


12.

Hancı, konuklarına âşık olmazsa kendisi için daha iyi olur.
Çünkü kendinden bir parça da
Onlarla birlikte gidecektir.

Hancı hep,
biraz,
eksik kalır.

13 Eylül 2017 Çarşamba

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - IX

Hikâyeyi başından okumak için, sırasıyla; sıfır, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi ve sekiz


Gün 64:

Bugün günlerden sarılma.
Hiç unutmayacağım;
ve uzun zamandır özlediğim bir sarılma.


Balığın gözünden Tilki'nin Yuvası
foto: Özkan Neşeli


Gün 65:

Yine vadiye seyirttim. Tilki'yi dün de görmemiştik, bugün de görmedim. Uzun zamandır görmüyorum. Bana bir işaret vermesi için nice düşünce ve soru geçirdim aklımdan. Sonra meditasyon yapıp düşünceleri geçirmemeyi de denedim. Fakat görünmüyor.

Neredesin?

Gün 66:

Bugün Tilki Yuvası'nın 14. sırasında oturdum. Yukarıdan görünen manzara muhteşem. Bir çok dostun katkısı olan ve ellerimle yaptığım bir evin tepesinde meditasyonda oturuyorum.

Adeta bir Tilki, yuvasına tünemiş gibi...

Hissettiğim tatmin duygusunu nasıl aktarabilirim bilmiyorum. Bildiğim ve kendime tekrar ettiğim şey şu; güzel bir şey yapıyorum. 

Kendimi daha çok sevmeye, bu ihtiyacı dışarıda değil, kendimde aramaya daha çok gayret etmeye kararlıyım. Bu bir Yuva yapmaktan daha zor, öte yandan, bu belki de gerçek Yuva'yı keşfetmek için yapılması gereken şey.

Gün 67:

Bugün iki defa meditasyon yaptım, biri Yuva'da, diğeri evdekilerle birlikte, üst katta -ve artık oranın adı Şifahane oldu (Teşekkürler Çağım ve Hazal).

Zor bir gün ve zor bir gece. Çok yorgunum, gönlüm ve bedenim yorgun. Duygu değişimleri çok yorucu. Dinlenmeye ihtiyacım var.

Gün 68-69:

Bugünlerde yaşananları herhangi bir kelime anlatamaz. Belki biraz müzik, ve biraz daha müzik.

İnsanın kendi Yolculuğunu kabullenmesi, başkasının Yolculuğunu kabullenmesinden daha kolay olabilir mi?

Gün 70-71:

Yuva'ya çıkıp oturuyorum. Bekliyorum ve Tilki'nin sureti değişiyor.

Yazabileceklerim bu kadar.

Gün 72:

Nefes almak için tatile çıktım bugün, Arda ile Bahar'a gittim Urla'ya.

Akşam Hazan ve Bilal'in evdeydim, gece meditasyon yapamadım ve sabaha kaldı. Sabah bu güzel evin damında oturdum, serinlikte, sessizce...

Gün 73:

Yeniden Yuva'nın tepesindeyim. Daha düzgün meditasyon yapabilmeye başladım. Çatıyı kapatmak istiyorum, ama öte yandan, çatı kapanınca Yuva'nın tepesine çıkamayacağım. Burada gördüğüm manzarayı (da) özleyeceğim şüphesiz.

Tilki bir kaç gündür aklıma düştü. Yine. Erken saatte gidip uzun oturup gelip gelmeyeceğine bakmak istiyorum.

En nihayetinde, Tilki'nin sureti değişti, anlamı değil.

Gün 74-75:

İki gündür Tilki Yuvası'ndayım fakat yalnız değilim. Önceki gün Deyiş ve Burcu eşlik etti meditasyona. Sohbet etmekten meditasyon yapamadık. Sonraki gün ise sadece Deyiş vardı, bir de Dolunay.

Yazacak çok şey var, ama kelimelerim yetmez.

Gün 77:

Ve sonunda Tilki geldi!

Haftalar sonra O'nu yeniden görmek, tuhaftı. Öte yandan ferahlık da verdi.

Aklımda ve gönlümde sorularla gittim eski meditasyon noktama. Gün batıyordu. Bengi'nin dizip bıraktığı taşlar orada duruyordu. Çam ağacı duruyordu. Serinlik ve sessizlik tanıdıktı. Oturdum. Düşünce ve sorularla yoğun zihnimi bir kenara bırakmaya çalıştım. Bırakamayınca Om'lamaya başladım. Om'lamak gerçekten işe yarıyor.

Bir süre sonra zihnim sakin, sessizdim. Tilki'nin geleceğine artık ihtimal vermiyordum.

...

Bugün Kıvanç araçla eve dönerken yolda ölü bir Tilki gördüğünü söylemişti. "İstersen gömelim" dedi hatta. İstemedim. O benim bağ kurduğum Tilki değil diye düşündüm. "Sahi, bağ kurduğuma ne oldu? Nicedir yok."

Tilki'nin sureti değişti bir süredir. Fakat anlamı değil. Kurduğum bağlarla ilgili. Sorduğum sorularla ilgili. Ve beklemekle ilgili bu Tilki.

Bugün yeniden gördüğüme hiç şaşırmadım.

...

Meditasyonu iliklerimde hissedince durdum. Sessiz, izlemeye başladım, haftalarca baktığım Taşlara, Ağaçlara, Karatavuklara, Gökyüzüne ve Serinliğe.

Kurudere yolunun ilerisindeki bir çalıya bir kuş kondu. Gövdeden yukarısı kırmızı/turuncu, fakat Kızılgerdan değil. Hüthüt de değil. Bilmiyorum. Farklı bir kuş. Ona dikkat kesildiğim anda kurudereyi hızlı adımlarla bir Tilki geçti! Bana doğru yaklaşıyor. Çalıların ardında bir kayboluyor bir görünüyor. Bana doğru geliyor ve hiç kıpırdamadan O'nu karşılayacağım bu sefer.

Yaklaşık 5 metre mesafeye kadar beni farketmeden koşturarak geldi. Kafasını kaldırınca birden beni gördü ve adeta şaşkınlıkla yerinde zıpladı. Ani bir irkilme, minik bi şaşkınlık sesi, ve sonra arkasına dönüp daha hızlı adımlarla gerisin geri kaçtı. Şaşkın şey.

Hiçbir şey yapmayarak, sadece durarak, bir Tilki'yi korkutmuşluğum da var artık, kayıtlara düşebiliriz.

...

Tilki haftalar sonra yeniden geldiği için iyi hissediyorum. İçimde dönen yeni sorulara cevap oldu. Teşekkürler Tilki...

"Never afraid to take the leap of faith from your comfort zone into a new, strange nature."
Görsel: instagram/vacations.co

Gün 78:

Yuva'nın tepesindeyim. Gece. Sessiz ve serin. Çağım ve Kıvanç ile derince bir sohbetten geldim buraya. Kendimdeyim. Düşünüyorum. Meditasyon değil, düşünüyorum.

Bu arazide ne yapacağım, ne hayal ediyorum, nasıl yapacağım...

Gün 79:

Yuva'nın tepesinde, olaysız, esintili, güzel bir gece. Olmak istediğim yerdeyim. Biraz özlem çeksem de...

Gün 80:

Yerleşmek ve Yolculuk üzerine düşünüyorum bir süredir (Belki de uzun bir aradan sonra yeniden Aruoba'nın Yürüme kitabını kurcaladığımdandır).

Bir yandan geçtiğim üç yıldaki Yolcu hallerime yoğun bir özlem duyuyorum. Tilki Yuvası'na desteğe gelen onlarca insanla bağ kurup giderlerken de arkalarından el sallayıp su döktüm. Ve şimdi burada, arkada kalmak, yıllar sonra ilk defa arkada kalmak, tuhaf hissettiriyor. Sanki bir inisiyatifim, tasarrufum yokmuş gibi hissettim önce. Benim gibi eylemsever bir insan için zor şey. Fakat öğreniyorum.

Bir Tilki'yi beklemek, bir Tilki'yi beklemekten çok daha fazlası aslında.

Bugün yine Dereyolu'na yollandım. Geçen gün gördüm ya Tilki'yi, belki yine görürüm diye umarak. Fakat bugün talihim az...

Yukarıda dönüp duran ne olduğunu tespit edemediğim bir düzine kuş var. Yırtıcı bir kuşun yavruları gibiler ama emin değilim. Arada çıkardıkları kesik, kısa ve keskin sesler mekâna yeni bir şey getirmiş. Bir de geçtiğimiz haftalarda olmayan kocaman kara sinekler var. Meditasyon sırasında rahat bırakmıyorlar. Ha bir de şu sersem arılar, Sarıca cinsi, ağzıma ya da kulağıma girmek ister gibi uçuyorlar, fakat onlara alıştım, tepki vermiyorum.

Ağaçların yaprakları sararmaya başlamış, kimi dökülmüş. Erguvan'ın kimi yaprakları kızarmış.
Zor ama tatminkâr bir yaz geçirdik hep beraber.
Tatminkâr, çünkü hayatta kaldık.
Tatminkâr, çünkü yaşıyoruz.
Tatminkâr, çünkü başardık.

Fiziksel bir hareket halinde olmadığım bir Yol'a girdim şimdi. Yol'un ve Yolculuğun anlamını değiştiriyorum (Tıpkı Aşk'ın ve Gezgin olmanın anlamını değiştirdiğim gibi). Bir Meşe'nin Yolculuğu belki, ya da bir Tilki'nin?

Bugün sekseninci gün. Jules Verne Seksen Günde Devr-i Âlem'i hayal etmişti. Ben seksen günde hayal dahi edemeyeceğim bir yere geldim. Seksen günde neler olmaz ki!

...

Şimdi duruyorum. Bekliyorum gibi görünüyor, ama değil.
Tilki gelmiyor. Gelmiyor gibi görünüyor ama değil.
Belki Tilki'nin ötesinde bir şeyleri bekliyorum. Belki Tilki bana geliyor.
Belki.

Gün 81-82:

Tilki Yuvası'nın tepesindeki son günlerime yaklaşıyorum. Oranın tadını çıkarmak için sessizce oturuyorum, serin esintiyi duyumsamaya çalışıyorum. Yukarıdan görünen manzara harika.

Annem arazinin Kuzeybatı ucuna yapmıştı Yuva'sını. Ben ise diğer uca, Güneydoğu'ya yapıyorum bu Yuva'yı. Araziyi dengelediğimi hissediyorum attığım bu adım ile.

Sanırım yüksek bir şeyler inşa edeceğim yakın gelecekte, tam da durup meditasyon yaptığım hizada bir şeyler. Yüksek. Bir Ağaç gibi... Sık sık bunu hayal ediyorum şimdi. Toprak'la işim bittiğinde, sırada ne var acaba?

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - VIII

Hikâyeyi başından okumak için, sırasıyla; sıfır, bir, iki, üç, dört, beş, altı ve yedi


Gün 54:

Tilki Yuvası'ndaydım yine. Geceyi bekledim. Uykum vardı, gözlerimin kapanma olasılığına rağmen oturdum Yuva'nın dibine. İyiyim. Huzurluyum. Doğru yerdeyim. Olmam gereken yer burası.

Hava serin. Üşüyebileceğim kadar serin. Ay çok küçüldü. Perseus'a dönük oturuyorum. Yıldız kaymıyor artık, ya da kayıyorsa da ben göremiyorum. Buralarda ışık kirliliği çok yoğun.

Sık sık anlatırım; ölmeden önce yapmak istediğim şeylerden birisi (hatta sanırım listenin ilk sırasında) Güney yarı kürede bir yerlere gidip yıldızları izlemek (Mesela uzun bir gemi yolculuğu çok harika olurdu). Bu yarı küredeki bütün takımyıldızları öğrendim sayılır. Kafamı kaldırdığımda neyin nerede olduğunu biliyorum.

Ve insan nasıl bilmediğini bilmiyorsa, bildiğini de biliyor*. Yıldızları unutmam mümkün mü artık? (Dikkat, şu son soru cümlesinde gerçeklik ve metafor aynı oranda ve yoğunlukta kullanılmıştır).

İlk kez gökyüzüne bakıyormuşçasına bir An yaşamak için onca yolu gitmek istiyorum. Bu dünyada yaşamak için daha anlamlı bir sebep de hayal edemiyorum zaten...

Gün 55:

Orman'a gittim. Yine görünmedi Tilki. Zaman zaman cool bir biçimde, zaman zaman yalvarırcasına bakındım etrafa, onu aradım, aramıyormuş gibi yapamadım, meditasyon denedim, uyukladım. Fakat yok. Gelmiyor.

Bu gelmeyişler -ve daha önceki gelişler- acaba sandığım şey mi? Şayet öyle ise, çok yazık oldu o sandığım şeye.

Sanki Evren'in derinlerinde bir yerde bir anlaşmanın parçasıydım (ve parçasıydık). Ve tüm Tilkiler bize bir haber muştulamak istiyordu. Öyle miydi gerçekten?

İnsan kalbini açınca bir çok şey mümkün olabilir. Ancak kalbi açmaya vesile olan her şey ve herkes, kapatmaya da vesile olabilir. Bu Evrende her şey ya çift taraflı çalışır, ya da hiç çalışmaz.

(Daha da muğlak yazamazdım sanırım, aferin bana)

Gün 56:

Tilki Yuvası'nın yanında ve karanlıkta meditasyon denemesi. Rüzgârlı bir gün, ve etraftan duyduğum seslerden irkiliyorum. Sanki arazide birileri geziniyormuş gibi, çeşitli mekanlardan gelen çeşitli sesler. Bir de Burcu'nun kırık fayanslardan yaptığı ağaç süsünden gelen; hep bir hatırlatıcı, hep bir hatırlatıcı, hep...

Gün 57:

Uzun süre sonra yeniden meditasyon halini hissedebildiğim bir gün. Odaklandığım, sessizleştiğim, içime dönebildiğim. Şükür.

Artık Tilki'yi görmek için Orman yoluna daha da az gider oldum. Buna üzülüyorum. Öte yandan Yuva'ya olan bağlılığım artıyor her geçen gün. Ayrıca ilk günlere oranla inanılmaz eğlenmeye de başladım. Daha Yuva bitmeden gelen bir tatmin duygusu var.

Gün 58-59:

İki gündür Tilki Yuvası'nın yanındayım. Tilki'nin yuvasına gitmek yerine O'nu yanıma getirerek bir çeşit hile yapıyorum. Fakat yorgunluktan halim yok. Ev iki gündür çok kalabalık, çalışma daha yoğun, hissettiğim sorumluluk da daha fazla.

Meditasyon yapabilmeye başladım, fakat uzun süre oturmuyorum. Yuva'nın duvarlarında gözle görülür bir yükselme var, ve bende yoğun bir tatmin duygusu yaratıyor.

Serin akşamlar; her şey çok berrak.

Gün 60:

Rutine bağlandı meditasyonlarım. Yuva'nın yanında ve yatmadan önce. Yıldızlar, serinlik ve Yuva'nın duvarlarına bakıp hissettiğim tatmin duygusu...

Kaç gündür Tilki'yi gördüğüm yere gidemiyorum. Pişmanlık duyuyorum. Bu ne tuhaf bir metafor böyle. Tilki'yi, O'nunla kurduğum bağı ve O'na atfettiğim anlamı çok özledim.

Gün 61:

Bugün meditasyon sırasında yalnız değildim, Ela ve Melih eşlik etti bana.

"Kimler geldi kimler geçti"
Foto: Züriye

Gün 62:

Bugün ilginç bir şey oldu. Neden bilmiyorum** ama meditasyon yapmayı unuttum. Gerçekten çok yorgun olduğum bir gündü, kalabalıktık ve zihnim dağınıktı. İki ay geçti ve ilk kez bir meditasyonu aksattım. Aklıma bile gelmedi. Üzgünüm, çünkü değişen şeylerin içselleştiğini muştuluyor olabilir...

Kazasını tutsam kabul olur mu?

Gün 63:

Bugün Züriye ile Yuva'nın yanında meditasyon yaptık. Serin bir gün. Keyifli bir meditasyon oldu. Ülker (ve Boğa) Yuva'nın üzerinde yükseliyordu. Biraz daha karanlık bir yerde olsaydık tatlı tatlı mavi ışımasını seyredebilirdim. Eğer Ülker yükseliyorsa bu benim için harika bir haber: Artık Kış geliyor (Winter is coming).

Bu sene Kış'ın gelmesini her şeyden daha fazla istiyorum. Evet Tilki Yuvası'nı sağlıklı bir şekilde bitirebilmemiz için Yağmurlar gelmeden sıvasını yapmamız gerekiyor, biliyorum.

Yine de;
Kış gelsin artık.







* Dolaysıyla asıl meselenin de bildiğimizi bilmediklerimiz ile bilmediklerimizi bildiğimiz şeyler olduğunu iddia etmek mümkün. Fakat çok da emin değilim... (Şair burada bilmek derken zihinsel bir biliş de dahil olmak üzere, varoluşun her türlü bilgisini kastetmektedir. Bir Matrix içinde yaşadığımıza dair sezgisel bilgi ya da birisinin sizin ruh eşiniz olduğuna inanmanız, ya da enerjinin, kütlenin ışık hızının karesi ile çarpımına eşit olduğu bilgisi gibi, hepsi aynı yerden gelmektedir, diyor. Hatta dedim bile.)

** Açıkça yalan söylüyorum size. Aslında nedenini gayet iyi biliyorum ancak burada açık açık yazamam.

15 Ağustos 2017 Salı

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - VII

Hikâyeyi başından okumak için, sırasıyla; sıfır, bir, iki, üç, dört, beş ve altı


Gün 49:

Çatırdayan değişimler sonrası ruh halim karmakarışık. Sıkışık bir gün bu. Anlatamadığım bir hal. Hatta hiç anlatmak istemediğim...

İçimden kurudere yoluna gitmek değil ölmek geliyor; yok olmak. Ancak alışkanlıkla kendimi sürüklüyorum.

İnşaattaki işi tamamlar tamamlamaz yola koyuldum. İçim kabarık. Yoğun bir hüzün ve veda var. Öfke ve çaresizlik var. Karşılanmayan ihtiyaçlar var. Ruh halimde kontrol edilemeyen bir geri bildirim sistemi çalışmaya başladı, her şeyi yakana kadar da durulamadım. Ve bunları daha şeffaf yazamıyorum bile. Anlatmak istediğimde anlatamıyorum ki, nasıl yazayım?

Her zamanki yerime vardım. Tilki yok. Meditasyona oturmadım. Ve bağırdım: "Buralarda mısın!?"

Ses yok.

Kendime mırıldandım sonra: "Acaba neredesin?"

Bu bir Tilki'ye ilk kez seslenişim olabilir. Çaresiz bir sesleniş bu. Kökü acıdan geliyor.

Bir süre ağladım. Kimsenin olmadığı  (ya da olmadığını sandığım) bir Orman'da ağlamak çok iyi geldi. İstediğim kadar bağırıp iç çekebildim. Bir süre sonra da duruldum. Şiddetli ağlama hezeyanı geçince kafam bir hoş oldu, meditasyon gibi...

Sonrasında meditasyon yapmadım, sadece düşündüm. Çünkü düşünecek çok şeyim vardı. Üzgünüm. Olan biten her şey için, çok üzgünüm.

Düzeltmenin herhangi bir yolu var mı?

"Becerebilseydim buraya yanmakla ilgili bir şeyler yazardım. Ama yanmak yazılmaz. Yanmak yanılır."


Gün 50:

Yorucu bir çalışmanın ardından, kan, ter, toprak ve kir içinde Orman'ın yolunu tutuyorum.

Şu Böğürtlenler her geçen gün biraz daha olgunlaşıyor. Peki ya ben? Ben ne zaman olgunlaşacağım?

Bir şeyler öğrenebildiğime şüpheliyim, fakat çabam takdire şayan.

Bugün de Tilki yok. Bağ hissetmiyorum. Pişmanlığım ve üzüntüm had safhada.

Gün 51:

Bugün Yuva'nın yanındayım, Orman'a gitmek için geç kaldım ve yorgunum. Yuva'da Tilki yok, ama Yuva artık bir Tilki Yuvası oldu. Adı bu.

Yuva'yı ve Ay'ı sağ çaprazıma alarak genç bir Zeytin'in altına oturdum. Yüzüm Kuzeydoğu'ya dönük, karşımda Perseus. Sırtımı Yay'a yasladım. Pek az insanın bildiği kutsal şarkımı açtım: We have all the time in the world*. Şehrin ışık gürültüsüne ve yarım Ay'a rağmen göktaşı yağmurunu izlemeyi umuyorum. Sivrisineklere bile aldırış etmiyorum.

Bir süre sonra müzik bitiyor. Gözlerimi kapatıp meditasyona başlıyorum. Günlerdir konsantrasyonum yerlerde sürünüyor. Şimdi biraz daha iyi. Nefes. Al. Ver.

Bir süre sonra gözlerimi açıyorum ve açar açmaz bugüne kadar gördüğüm en güzel yıldız kaymalarından birini izliyorum. Atmosfere girip de yanan meteorun parçalara ayrıldığını bile görebiliyorum. Dileğim hazır zaten: Please, please, please let me get what i want.

Zor günler geride kalıyor. Otuz yaşımı tamamlamaya iki gün kaldı. Ellerimle yaptığım Tilki Yuva'sının dibinde oturuyorum. Esinti ile dalgalanan gölgeliklere Ay ışığı vuruyor, izliyorum.

Bugün güzel bir gün; Tilki'yi görmüyorum fakat bağlantıyı yüreğimde hissediyorum.

Otuzlu yaşlara hazırım.

Gün 52: 

Saatin on ikiyi geçmesini bekliyorum -ki doğum günüm başlasın. Aslında ne saçma bir eşik, saat 00:00 olunca doğum günüm oluyor, halbuki bundan 30 sene önce ne Güneş, ne Dünya, ne Ay, ne de Samanyolu bu konumda değildi. Fersahlarca kere fersahlarca ötede bir yerlerdeydi hepsi. Yine de bekliyorum işte. Her zaman belirttiğim gibi; inanmak istediğimiz tüm hikâyelere biz inanıyoruz. Ve onlara inanmayı bırakırsak ya da başka hikâyelere inanmayı seçersek dünyayı da değiştirebiliriz.

Tilki yoluna eskisi kadar heyecan duyamadım bugün. Geçen haftalarda bu sözde özel gün için hayalim çok farklıydı. Fakat olaylar böyle gelişmedi. Yuva'nın yanı şu anda meditasyon için daha uygun görünüyor. Yarım Ay'ın ışığında yarım inşaatın halini izliyorum. Ay ışığında Tilki Yuva'sı çok güzel görünüyor. Tuhaf bir tatmin duygusu yayılıyor içime.

Doğum günü dileği dilemek için Perseid Göktaşları'nın yoluna bakıyorum -şu anda Kuzeydoğu'da. Fakat hiç bir yıldız kaymıyor. Yine de dilek dilemeye engel değil. Bugün benim günüm -hem de otuz oldum, rakamla 30- istediğim dileği dilerim. Beis yok.

Geçen günlere göre daha da ferahlamış durumdayım. Bir adım geri atıp baktığımda hayatım yıllardır hayal ettiğim ve gitmesini istediğim istikamette gidiyor. Bu yaşamı ben seçtim (işte inandığım bir hikâye!). Elimden geldiğince de seçimlerimi gerçekleştiriyorum (ve bir başkası daha!). 

Buraların tatlı bir esintisi var. Tam olarak hangi yönden geldiğini keşfedemedim. Bazen dağdan ovaya doğru, bazen iki sıradağ bloğunun arasından denize doğru. Bazen de tam tersi. Kış mevsiminde fırtınalara sebep olacak denli rüzgâralan bir bölge. Ama yazın hayatı hafifleten, ferah, meditatif bir rüzgâr.

Şükür.

Gün 53:

Bugün yirmiler bitti ve otuzlar başladı. Keyifli bir gün. Aranmak, konuşmak, duyulmak... Özel günler, sevmek ve sevilmek için güzel bahane. Tadını çıkarıyorum. Kimi özel bağlar ve kimi özlemler dile geldi gün boyunca. Nostaljik, melankolik -ama hani pek de kötü hissettirmeyen- bir lezzeti vardı bazı iletişimlerin.

Kurudere yoluna Halil ile gittik bu akşam. Tilki'yi görebileceğimi ummuştum, heyecanlanmıştım da biraz (E bugün doğum günümdü ya işte, Tilki bunu nasıl bilmez?) Fakat görünmedi. Üzgünüm.

Uzun uzun sohbet ettik Halil'le, hava karardığında hâlâ konuşuyorduk.

Dönerken evin temelini doldurmak için iki araba taş taşıdık.

Verandada, kırmızı masanın üzerinde peynirler, meyveler ve şaraplar varlığımı kutlamam için beni bekliyordu.

...

Otuz yaşıma girmek tuhaf bir yaşlanma hissine de yol açıyor. Artık yirmiler geride kaldı, ve bir daha asla yeniden yirmilerimi yaşayamayacağım. Yaşadığım her şey geçmişteki bir anı oldu. Geçmişte. Şu an değil. Geçmişte.

Şu parça ruh halimi çok iyi anlatıyor. Elli yaşımı görebilirsem, yine bu parçayı dinleyeceğim. Kim bilir, belki o zaman bir Tilki yanımda olur...






*We have all the time in the world: Meâli, dünyadaki tüm zamana sahibiz. Şarkıyı da bilen bilir.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Tilki'yle Arkadaş Olma Kılavuzu - VI

Hikâyeyi başından okumak isterseniz, sırasıyla; sıfır, bir, iki, üç, dört ve beş


Gün 40:

İnşaat düzenimi sarsıyor. Yine de meditasyona tabi kalacağım. Gece oldu, Orman'a gidecek gücüm kalmadı, ancak kutsal olan bir alan daha var bu arazide: Yeni Yuva'nın inşaatı. Meditasyonumu orada yapabilirim.

Gün 41:

Orman'a gittim. Döner dönmez günlüğümü yazmadığım için detaylandıramayacağım. Fakat Tilki gelmedi. Meditasyonda zorlanıyorum. Yorgunluktan uyukluyorum. Rüyaya geçme anında başım düşerek kendime geldim, bir kaç defa. Tilki'nin görünmemesine bozuluyorum.

Gün 42:

Yine Orman'a gittim. Dünden pek farklı değil durum. Tilki'nin görünmeyişine çok üzülüyorum ve hatta özlüyorum o kısa (ve seyrek?) karşılaşma An'larımızı.

Gün 43:

Rutin diyebileceğim bir gün daha. Kırk üç gün geçince bile bir rutin yakalamak mümkün. Sahi kırk üç gün uzun mu kısa mı artık bilemiyorum. Tilki ile karşılaştığım o ilk gün Uzak mı yoksa Yakın mı? Tam olarak neredeyim?

Gün 44:

Bugün Tilki'yi gördüm yine kısa bir An. Çünkü gürültüden dolayı hemen uzaklaştı. O sırada arkamdan Züriye, Halil ve Burcu geliyordu ve ben onun gidişini buna bağladım. Fakat öyle olmayabilir elbette... İnandığımız tüm hikâyelere, masallara inanan biz değil miyiz zaten? Gerçekte ne olduğunu asla bilemeyiz gibi geliyor. Bazan.

Gün 45:

İnşaat devam ediyor. Bugün kısa süreli bir fırtına geçti üzerimizden. Yuva'nın duvarları ıslanmasın diye hızlı bir müdahale ile her yanı kapatmaya çalıştık ve bu sırada donumuza kadar ıslandık. Gölgeliklerimiz sanki her şeyi arkalarına takıp havalanacak gibiydi. Ağaçlar zarar görmesin diye bağlarını kestim ani bir kararla. Bence müthiş bir An'dı bu. Yaşadığımı hissettiren An'lardan. Sanırım her şeyin huzurlu ve düzenli gitmesini içten içe istemiyorum. Uzaylı veya Zombi istilalarını, meteor çarpmalarını -ve hatta iklim değişikliğini- ve bunların yol açacağı kaosu merakla bekleyen bir tarafım var (Filmdeki adam 'Kaos bir merdivendir' diyor). Yaşadığım(ız) rutin hayatların değişmesi için böyle bir felaket gerekiyorsa, buyursun gelsin.

Fırtına sonrası müthiş bir koku. Toprak kokusunu içime çekiyorum. Bulutlar ve ışık o kadar estetik ki, tarif edemem. 

Yorgunum. Meditasyon yapamıyorum. Önce düşünceler akın ediyor, derken hülyalara kapılıyorum, sonra içim geçiyor ve başım öne düşünce sıçrayarak kendime geliyorum. Yaklaşık on defa meditasyon denemesi yapıyorum ve hep aynı sırayla aynı şey oluyor.

Bugün meditasyon yok. Tilki de yok. Yorgunum.

Gün 46:

Yuva inşaatı, hem dünkü fırtınanın üzerimdeki etkisi, hem de bir grup dostun evden ayrılmasıyla sekteye uğradı. Beklemedeyiz. Ama fırtına sonrası yapabileceğim en iyi şeyi yaptım bence; çay demledim. Çünkü yeniden başlamak için yapabileceğimiz en iyi seçenek -istisnasız her zaman- çay demlemektir.

Meditasyon yerine geldim. Oturdum. İçimin geçeceğini bile bile gözlerimi kapattım. Uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerdeyim. Bir ara gözlerimi açıyorum, karşı tarafta Tilki, boydan boya yürüyor. Benden yana bakmıyor bile. Bağlarımız zayıflamış gibi...

"Kaybolan suretler"


Gün 47:

Evin temeline taş lazım diye el arabası ile gittim yolun yarısını. Bunun gibi 200 el arabası taşırsam temeli anca doldurabilirim. Zaten beklemek de böyle bir şey işte. 200'ün yanında bir 1 gibi. Hatta 20.000'in yanında. Belki de hatta 2 milyon ışık yılının ötesinde bir Dünya gibi...

Bugün Tilki yok. Bir Karatavuk şakıyarak yanımdan geçiyor. Kuşu izlerken Bulutları fark ediyorum. Her şey muazzam güzel, ancak içimde hiç bir kıpırdanma olmuyor.

Hisler geçiyor.
Zaman geçiyor.
Ömür geçiyor.

Gün 48: 

Kırk sekiz günün (hatta öncesinde de geçen bir süre ile yaklaşık iki ayın) sonunda, olmak istemediğim bir yerdeyim. Tilki ile münasebetimiz biçim değiştiriyor artık. 

Metaforların silindiği bir yere geliyorum. Suretlerin silindiği. Anıların umutlardan bağımsızlaştığı...

Bir Tilki ile arkadaş olmak, bazan sadece bir Tilki ile arkadaş olmaktır, belki de.

Bugün meditasyon için yuva inşaatının yanında oturdum. Dolunayı bir gün geçen ayın yükselişini izledim. Badem ağacının silüetine baktım. Güçlü rüzgârlar esiyordu. Uçuşan gölgeliklere baktım. Ayın önünden geçen bulutlara baktım. Her şey geçiyor.

Geçmesini istemediğim her şey geçiyor...