11 Şubat 2020 Salı

Rüyalar - II

(10 Şubat 2020 Eskişehir)

Bir kasabanın eşiğine gidiyoruz. Bir kaç kişi var, birisi rehber. Aynı zamanda spiritüel bir rehber. Etrafta çok eski taşlar var. Hepsi Karanlıkla ilişkili. Boy boy taşlar, grimsi renklerde, kiminin üzerinde kadim bir lisana ait yazılar, kiminde kabartma gibi suretler... Bulunduğumuz caddenin (ki bu son cadde) karşısında bir orman başlıyor. Burası sadece kasabanın değil, dünyanın da sonu gibi. Hava soğuk, etrafta kar var.

Karanlıkla yüzleşmek, onun bir şekilde rahatlaması için ona ifade alanı açmak ya da onu asırlardır saklandığı yerden serbest bırakabilmek için bir seremoni varmış. Rehber bize bunu nasıl yapacağımızı tarif ediyor ve gösteriyor. Diğerleriyle beraber yaptığı hareketleri yapıp söylediği mantravari sözleri tekrarlıyorum. Sözlerin bize bir anlamı yok gibi geliyor, ama içten bir yerden biliyorum ki bu kadim bir dil, çıkardığım her ses içimde titreşiyor. Ve bu, yavaş yavaş karanlığı bize doğru getiriyor. Gözlerimi kapatıyorum. Şehrin ötesinden, ormandan gelen karanlığı hissediyorum. Adeta bir karabasan gibi üzerime çöküyor.

Üzerime çöken şeyi görmüyorum. Ama hissediyorum. Güçlü ve karanlık varlıklar bunlar. Sayıları çok fazla. Nasıl tarif edebileceğimi bilmiyorum bu hissi. Ursula'nın Atuan Mezarları'nı okurken kafamda şekillenen şeyler tam olarak. Sanki ruhsal bir seviyede temasa giriyoruz. Başlangıçta onlarla cesurca yüzleşiyor gibiyim. Fakat kontrolü bir şekilde kaybediyorum. Ya da kaybediyoruz hepimiz. Artık Karanlık güçler serbest kaldılar ve çok güçlüler...

Sonraki bir sahnede, şehirdeyim ve gece. Karanlık güçler artık salınmış, bunun bilincindeyim. Ve tekrar bana gelecekler diye korkuyorum. Karanlığı hissetmeye başlıyorum yeniden. Kaçmaya çalışıyorum. Destek aramaya yelteniyorum. Önüme çıkan bir apartmanın korunaklı deposuna sığınıyorum. Yarım kat yeraltında olan garaj gibi geniş bir depo. Tek başımayım ve yoğun şekilde kaygılıyım. Karanlık çok güçlü. Baş edemiyorum. Korkuyorum ve desteğe ihtiyacım var...

Aynı uykuda gördüğüm sonraki bir rüya, aynı tema ile devam ediyor. Aradaki bağlantı kopuk. Karanlık güçler hâlâ serbest. Annemin evine yakın, bilmediğim bir ormanın kıyısındayım. Karanlık güçler aynı ormanda. Fakat orada korunan bir yer varmış. Ağaçların koyu gölgesinde, hafifçe bir tepe. Ve orada eski sevgilim C. var. Yanına çıkmak için ondan izin istiyorum. Biraz şüpheci davransa da, merhamet gösterip izin veriyor. Korunaklı yerdeyiz şimdi, o az daha ötede. Benimle konuşmuyor. Uzun bir süre onu bekliyorum. Uzunca sabır gösterebildiğim için sanırım, benimle iletişime geçiyor. Böylece sohbet etmeye başlıyoruz. Onu çok özlediğimi, yeniden birlikte olmamız gerektiğini hissediyorum, fakat bunu teklif dahi edemeyecek bir durumda olduğum için acı çekiyorum. Çünkü böyle bir ihtimal yok. Elimden sadece beklemek geliyor, ben de bekliyorum. Bu sırada ikimizin de çıplak olduğunu fark ediyorum. Fakat cinsellik ya da şehvet barındıran bir çıplaklık değil bu. İnanılmaz doğal ve rahat bir çıplaklık. Zaten olduğumuz halimiz buymuş gibi. Adem ile Havva çıplaklığı gibi... Yüzüstü uzanıyorum. Hem çektiğim duygusal acının hem de Karanlık güçlerin bendeki tesirinin farkında olduğu için bana masaj yapıyor ve sanki şifalanıyorum. Fakat sonra gitmesi gerekiyor, ben yüzümü dönemeden bir anda gidiyor. Onu özlemeye başlıyorum. Ve yoğun bir özlem duygusu ile uyanıyorum...

C. ile oturduğumuz tepe, bu fotoğrafı andırıyordu.

Rüyalar - I

(02 Aralık 2019)

Bir süredir rüyalarımdan bilgelik dileniyorum. Bilincime ve etrafımdaki insanlara artık güvenmediğim için -adeta ilahi bir güce sığınırcasına- bilinç dışı denen şeye güveniyorum. Henüz buna ne kadar sırtımı yaslamalıyım bilmiyorum, çünkü sınanmadı. Fakat hemen her gece bilinç dışımdan bana "ne yapmam gerektiğini" anlatacak bir rüya göndermesi temennisi ile yatıyorum. Tarot kartlarına güvenmekten ya da I Ching'ten pek de bir farkı yok gibi. Neyse asıl bu sabah gördüğüm rüyayı anlatacağım. Adeta hayatımın kısa bir özeti gibiydi...

Büyükçe bir araç kullanıyorum. Kamyonet ya da karavan gibi. Araçta başkası var mı bilmiyorum. Bunu uyandığımdan beri bir türlü hatırlayamıyorum. Sanki var gibiydi, ama varlıkları önemsizdi belki de. Bu araçla mis gibi -şehir dışında ve orman kenarı- bir yoldan giderken, birden ileride bir grup polisin yolu kestiğini görüyorum. 'Nedense' onlara yakalanmamam gerekiyor. Bir suç işlediğimden filan değil, sadece öyle. Beni durdurmamalılar. Sonra onlardan kurtulamayacağımı anlayınca üstlerine sürmeye karar veriyorum. Öldürmek niyetinde filan da değilim, sadece "madem onlardan kurtulamıyorum, o zaman onlardan kurtulayım" diye düşünüyorum. Gaza kökleyip üstlerine doğru sürüyorum ve adeta bir çizgi film absürtlüğü ile aniden yana çekiliyorlar -hiç biri zarar görmüyor- ve ben dosdoğru ormana dalıyorum, bir ağaca çarpıyorum ve araba pert oluyor. Yaralanıyorum ama asıl yakalandığım için üzülüyorum.

Rüyalarımda otorite olan ilişkimin bu kadar açık bir sembolizm ile anlatıldığına pek şahit olmamıştım. Uyandıktan sonra bir süre bu rüyanın anlamını düşündüm. Bildiğim bir gerçeği yüzüme vuruyordu sadece. Otorite figürlerinin tek bir yara bile almamış olması daha da can sıkıcı. "Peki" dedim, kendi kendime, "sevgili bilinç dışım, acaba otorite ile olan bu derdimi nasıl çözeceğim?"

Ve tekrar uyudum.

İkinci rüyamda (kadın) bir arkadaşım saçlarımı kesiyordu. Sebebi yok. Kesmesi gerekiyordu. Ben de bunu yadırgamıyordum. Fakat her seferinde yamuk ve yanlış kesiyordu ve eşitleyebilmek için daha fazla kesmesi gerekiyordu. Yaptığı hatalara ve giderek kısalan saçlarıma karşı duygusuzdum. Bir miktar teslimiyet hâli. Ona boyun eğiyordum ve saçlarım giderek kısalıyordu. Sonuna yaklaştığımızda hala saçlarım eşit değillerdi ve saçlarımı kazımasına karar veriyordum. Hayatında ilk defa ustura kullanacak olan arkadaşım kafatasıma ufak tefek kesikler atarak saçlarımı kazımaya başladı. Bir defasında uyarmak durumunda kaldım; "usturayı dikey değil yatay kullanmalısın." Sonrası biraz bulanık. Madem vücudumdaki kıllardan kurtuluyorum o zaman her yerimi traş etmeliyim diye düşünerek banyoya gidiyordum...

(Bu bana Powder filmindeki karakteri hatırlattığı için onun fotoğrafını koydum)

Sorduğum soruya bir cevap gibi görünüyor, yine de yorumlamakta zorlanıyorum. Bu da böyle bir anımdı. İyi geceler...





(20 Ocak 2020)

Günaydın,

Şimdi size rüyamdan bir kesit anlatacağım. Çünkü neden olmasın. Evet.

Yaşadığım kıtapçı-ev'de bir kitap buluyorum. E Yayınları'nın eski kitapları gibi. Ciltli, şömizli ve... eski. Sanki 60'lardan kalma gibi. Kapağında turuncu saçlı güzelce -muhtemelen Avrupalı- bir kız var. Kitabı okumak istiyorum ama bir yandan da hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünüp okumuyorum. İlk sayfada künye bilgilerinde bir telefon numarası var. Bir kaç kişiye gösteriyorum, numara 222-4030 gibi bir şey. Diyorlar ki 4000 ile 4030 arası tüm numaralar kitabın sahte olduğunu gösterir.

Üzülüyorum, anlam veremiyorum. İnternetten arıyorum, kitap gerçekmiş. Okumaya başlıyorum.

Kitap bayat bir edebiyata sahip. Yine de biraz sürükleyici ve neler olacağını merak ediyorum. Çünkü sanki kitap geçmiş aşk yaşantılarıma bir ışık tutuyor gibi. Şöyle bir cümleye gelince duruyorum, ana karakter eski sevgilisine söylüyor: "Eğer kırk yaşına geldiğinde bir saksağan kartalı görürsen, o zaman bir daha beni asla göremeyeceksin demektir."

O esnada bu hayvanı bir su kenarında görüyorum. Kartal-kafası olan büyük bir papağana benziyor. Bembeyaz ve kafası sarı. Tuhaf bir uçuşu var.

Kitaptan başımı kaldırdığımda dışarıda bir fırtına başlıyor (evin manzarası İstanbul boğazına bakıyor şimdi ve bir arkadaşımın eviymiş meğer, ve evde kimse yok).

Pencereleri kapatıp çay koymaya gidiyorum. Dolaptan kristal bir bardak seçiyorum, çünkü normal bardaklar yok. Çay da bi' değişik, egzotik bir siyah çay.

Şimdi çay içeceğim. Iyi günler...



(Her iki rüya Facebook ve Instagram'da paylaştığım halleriyle burada yer alıyor.)

9 Şubat 2020 Pazar

Amos'tan Kaunos'a (ya da Bir Aşığın Günlüğünden Sonsuz Tümceler)

Bedenimde kuvvetli bir şekilde hissettiğim bu his ne? Karnımın hemen üzerinde, orada var olan, sürekli rahatsız eden, kendini hatırlatan ve beni ortaya atan o his ne? Ya da kim? 

"Seni dönüştürmek istiyorum."

...

Bugün B.'ye şunları yazdım:

"Dün akşam yine 'keşke burada olsan' anı yaşadım uzunca. Amos'a yürüdük gün batımında. Dolunay'da, Amos'un denize uzanan burnunun en ucunda kayaların üzerine oturduk. Bir yandan vakti zamanında Kaunos'a gidip gelen gemicileri düşündüm. Bir yandan hayatımda gördüğüm en müthiş mehtap vardı, ya da başka türlü söylemem gerekirse, ayın şavkı vuruyordu denize. Bir an, suyla ateşin bir arada olabileceğine dair bir görsele de dönüştü, çünkü denizin üzerindeki ışıklar sonsuz kıvılcımlar gibiydi. Ve çok hakim bir tepedeydik, mehtap çok uzun, geniş, büyüktü. Meditasyon yapamayacağım kadar harika bir manzaraydı. Hafif esintinin üzerimde bıraktığı hissi de anlatamam muhtemelen. Uzun süre oturduk, ayrı kayaların üzerinde. Bir gün beraber buraya gelelim B., yine bir dolunaya denk gelsin."

B. de şöyle cevapladı bunu:

"Amos'tan çıkamamış gibi hissediyorum. Böyle sanki oradaydım ama bu his de sıkıştırıyor, madem oradaydım neden fiziksel bir boyutta değildi bu. Amos'ta buluşmak için sözleşmek iyi geldi ama sanırım. Belki biraz orada yaşayanları düşlemek güzel olur. Onların dolunayda ayın şavkıyla nasıl başa çıktıklarını anlarız belki."

Şimdi aşağıda anlatacaklarımı B.'ye yazamadım, ama onların ayın şavkıyla nasıl başa çıktıklarını anlatabilirim:

Amos'lular ayın şavkıyla başa çıkmıyorlardı. Aşkın akıp gitmesine izin veriyorlardı. Bu, başa çıkılabilecek bir his değil çünkü. 

Uzun uzun B.'ye bakmaktan başka hiç bir şey istemiyorum şu anda. Ne ara bu kadar aşık oldum ben?

Peki özlemi dönüştürmek mümkün mü? Bir şeyler yazmak geçici bir hafifleme sağlıyor belki, ama kalıcı bir şeye dönüştürmek mümkün mü bunu? Bazen merak ediyorum, Taj Mahal gibi yerler de tam olarak böyle bir his uğruna mı yapıldı acaba? Aşklarının kalıcı olmasını mı istemişlerdi?

Fakat kalıcı olan sadece estetik bir taş yığını. Aşkları ve o yoğun hisleri nerede şimdi?

...

Amos'tan Kaunos'a giden bir gemicinin hikâyesini yazabilmek isterdim. Belki geride bıraktığı aşkını, ya da Kaunos'ta varacağı başka bir aşkı anlatmak isterdim. Belki deniz yolculuğunu betimlerdim uzun uzun. Kahraman, denizin köpüklerine bakardı uzun uzun, Amos'u geride bırakırken. Belki de Kaunos'taki büyük gösteriye davetliydi o da, tüm diğer yoldaşları ya da tayfası gibi. Belki de o gösteride içilecek şarapları taşıyorlardı pentekonteraları ile. Gece dolunayda Ege nasıl görünüyordu acaba? Yola çıkmadan Poseidon için adak adamışlar mıydı? Amos'un görkemli surları nasıl görünüyordu uzaktan? Geceleri şehir ne kadar da sessizdi? Kaunos'a vardıklarında ışıl ışıl tunçtan kıyafetleriyle gördüler mi liman muhafızlarını, o yüksek gözetleme kulelerinde? Liman kalabalıktı. Kent bir koşturmaca içinde miydi acaba, civar kentlerden gelen misafirleri ağırlamak için? Hamam çok kalabalıktı muhakkak. Dilenciler de bu fırsatı değerlendirmek için şehir meydanına akın etmişti. Kaunos, Amos'tan çok daha büyük bir polis, yaşıyordu.

Belki de hiç kimsenin okumayacağı şeyler yazmaya başladım. Karşılığını bulamayan ve akamayan aşkım gibi, okuyucusunu bulamayan anlatılar. Okunmayan hikâye sadece bir sözcük dizisi değil mi? Hikâyeler yaşamalı, aşklar yaşanmalı...

Zeus bana güç versin, beklemeye devam edeceğim.

...

Sana söylemek isteyip de söylemediğim onca şeyi ne yapacağım? İçim dolu. Ve taşamıyor.

Seninle biraz sohbet edebilmek için bir mesaj atmak neden bu kadar zor? Bir günaydın demek, yahut bir iyi geceler, neden bu kadar zor?

Bir ergenin günlüklerine benziyor olmalı yazdıklarım, sonuçta dönüp dolaşıp 14 yaşıma döndüm galiba.

Sabah güne yoga yaparak başladım sevgili B.. Sıcak henüz bastırmamıştı, 6:30'da kalktığımda güneş doğalı muhtemelen on beş dakika geçmişti. Geçtiğimiz günlerde senin de oturduğun bu verandada yoga yaptım. Bazen ortalığa boş boş bakıp senin varlığından burada ne kaldığını sezmeye çalışıyorum. Fazla değil, sadece bir kaç gün önce bu verandadaydın. Aldığın ve verdiğin nefesler buradaydı. Gördüklerin ve işittiklerin burada. Düşüncelerin ve duyguların da burada. Ben de onların arasında, buradayım şimdi.

Dün akşam uzunca bir süre S.'yi düşündüm. Aramızda giderek yok olan bağın farkındalığı ile, uzun bir süre göz yaşı döktüm.

Kurduğum her ilişkinin sonu böyle mi olacak?

...


Bir Amos manzarası


(2017 Temmuzu'nda kaleme alınmıştı.
İsimlerin değişip de duyguların pek değişmemiş olmasına şaşıyorum şimdi...)

İki Aşk Hakkında

İki ayrı zamanda, iki ayrı biçimde, iki ayrı kadına aşık oldum.

En azından ben böyle olduğunu zannediyorum.

Birisi, sessizliği paylaşmak istiyordu benimle. Konuşup sessizliği bozduğumda sanki günah işlemişim gibi hissediyordum. Onun yanındayken hep çok konuşuyordum.

Diğeri, konuşmak istiyordu benimle. Uzun uzun anlatmamı istiyordu. Geçmişte bıraktığım hikâyeleri hatırlayıp anlatmalıydım ona. Ve sanki hiç yeteri kadar anlatmıyordum. Ben henüz kim olduğumu bilmediğim için, hangi hikâyeyi anlatacağımı da bilemedim. Sessizdim.

Sessizlik-seven, öyle bir sarılıyordu ki, tüm cümlelerin yerini alıyordu sarılmak. Bu öyle bir sarılma ki, bir An içinde sonsuzluğu hissettiriyordu.

Konuşmayı-seven, dokunmaktan kaçınıyordu. Çünkü yaraları vardı, ve dokununca yeniden kanıyorlardı. Belki de bu nedenle konuşuyordu, ve çok güzel konuşuyordu doğrusu. Kelimeleriyle, sesinin tınısıyla ve ahengi ile sarılıyordu bana.

Sarılmayı-seven, sarılmayı bıraktığında, hava soğuyordu ve ben üşüyordum. Birden yarım kalmış hissediyordum, bugüne değin hiç hissetmediğim bir yoksunluk.

Sesi-güzel, konuşmayı bıraktığında hava soğuyordu ve ben üşüyordum. Birden derin bir hüzün çöküyordu: sessiz bir yalnızlık. Bugüne değin çok defa hissettiğim türden bir yalnızlık. 

Ne sarılmanın etkisi, ne güzel sesin tınısı geçip gitti: İkisini de taşıyorum hâlâ.

Aşk hakkında konuşmak...
2015, Şile


(2017 Eylül'ünde kaleme alındı)

27 Ocak 2020 Pazartesi

Kitapçı Günlükleri - I

Kitapçı Günlükleri No: 1

Yanında 8-9 yaşlarında çocuğu ile içeri giden kadın:

"Çocuk kitaplarınız var mı?"

"Var tabii, göstereyim." dedim kibarlıkla. Raflara doğru yöneldim ki kadın ekledi: "Ne kadar?"

Durdum. Ne ne kadar? Bütün çocuk kitaplarının aynı fiyattan satıldığını zannetmiyorsun umarım.

"Bilmiyorum ki bir bakalım. Hangi kitabı arıyorsunuz?" dedim.

Elindeki okuma listesini uzattı. 10 tane kitap var.

"Ah, evet Oscar Wilde'ın Mutlu Prens'i var bizde, Don Kişot da var. 87 Oğuz da şurada ola..." Sözümü bölüyor:

"Peki ne kadar?"

Tamam ülkenin durumu içler acısı ben de farkındayım. Her bir kuruşu saymak durumundayız, evet. Ama kitapların fiyatlarını ezbere bilmiyorum, hayır. Dışarıdan bakınca bir bilgisayara mı benziyorum?

Kitapları çıkarıp verdim.

"Fiyatlarına bakıp size söyleyeyim."

Oturdu (Çocuğu da karşısına oturdu). Kitapları karıştırmaya başladı, ne âlâ. Çocuğun acaba neyle muhatap olacak, sağlıklı bir merak.

"87 Oğuz acaba ne anlatıyor?" dedi. Hayır çocuğuna demedi, sesli düşündü. Kitapları çocuğuna göstermedi hiç. Doğrusu çocuk da oralı değildi zaten. Tıpkı benim çocukluğum gibi, sıkılıyordu ve oturduğu koltukta bir öne bir geriye kaykılıp duruyordu. Eve dönüp tabletle oynamak istediğine bahse girerim.

Bir kitapçı ile böyle muhatap olmak zorunda kaldığın için çok üzgünüm küçük insan. Ayrıca Don Kişot'u senin yaşlarında okumuştum ben de. Okursan seversin bence...

Kitapları almadan çıkıp gittiler.

Bu hikâyenin sonu.

...

Kitapçı Günlükleri No: 2

Bugün sevgili ninem Ursula K. LeGuin'in ölümünün ikinci yıl dönümü. Hayal gücüm azıcık gelişmişse şayet, bunu büyük oranda ona borçluyum. Tekrar başımız sağolsun efendim.

Bu fotoğraf eski bir sevdiğimi anımsatıyor bana. Böyle düşündüğümü bilse belki sevinirdi yaratıcı portakal.
Fotoğraf: https://www.bbc.co.uk/programmes/m000bh0x


Eskişehir Kitapçısı'ndaki kitaplarla ilgilenmeye başladığımdan beri eksiksiz şekilde Ursula kitaplarını elimizde bulundurmaya özeniyoruz İnanç ile (Sağolsun, almak istediğim hiç bir kitaba itiraz etmiyor).

Dün benden bir kaç yaş genç bir adam dükkana girdi. Arka taraflarda, biraz hararetli, biraz sarsak, bütün kitapları birbirine karıştırıp kitaplar seçti. Normalde kitapları yanlış yerlere yerleştirdiklerinde insanlara içten içe kızıyorum. Ama bu adama kızmadım. Sempatik geldi hatta. Sonra bana George Orwell'lerin nerede olduğunu sordu. Sevindim, çünkü Orwell'i severim. Yerini gösterdim. Sonra Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sını sordu. Satmışız meğer. Bulamadım, üzüldüm. Ama sorduğu kitaplar beni ilk ergenliğime götürdüğü için heyecanım artıyordu. Yaklaşık yarım saat süren bir kitap kurcalamanın sonunda kasaya geldi. Elinde üç tane Orwell kitabı vardı. "Bu aralar bunlara sardım," dedi. 1984'ü okumuş, beğenmiş, Cesur Yeni Dünya'yı okumak istemiş, maalesef elimizde yokmuş. Bir de Mülksüzler'i merak ediyormuş, bulamamış.

"Nasıl olur" dedim. Ezbere bildiğim yerini tarif ettim. Nokta atışı. Bulamazsa diye kitabın rengini bile söyledim. Alıp geldi. Ergenliğim (en azından hatırı sayılır bir kısmı) bir balya kitap olarak duruyordu elimin altında. Heyecanla konuşmaya başladım. "Bunları seviyorsanız, şunları da okuyun, bakın bunlar muhteşemdir, özellikle bunu okuyun, ütopyalar distopyalar..."

Genç adam yüzüme boş bakıyordu. Farkında olmadan söylediklerimle onu gücendirmiştim galiba. Ya da sanırım sebebini yeni yeni anladığım bir rekabete bürünüvermişti birden. Pasif-agresif bir yerden karşıladı heyecanımı: "Tabi ben sizin kadar okumadım.", "Bilmiyorum" ve ilgisiz bakışlar. Hey dostum sana hava atmaya çalışmıyorum. Gerçekten. Heyecanım boğazımın ortasında kalakaldı. Sonra kitapların fiyatlarını sordu. Söyledim. "Neden bu kadar pahalısınız?" sorusu ve tonuyla az önceki gücenti (evet gücenti, şimdi uydurdum bu kelimeyi) sonrası saldırıya geçti. Hemen her gün karşılaştığım bir soru. Anlatmaya başladım: "Tekel kitapçılar şöyle, böyle, o nedenle onlarla rekabet edemiyoruz, zaten daha pahalı değiliz ama..." Beni dinlemiyordu. Tekrar sözümü kesip başka bir şey sordu.

Sözümün kesilmesine pek tahammül edemiyorum. Heyecanım boğazıma düğümlendiğinde iyi idare ediyordum, hatta saldırıyı bile olgun karşılamıştım sonrasında. Fakat ben bir şey anlatırken beni dinlemediklerinde... ah tanrım.

"Az önce sorduğunuz soruya cevap vermeye çalışıyordum, merak etmiyor musunuz?"

Boş bakışlar:

"..."

"Etmiyorsunuz galiba. Peki. Kitaplarınız şu kadar ediyor. Teşekkürler... İyi günler."

Ne gereksiz bir detayı anlatıyorum değil mi? Mevzuyu çok dert ettiğim falan da yok hani. Sadece bir anekdot.

Bir Ursula kitabı satabildiğim için duyduğum kıvanç, kitabın yerini ezbere bildiğim için duyduğum kıvancın ardından yok olup gitti.

Bugün Ursula'nın ölümünün ikinci yıl dönümü için ne yaptın deseler, mutlu bir satış yaptım bile diyemem. Üzgünüm nine. Ama en azından kitaplarının hangi rafta durduklarını ezbere biliyorum...

...

(Devamı gelebilir...)

25 Ocak 2020 Cumartesi

Hancı'ya Kılavuz - II

(Kılavuz'un ilk kısmı şurada)


13.

Hancı,
Vesile olur.


14.

Hancı,
Özlem çeker.


15.

Hancı, sessizlik ihtiyacını karşılayabileceği bir yer yapmalıdır, kendine.
- sadece kendinin bildiği.
Ki ortalıktan kaybolmak istediğinde,
Kendini bulabilsin.


16.

Hancı,
- en azından bir kaç- şiir bilse,
ezbere.
Hiç fena olmaz.


17.

Han'da sürekli
çay olmalıdır -içmeye hazır, demli.

Bu bağlamda,
Hancı'nın görevi
-olsa olsa-
çaycılıktır.


18.

Han aslında
bir sahnedir.

Hancı da,
Aktör/aktris...


19.

Han ve Hancı'nın zaman algıları görelidir.

(Hancı'nın göreli dünyasında)
Han sabittir.
Hancı ise değişken.

Hancılar değişse dahi,
Han sabit kalır.
-yıkılana değin.

(Han'ın göreli dünyasında)
Hancı,
uzun süre konaklayan bir Yolcudur
sadece.

Han ise Handır.
-sadece.


Foto: Özkan Neşeli, Tilki Yuvası, 2017



20.

Hancı,

Yol'una devam edene değin,
dinelmekte olan bir Yolcu'dur.

Yolcu'nun başka bir sureti.


21.

Hancı,
durur.


22.

23.

24.

Ve o sırada Han'da şu müzik çalmaktadır.

(Son üç maddeyi yazmadığım için bu kılavuzun devamını paylaşmamışım. Belki de Hancı, başladığı bir Kılavuz'u bitiremeyebileceğini de kabullenmelidir. Üç uzun yıl sonunda...)

Üçüncü Aşama: Sentez

Bu blogu yazmaya başlarken bir kılavuz hazırlamıştım önce. Ve bu kılavuzun son maddesinde amaçlar(ım)dan bahsetmiştim. Şimdi bu amaçlara hiç de öngöremeyeceğim bir biçimde ulaştığımı sanıyorum:

- Okyanusa iyi kötü bir damla katkıda bulundum: Yazdıklarımla, yaptıklarımla ve yaşadıklarımla.
- Ateş'im, sönmesini hiç istemezken söndü (Dilediğiniz şeylere çok dikkat etmelisiniz). Şimdi yeniden yakmayı öğreniyorum. Yardım almadan. İlkel koşullarda.
- Amaç'ı tamamen yitirdiğim uzunca bir yıl geçirdim. Sonunda amacın dışarıda bulunabilecek bir şey olmadığını anladım. Şimdi amacı kendi kendime inşa etmeye çabalıyorum.
- Buldum. Aydınlıkta bulacağımı sandığım şeyi en karanlık gecede buldum. El yordamıyla bulduğum şey, ışıkta bulabileceğim herhangi bir şeye göre çok daha derin, çok daha ulvi, çok daha kutsalmış.
- Sustum. Uzunca bir suskunluktan sonra, yeniden konuşabilirim.

Aradan geçen yaklaşık üç yıllık suskunluk sonrası, geçmişte orada burada yazdığım şeyleri paylaşmaya karar verdim. Kimini hiç paylaşmamıştım. Kimini yakın dostlar okudu. Kimini farklı sosyal mecralarda paylaştım. Artık derli toplu durmalarını istiyorum. Tam da burada: Hikâyeyi başlattığım yerde...

...

Fakat artık kılavuz hükmünü yitirdi. Bu, resmi bir ilân.

Bir diyalektik niyeti ile bu ismi oluşturmuştum: Uzakyakın. Bir Sarkaç misali, oradan buraya salınıp duran yıllar sonrasında, artık değişim aşamasına geldik. Sentezden ve dengeden konuşabiliriz artık.

İnsanın ikinci doğumu gibi. İnancı yitirip yeniden bulması gibi. Erginlenme gibi. Egonun yıkılıp da yerine sağlıklı bir egonun inşa edilmesi gibi. Çok derinlerden geliyor bu.

Yaşayacak ne çok şey var. Sabırsız ve heyecanlıyım.

Uzakyakın Hikâyeleri kaldığı yerden devam ediyor...

Fotoğraf: Bu dünyada en kıymet verdiğim insan, ağabeyim Batıgün tarafından çekildi. Uşak, 1997?