17 Nisan 2020 Cuma

Nasıl "Normale" Döneceğiz?

Bugün beni şaşırtan ve hala üzerine düşündüğüm bir konuyu sizlerin de katkılarıyla tartışmaya açmak istiyorum. Konuyu en baştan söyleyeyim; normale nasıl döneceğiz? (Kaldı ki eski normale dönmeyeceğiz sanırım, o nedenle "yeni bir normale" nasıl ulaşacağız diye de sorabiliriz bunu.)

Önce ne olduğunu anlatayım:

Beni tanıyanlar bilir, dışa dönük ve sosyal bir insanımdır. Bu sebepten gönüllü karantina sürecimiz başladığından beri acaba ne bok yiyeceğim diye başlarda kara kara düşünüyordum. Fakat kendimden ummadığım bir biçimde uyum sağladım. Başlarda Covid tehlikesini kaale almazken elbette zamanla ciddiyeti fark ettim. Bu sürede pek az telefon irtibatı ve hatta pek az sosyal medya etkileşimi ile yaklaşık 40 gündür hiç isyan etmeden evde takılıyorum. Hayatımda kendimi bu kadar başarıyla oyalayabildiğim bir zaman dilimi olmamıştı. Çok sıkılınca parkta bisiklet sürüyorum ve kimseye ilişmeden eve dönüyorum. Dolayısıyla ev arkadaşım İnanç ve kediler Yoda ile Bihter'den başka gördüğüm kişiler bakkal, market, sucu oldu. Bazı insanlar için 40 gün zor olmayabilir, benim için ciddi bir sayı bu.

Bugün sabah beni epey zorlayan bir telefon görüşmesinden sonra darlandım. Ve kendi kendime dedim ki, "Birilerini görmeye, birilerine gerçekten temas etmeye ihtiyacım var. Telefon değil, zoom değil; gerçek temas." Sonra üst üste herhalde 6-7 arkadaşımı aradım. Hepsi görüşmeyi kibarlıkla reddetti. Bunu cidden beklemiyordum. Beklentim topluca bir buluşma yapmak ya da benzer bir şey değil, parkta biraz beraber yürüyüp sohbet etmekti. Arkadaşlarımın tek bir temastan bile kaçınması bence takdire şayan. Belli ki durumun ciddiyetini anlamışlar ve tabii ki evde kalabilme lüksüne az çok sahipler. Bunu vurgulayayım; kimsenin kararını eleştirmiyorum, bilakis takdir ediyorum... Fakat ilk defa "normale" dönemeyeceğiz diye endişelendim. Bir noktada illa ki döneriz evet, peki ama nasıl?

Mesela ölümler olmaya başlayıp da, yetkili bir otorite sokağa çıkma yasağı ya da benzer bir önlem aldığında zamanın akışı üzerine keskin bir çizgi atılmış oluyor. Artık "öncesi" ve "sonrası" diye iki dönem oluşmuş oldu. Ancak aynı otorite "arkadaşlar tehlike tamamen geçti, gece 12'den itibaren eski duruma dönüyoruz." demeyecek. Olayın girişi ve çıkışı -doğaları gereği- tamamen farklı bir dinamiğe sahip.

Peki çıkışın dinamiği nasıl olacak? Ne zaman buluşmalara evet diyebileceğiz? Ne zaman daha güvende hissedeceğiz? Ne zaman yeniden dans edebileceğiz? Ne zaman çocukların parkta başka çocuklarla oynamaları normal olacak? Bir arkadaşınızın buluşma teklifine evet demek için ne olmasını isterdiniz? Ne görmeyi beklersiniz? Yetkili mercilere güven bu kadar azken, kimin çıkıp da bizi rahatlamasını bekleyebiliriz?

Doğru bir cevap yok biliyorum, ama biraz kafa yormak istiyorum. Düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim...


16 Nisan 2020 Perşembe

Anti-virüsü Aramak - Bir Kuantum Olgusu Olarak Covid-19


(Metnin İngilizce orijinaline şu adresten ulaşabilirsiniz. İyi okumalar...)

Anti-virüsü Aramak - Bir Kuantum Olgusu olarak Covid-19
Martin Winiecki

Olup bitenleri anlamlandırmak için zorlanıyorum. Şüpheci zihnim tüm teori ve olası açıklamaları inceleyerek oradan oraya dolaşıp durdu, fakat itiraf etmeliyim: neler olduğunu bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum; bu insanlık için önemli bir seçim ânı. Bu makalede “neler olup bittiğini” tartışmaya sunmayacağım. Bunun yerine sizi krize ilişkin çoğu teori, tahmin ve eylem çağrısının altında yatan “nesnel gerçeklik” ve “öznel düşünceler/duygular “ ikilemini aşan bir alana davet etmek istiyorum. Spiritüel kökenli bütüncül bir dünya görüşünden bakarak, insanlığın –ya da bizlerin bilinçli olsun ya da olmasın daha derin bir parçasının bu ânı kolektif evrimimiz için bir katalizör olarak hayal etme olasılığını değerlendiriyorum. Eğer durum buysa, nasıl etkileşime girer ve karşılık verebiliriz? Covid-19 aslında kolektif uyanış ve geniş kapsamlı sistem değişikliği için beklenmedik bir olasılık sunuyor olabilir.

Ne gerçek ne de gerçek dışı; rüya gibi

“Burası bir rüya. Sadece uyuyanlar burayı gerçek kabul eder. Sonrasında tıpkı şafağın doğuşu gibi ölüm gelir ve daha önce tasa olarak gördüğün her şeye gülerek uyanırsın…” – Rumi





Yüz yıldan fazla bir süredir, fizikçiler ve filozoflar kuantum fiziğinin türlü türlü kerametlerinin mânâsını kavramaya çalıştılar. Elektron gibi atomaltı parçacıkların hayret verici ve sihirli şekillerde davrandıklarını gördüler. Bunlar sabit ve sonlu bir şekilde sadece “kendiliğinden” var olmuyorlar; gözlemlenip gözlemlenmediklerine bağlı olarak, bir durumda dalga ve diğer durumda bir parçacık olarak görünebiliyorlar. Durum bu. Dünya algımız sadece edilgen değil aynı zamanda yaratıcı; kelimenin tam anlamıyla varlığını ve gerçekliğini şekillendiyor. Kuantum fiziği bizi dışarıda gördüğümüz “nesnel” gerçekliğin ve “içeride” bulunan “öznel” deneyimimizin ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiği bir gerçeklik görüşüne davet ediyor. Büyük psikanalist Carl Jung'a göre, tıpkı rüyalardaki karakterler ve olayların rüya görenden ayrı olmaması gibi, dünya da topluca rüyasını gördüğümüz yaşayan bir sembol, daha derin taraflarımızın somutlaşmış bir simgesi.

Gerçekliği bu şekilde ele alırsak, Covid-19'u nasıl anlamlandırabiliriz?

Spiritüel deneyimler ve çalışmalar sonucunda öğrendim ki, hastalıklar nadiren sebepsiz yere ortaya çıkar. Genellikle daha derin mesajlar taşırlar. Örneğin, zihnimizin bastırdığı çatışmalar, özlemler ve yaşamsal dürtüler, bedensel semptomlarda yeniden ortaya çıkabilir. Şifa da genellikle bastırdıklarımızı fark ettiğimiz anda meydana gelir. Bu tür içgörüler bizi daha bütün yapma olanağına sahiptir ve aslında hayatlarımızı değiştirebilir. Bu şekilde, iyileştirecek olan panzehirin -veya bu durumda anti-virüsün- dönüştürücü bir farkına varma hazinesi olarak hastalık içinde gizlendiğini söyleyebiliriz. Daha derin kökleri keşfetmeden sadece semptomlarla mücadele edersek, evet hayatta kalabiliriz, ancak diğer semptomların hâlâ gerçekleşmesi muhtemeldir.

Bireysel bir hastalık için geçerli olan şey, salgın veya pandemiler için de doğru olabilir. Tartışmalara yol açan Selbstzerstörung aus Verlassenheit (Terk Edilme Kaynaklı Özyıkım) kitabında, psikoterapist Franz Renggli, 14. yüzyılda Hıristiyan Avrupa'daki Büyük Veba salgınını, kıta nüfusunun %30 ila %60'ını öldüren bir “Kitlesel psikoz patlaması” diye yazıyor:

“Benim psiko-somatik ya da daha çok sosyo-somatik modelim psiko-nöro-immünolojidir: ne bir bakteri ne de bir virüs temel problemdir; temel problem daha ziyade toplum içinde bir krizle sarsılan insanlardır. Eğer bu kriz çok uzun sürerse, çok şiddetli veya çok travmatik olursa, nüfusun bağışıklık sistemi yavaş yavaş zayıflar ve nihayet çöker. İnsanlar hastalıklara ve sonuç olarak ölüme karşı savunmasız hale gelirler. Bu model herhangi bir salgın için geçerlidir ve yeni bir tarih anlayışı için bir anahtar görevi görebilir.”

Kitapta Kara Veba’dan önceki yüzyılda, Katolik Kilisesi'nin annelere gece ve gündüz bebeklerinden ayrılmalarını tavsiye etmeye başladığını öne sürüyor. 13. ve 14. yüzyıllarda büyüyen çocuklar, toplu şekilde temel bir terk edilmişlik travmasından muzdarip olmuş. Renggli, öte yandan, annelerin çocuklarıyla yakın fiziksel temas kurmaya devam ettiği bölgelerin vebadan kurtulduğunu gösteriyor. Şu anda benzer bir şey yaşıyor olabilir miyiz?

Covid-19’un hayaleti 7,5 milyar insanı nasıl ele geçirdi ve dünyayı bir anda durma noktasına getirmeyi nasıl başardı? Çünkü anlatı, insanların bilinç altında hem derinden bastırılmış hem de iç içe geçmiş örtük bir şeyle büyük ölçüde karşılık buluyor.

Koronavirüs biyolojik suretine kıyasla “zihinsel” alanda daha erken, daha hızlı ve çok daha güçlü bir şekilde yayıldı. Covid-19 manşetlere çıkmaya başladı ve insanlar aniden uzun zamandır içlerinde bilinçsizce biriken korku ve umutsuzluk için “nesnel” bir gerekçe bulmuş oldular. Medyada korku uyandıran manşetlerin saat başı saldırıları ile insanların zihinlerinde artan kaygılı beklentiler arasındaki gelgitler, nevrotik bir kısır döngüde insanlığı kapana kıstırmış oldu. Mahallemizdeki veya bölgemizdeki her yeni “vaka”, metrodaki her öksürük veya herhangi bir yabancının çok yakınımıza yaklaşması ürkütücü bir tehlike hissini katladı. Hastalık hakkında ne kadar çok düşünürsek, o kadar çok korkuyoruz. Ne kadar korku yaşarsak, bağışıklık sistemimiz de o derece zayıflıyor. Bağışıklık sistemimiz ne kadar zayıf olursa, semptomlar geliştirme olasılığımız da o kadar artıyor. Tam bir “pembe fili düşünme” durumu.

Psiko-ruhsal (psycho-spiritual) boyutun, maddi alan üzerinde çok somut bir etkisi olduğu kanıtlanmıştır. Plasebo etkisinin şaşırtıcı derecede geniş kapsamlı fiziksel etkileri iyi belgelenmiştir ve benzer şekilde, birçok çalışma duygusal stres, kronik korku ve yalnızlığın bağışıklık sistemimizi nasıl tehlikeli bir şekilde zayıflatabildiğini ve sağlığımızı nasıl yıprattığını göstermektedir.

Lütfen okumaya devam edin. Covid-19'un sadece sahte bir aldatmaca olduğunu ileri sürmüyorum ya da birçok insanın yaşadığı trajediyi küçümsemeye yahut reddetmeye çalışmıyorum.

Ona farklı bir açıdan bakmamızı öneriyorum: Covid-19 zihinlerden ve ruhlarımızdan bağımsız bir tehlike değil de ama aslında, bir kuantum olgusu, yani kolektif olarak var olmaya çağırdığımız ortak bir rüyanın karakteri olabilir mi? Şimdiye kadar kavrayamadığımız kolektif bilinç altı âlemlerine derinden gömülmüş bir şeyin somutlaşması ya da çok derin bir enfeksiyonun yaşayan bir sembolü olabilir mi?

Carl Jung’un Kırmızı Kitap’ı
Jung kendi bilinç dışını keşfetmeye başladığında, hayal gücünü Kırmızı Kitap'ın temelini oluşturan bir dizi deftere kaydetti. Jung’un Kırmızı Kitap’taki resimlerinden bazıları, Budizm ve diğer dinlerde evrenin bir temsili ve meditasyona yardımcı olarak kullanılan mandalaları andırıyor. Jung, mandalanın tüm dünyada bulunan insana ait en eski dini sembollerden biri olduğuna inanıyordu. "Mandalanın yani dairenin karesinin, hayallerimizin ve fantezilerimizin temel kalıplarını oluşturan birçok arketipik motiflerden biri olduğunu" belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “…hatta bütünlüğün arketipi olarak da adlandırılabilir.

Zihin Virüsleri ve Korku Büyüsü

Amerika ve Kanada yerlilerinin sözlü geleneklerine geri giden Yerli Amerikalı bilim adamı Jack D. Forbes, Kolomb ve Diğer Yamyamlar (Columbus and Other Cannibals) isimli kitabında şöyle yazıyor: “Birkaç bin yıldır insanlar bir tür vebadan muzdarip; bu cüzzamdan daha kötü bir hastalık, sıtmadan daha kötü bir hastalık, çiçek hastalığından çok daha korkunç bir hastalık.” Algonkin halkı ve diğer yerli halklar, beyaz adamın akıl hastalığını, 15. ve 16. yüzyıllarda kendi anavatanlarına geldiklerinde “Wetiko” olarak tanımladılar ve kelimenin tam anlamıyla yamyamlık olarak tercüme edildi: “bir kişinin kendi kişisel amacı veya çıkarı için bir başkasının hayatını tüketmesi. ” Forbes bu kısmı şöyle tamamlamış; “Bu hastalık insanoğlunun bildiği en büyük salgın hastalıktır.”

Sıklıkla bir zihin virüsü olarak adlandırılan Wetiko, kendini diğerlerinden ayrık bir egonun kafesi ile çaresizce sınırlanmış olarak görmenin kökleşmiş yanılsamasını ifade eder. Bu soyutlanma bakış açısına göre, diğerleri ya rakip olarak ya da av olarak görünür. Korkunun temel koşul olduğu bir dünya görüşünde, kavga ve sömürü rasyonel, empati ise saçma ve duygusal görünür.

5000 yıllık ataerkinin, 500 yıllık kapitalizmin ve 50 yıllık neoliberalizmin ardından, Wetiko (Batı) dünyamızın ve yaşamımızın neredeyse her alanını tanımlıyor. Doğal dünyanın eriştiği en büyük yıkımı kutlayan bir ekonomik sistemi “başarı” olarak kabul edebilmemizin sebebi, bu virüsün bize de bulaşmasıdır. Wetiko kalplerimizi uyuşturdu; hem içimizde hem dışımızda bulunan yaşama dair kutsallığı ve yaşamın acısını algılama yeteneğimizi bulandırdı. Kronik bir şekilde, bu empati hissetme yetersizliği yüzünden sayısız varlık yok oluyor.

Ekonomideki suni değerleri en üst düzeye çıkarmaya yönelik mecburiyetten tutun, aşkın istismara ve bozuk ilişkilere dayanan şekilde yaşanmasına kadar, Wetiko hastalığı o kadar olağan hale geldi ki, artık bu şekilde tanımlanmıyor. İçler acısı bir bencillik kültü insanlığın sosyal dokusunu ve Dünya’nın kutsallığını aşındırdı. Sonuç olarak şimdi her yerde korku var: Terk edilme korkusu, ölüm korkusu, yaşam korkusu, cinsellik korkusu, ceza korkusu, bir çöküş yaşayacağımız korkusu… Burjuva ahlakının sevimli görünen tarafı korkunun çocuklarının özgürce dolaştığı psikolojik bir temeli gizliyor. Korkunun bu çocukları; kalıcı bir öfke, genel bir güvensizlik, bağımlılıklar, depresyon, can sıkıntısı, sapkınlık, tüketim açlığı, kontrol ve gizli veya açık şiddet eğilimi gibi olgular...

Covid-19 anlatısı, insanlığa böyle rekor bir hızda bulaşabildi çünkü korku, insanlık içinde o kadar köklü ve bilinçsiz ki artık içimizde neler olduğunun farkında değiliz.

Trajedi şu ki, virüs bilincimizin gölgesinde faaliyet gösteriyor. Kendimizi ve başkalarını bilmeden enfekte ediyoruz. Forbes'in yazdığı gibi, “otoriter aile yapıları”, “erkek egemenliği”, “kadınlara boyun eğdirme” ve “cinselliğe karşı aşırı olumsuz tutumlar” ve ideolojik düzeyde “ırksal ve kültürel üstünlük kavramları”  yoluyla hastalık tarafından koşullandırılmış oluyoruz.

Bu çerçeveye sıkıştıktan sonra, günlük etkileşimlerimizde, birbirimizin kör noktalarından ve acılarından beslenip onları besleyerek hastalığı dikkatsizce sürdürüyoruz. İçten içe korktuğumuz şeyi başkalarına veya dışsal olaylara yansıtarak, korkumuzun geldiği yeri bastırır ve bir yandan da onu doğrulamış oluruz. Tehlikenin dışımızda olduğuna inanıyoruz, bu yüzden kendimizi ondan korumaya çalışıyoruz ve bu nedenle genellikle kendimizi korumaya çalıştığımız tehlikeyi devam ettirecek şekilde hareket ediyoruz. Jung bu mekanizmayı “gölge projeksiyonu” olarak tanımlıyor.

Bilinçsiz olarak korku tarafından yönlendirildiğimiz ölçüde, manipülasyona duyarlı hale geliriz. Milyonlarca insan bilinçsiz gölgelerini başkalarına yansıttığında ise herkesin tam da kaçmaya çalıştığı tehlikeyi ortaya çıkarmış oluyoruz. Wilhelm Reich, Hitler'in yükselişi sırasında bu dinamikleri açıkça ortaya koymuştu (1933 tarihli Faşizmin Kitle Psikolojisi kitabına bakabilirsiniz) ve bugüne kadar tüm totaliter rejimler de bu temele dayanır.

11 Eylül'den sonra bize düşmanımızın Müslüman dünyası olduğu söylenmişti; şimdi “düşman” görünmez oldu ve her kapı kolunda bizi bekliyor olabilir ya da öpüşürken, sarılırken ve hatta nefes alırken bile bize bulaşabilir. Zihnimizde oynayan nevrotik sinema ne kadar abartılı olursa, dış güçlerin bizi çıkarları için kontrol etmesi ve kullanması da o kadar kolay olur.


Büyük Ortaya Çıkış

İnsanlık için zor bir yüzleşmeden çok daha fazlası olan Covid-19 salgını, Wetiko'nun ortalığı talen eden kitle enfeksiyonundan kolektif bir şekilde iyileşmemiz olasılığını da içeriyor. Covid-19’u, altında yatan Wetiko hastalığının küresel bir şekilde vücut bulması (ya da sembolik simülasyonu) olarak anlamlandırabiliriz. Her şiddetli salgında olduğu gibi, daha derin örüntüler sökülüp küresel bir düzeyde yalın ve görünür oluyor.

Şimdi Wetiko'nun eş zamanlı olarak ortaya çıkışına, bozulmasına ve yoğun bir şekilde abartılmasına tanık oluyoruz:

  • Ekolojik seviyede, Covid-19, medeniyetimizin sonsuz büyüme için doyumsuz açgözlülüğünün doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıktı. Muhtemelen vahşi hayvanlar virüsü insanlara, onlara yuva olan doğal ekosistemlerin uygarlık "ilerlemesinin" ekolojik tahribat silindiri tarafından ezilmesinden sonra aktardılar. Öte yandan şimdi Çin'de havanın ne kadar çabuk temizlendiğini, vahşi yaşamın kentsel alanlara geri dönme hızını ve aniden eski ekolojik tahribat çabalarının gözümüzün önünde nasıl çöktüğünü (örneğin Amerikan hidrolik kırma endüstrisi) görmek de aynı şekilde hayrete düşüyor.
  • Ekonomik seviyede, Covid-19, bardağı taşıran ve uzun vadede gecikmiş bir finansal çöküşün zincirleme reaksiyonunu başlatan son damla oldu. Evlere kapanmak, küreselleşmiş ekonomimizi tam gelişmiş, hızlı bir “buharlaşmaya” soktu, tüm endüstriler durdu, milyonlarca işçi bir günde işten çıkarıldı ve borsalar çakıldı. Fosil yakıt endüstrisi, 100 yıllık tarihinde, belki de bir daha altından kalkamayacağı en büyük sorunla karşı karşıya. Amerikan Merkez Bankası şu anda büyük bankalara günde 1 trilyon dolar borç veriyor, yani ekonomik sistemin yaşam desteğini zar zor sağlıyoruz.
  • Sosyal ve psikolojik seviyelerde, aşırı Wetiko davranışlarının hem kolektif bir çılgınlığa yol açtığını hem de birçok insanı özgürleştiğini görüyoruz. Bir yandan sosyal atomizasyon, kontrol arzusu ve benmerkezci bir panik gerçeküstü zirvelere ulaştı. Aile içi istismarda ve liberal toplumların hızla polis devletlerine dönüşümünde büyük bir artış görüyoruz; solcular bile hükümetin baştan aşağı güçlendirilmesini ve sivil özgürlüklere getirilen kısıtlamaları övüyorlar. Diğer yandan, karşılıklı dayanışmaya dayalı ve tabandan gelen binlerce yerel örgütlenme bir gün içinde ortaya çıktı. Milyonlarca insan ender bir düşünceye kapılıyor ve şunu soruyor; “asıl önemli olan ne?” Karantinada kilitli kalırken kendimiz, özlemlerimiz ve hayatlarımızla karşı karşıyayız. Ve birçok kişi, zaten ne kadar derinden “sosyal olarak mesafeli olduğumuzu” fark ediyor; güvencesiz bir işgücü piyasasının rekabetçi idealleri ile ve kişilerarası özgün bir bağlantıya kuramayaşımızın sonucu bu.
Bir Yol Ayrımı

Bundan sonra ne olacağı belirsiz, ancak ekonomik yıkımın başlatacağı zincirleme reaksiyonun kaçınılmaz olabileceği tahmininde bulunabiliriz. Küresel acil durum devam edebilir. Başka bir deyişle, yakın bir zamanda veya belki de bir daha asla normale dönmeyebiliriz.

Önümüzdeki birkaç hafta ve aylarda yaşanacaklar, gelecek yıllar boyunca dünyayı şekillendirecek. Gelecek, entropi güçlerine direnen ve normale dönüşün silik umutlarına kapılanların aksine, küresel toplum için farklı bir vizyon önerme fırsatı olarak kaos ve yıkımı kucaklayabilenlerin yanında olacaktır.

Şok Doktrini kitabının yazarı Naomi Klein şöyle söylüyor: “Tarihin bize öğrettiği bir şey varsa, o da şok anlarının son derece geçici olduğu. Ya çok fazla kayba uğruyoruz, seçkinler tarafından soyup soğana çevriliyoruz ve onlarca yıl boyunca bunun bedelini ödüyoruz ya da sadece birkaç hafta öncesinde imkansız gibi görünen ilerici zaferler kazanıyoruz. Şu an cesaretimizi yitirme zamanı değil.”

Astronomik borçlarla şişen ve üstel büyüme zorunluluğu ile yönetilen küreselleşmiş kapitalist sistem, geri dönüşü olmayan bir kırılma noktasına geldi. Mevcut güçler ya sistem değişikliğine gidecekler ya da inatla ve daha acımasız bir güçle eski sisteme arka çıkmaya devam edecekler. Önümüzde birçok farklı gelecek olasılığı bulunsa da, karşımıza çıkan iki zıt senaryo üzerinden karşılaştığımız tarihi seçimin keskin zıtlığını vurgulamak istiyorum:

- Senaryo 1: Denetim Kapitalizmi (Surveillance Capitalism

Aylarca süren tecrit sonrasında, insanlar karantinayla var oldukları yeni dönemi kabullenirler. Hükümetler sivil özgürlükleri, insan haklarını ve çevre korumalarını ortadan kaldırır ve sağlık ve güvenlik bahanesiyle eşi görülmemiş düzeyde denetim teknolojisini uygulamaya sokar. Mobil uygulamalar yalnızca insanların fiziksel hareketlerini değil, aynı zamanda biyokimyasal reaksiyonlarını izlemek için de kullanılmaya başlanır. Gideon Lichfield'in yazdığı gibi, “müdahaleci denetim uygulamaları temel bir özgürlüğümüz için, yani diğer insanlarla bir arada olabilmemiz için küçük bir bedel olarak kabul görür.” Her gün korku uyandıran mesaj bombardımanının arka tarafında, hükümetler serveti alttaki %99'luk kesimden elitlere doğru yeniden dağıtımını yapar. Bankalar, fosil yakıt ve hava yolu endüstrileri vergi mükellefinin parası ile kurtarılırken, sosyal güvenlik ve halk sağlığı sistemleri daha da parçalanır. Kemer sıkma önlemleri ve nakit paranın kaldırılması, çalışan kesimi, yoksulları ve evsizleri daha da ötekileştirir. Genel duyarsızlaşma ve uyuşma öyle bir noktaya ulaşır ki, sınırlarda her gün göçmenlerin avlanması ya da diğer acımasızlıklar karşısında artık herhangi bir ahlaki tavır sergilenmez. İnsanlar dairelerine kilitlenmiş, bir bulaşıdan korkar, dijital vücut algılayıcıları tarafından izlenirken mevcut güçler insanların kendilerini organize etme ve direnme yetenekleri neredeyse tamamen sakatlanmış olurlar. Protestolar veya grevler devam ederse, kitle iletişim araçları yeni tehlikeli enfeksiyonların yayıldığını duyurabilir, böylece hükümetler “toplumumuzu güvende tutmak için” hızla yeni sokağa çıkma yasakları uygulayabilirler. Bir noktada, iklimsel bozulmalarla, su krizleri ve gıda kıtlığı daha da kötüleştiğinde, sistem artık çöküşünü gizleyemez hale gelir. Kaos ve şiddet açığa çıkar. Zenginler uzak bölgelerdeki korunaklı yerleşkelerine çekilirken, halk da giderek parçalanan kentsel merkezlere sıkışıp kalırlar.

- Senaryo 2: Ekolojik ve Sosyal Özgürleşme

Belirsizlik ve ekonomik dağılma aylarında, milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamak için tabandan gelen yerel örgütlemelere başlar. Bu sıkıntılı dönemde, topluluğun, dayanışma ve yerelliğin gücünü yeniden keşfederler. İnsanlar hastalık ve zorluklar karşısında birbirlerine yardım ederken, empati ve dayanışma ruhu yayılır. Aylarca süren işsizlik, kamu kargaşası ve gıda kıtlığı sonucunda, güçlü hükümet ve normale dönme umutları nihayet kaybolur. Birçok kişi ya yalnız kalıp çöküş yaşayacağını ya da dayanışma içinde bugünleri atlatabileceğini fark eder. İnsanlar yerel organik ürünler tedarik etmek için ortak bahçeler ve gıda kooperatifleri kurmaya başlar ve enerji tedariğini merkezden bağımsızlaştırmak ve demokratikleştirmek amacıyla güneş enerjisi için çalışma kolları oluştururlar. Gittikçe daha fazla insan kırsalda topluluklar kurmak için şehirleri terk eder. Burada güvene dayalı ve sevgi dolu bir yaşam tarzı oluşturabilmek adına radikal sosyal deneyimlere ve ekosistemi onarmaya girişirler. İnsanlar iklim krizine yanıt olarak ilerici hükümetlerle birlikte büyük ölçekli ekolojik rehabilitasyon konusunda birlikte çalışırlar. Hükümetler de Evrensel Temel Gelir sistemi getirerek vatandaşların oluşturduğu kurumları destekler. Bu şaşırtıcı sosyal ve ekolojik hareketin arka planında, derin bir kültürel ve manevi dönüşüm gerçekleşir. Bunlar, Wetiko’nun hakimiyet kurma dürtüsü yerine yaşayan her şeyle işbirliği yapmaya, toplum yığınlarını atomize etmek yerine güvene dayalı topluluklar oluşturmaya, Eros’un ve dişilin ataerkil dışlanışı yerine sevgiyi özgürce ve saygınlıkla yaşamanın kutlanmasına, Dünya’yı hizaya sokmaya çalışmak yerine onun özünde var olan kutsallığını onurlandırmaya ve ölüm korkusu yerine sonsuz varlığımızı kabul etmeye uzanan dönüşümleri kapsayabilir.



Sistem Değişimi: Zamanı Geldi

Totalitarizmin tehlikeleri korkunç ve gerçektir ki zaten birçok ülkede bunu görüyoruz. Ancak unutmamalıyız ki, bu önlemler, hâlihazırda sonu gelen bir sistemin ancak ölümünü uzatmaya yarar. Bu noktada, küreselleşmiş kapitalizm sadece korku dolu gelecek tahminlerimiz ve yeni bir şeyi hayal edemememiz sayesinde canlı durumda; yani eğer insanlar korkuyu geride bırakıp istedikleri ortak bir gelecek vizyonu etrafında birleşebilirlerse, kaçınılmaz geçişi durdurabilecek hiçbir şey olmayacak.

Sistem değişikliğinin anahtarlarının hayatımızın üç temel mecrasında yattığını görüyorum:

Spiritüel Mecra:

Wetiko'yu öngörülemez gerçeküstü yüksekliklere çıkartmış olan Covid-19, tuhaf bir şekilde varlığımızı boyutsal bir değişime çağırıyor. Dispelling Wetiko (Wetiko’dan Kurtulmak) kitabının yazarı Paul Levy'nin belirttiği gibi, Wetiko hastalığının içine gizlenmiş olan anti-virüs, onun rüya gibi görünen doğasına yani dünyamızı kökten değiştirme potansiyeli olan bir farkındalığa uyanmaktır.

Wetiko'nun bizim dışımızdaki somutlaşmış örneklerine (örneğin virüsler, dış düşmanlar veya totalitarizmin tehlikeleri gibi) bizden ayrılarmış gibi tepki vermeye devam edersek, tam da ondan korkma sebebimiz olan dinamikleri beslemeye devam edeceğiz. Fakat Wetiko'nun kendi içimizde var olduğunu görmeye başlarsak, üzerimizdeki kontrolünü de kaybeder. Merhamet, önceden sadece korktuğumuz, yargıladığımız veya nefret ettiğimiz şeyi anlamaya doğru gözlerimizi açar. Güven bizi dünyayla ve yoldaşlarımızla uzlaştırır. Merhamet ve güven, Wetiko'nun nihai anti-virüsleridir.

Aniden uyanabilir ve tüm tahakküm sistemlerinin hiçbir zaman nasıl “gerçek” olmadığını ve onların “gerçekliği”nin her zaman sadece rızamızla var olduğunu fark edebiliriz. Para, otorite, toplum, salgın hastalıklar - artık sağlam ve değişmez olduğuna inandığımız şeylerin rüya gibi doğasını görebilir hale geliriz.

Wetiko'nun korkutucu ağından uyanmak, aynı zamanda Yaşamın birbirine bağlı ağına uyanmaktır. Bu, Batı dünyasındaki geldiğimiz noktadan o kadar derin bir değişim ki, onun için kelime bile bulmak bile çok zor. Korku dolu zihin her zaman derhal sonuca atlamak, çözüm bulmak ya da düzeltmek ister. Ama belki de şimdi böyle bir “düzeltme” yoktur. Belki de bu ânın istediği şey, tüm kibir, üstünlük ve tahakküm kavramlarımızı bırakmak ve insanı aşan bir zekaya ve rehberliğe teslim olmak; Dünya'daki yerimizi ve merkezine Dünya’yı koyan yerli halkların bilgelik kültürünü araştırmamızdır. Bu tür bir birlik deneyiminde anlamı açık, mutlak ve derin şifa veren bir gerçek yatar: tüm yaşam kutsaldır. Bu sadece kişisel bir deneyim değil, aynı zamanda Yaşamın kendine özgü matrisinden bir içgörüdür. Bu matrise uyumlu olduğumuzda, korku, enfeksiyon ve şiddetin kısır döngülerinin dışında durabiliriz.

Toplumsal Mecra:

Wetiko ilişkisel olarak vuku bulduğu için, dağılması da kolektif bir gayret gerektirir; öyle ki bu, Dünya’yla ve birbirimizle olan bozuk ilişkimizi şifalandırıp, kendi aramızda derin bir güven geliştirebileceğimiz bir birlikte yaşamın oluşturulması için tarihi bir projedir.

Güven inşa etmek için, bizi artık yalan söylemeye, kendimizi gizlemeye veya korumaya zorlamayan koşullara gereksinimimiz var. Hem birbirimizi tam olarak tanıyabildiğimiz ve hem de gerçekte ne düşündüğümüzü, hissettiğimizi, sevgimizi ve arzumuzu göstermeye cesaret edebildiğimiz yaşam, sevgi, çalışma ve ilişki yöntemlerine ihtiyacımız var. “Güven” sıkça kullanılan bir kelimedir, ancak kırılganlığımızın en yüksek seviyede olduğu sevgi, cinsellik ve maneviyat gibi ruhlarımızın narin mecralarında bu ne anlama gelir? Bu, toplumsal bir devrim gerektirir. Bir akıl hocam ve öğretmenim olan ve Sacred Matrix (Kutsal Matris)'in yazarı Dieter Duhm şöyle yazmış; “Güven sadece psikolojik olarak sınıflandırılmaz; her şeyden önce -ve en önemlisi- sürdürülebilir ve sistemli bir güveni oluşturmak için tüm toplumsal yapıyı yenilememiz gerekir, bu nedenle de politik bir terimdir. Bu devrim, kitle hareketlerinde hemen meydana gelmeyebilir, ancak küçük bir grupta başlayabilir ve yeni bir bilinç alanı oluşturarak oradan topluma yayılabilir. 40 yıllık radikal deneyimlere dayanan “Healing Biotopes Plan” (Yaşam Alanlarını Şifalandırma Planı) bu kapsamlı dönüşüme ilişkin bir vizyon sunuyor.

Politik ve Ekonomik Mecra:

Uzun vadede özgürlük, kısa vadede insan hak ve özgürlüklerine getirilen kısıtlamalara dayanma kapasitesi gerektirir. Bu sosyal uzaklaşma zamanında, özellikle ötekileştirilmiş olan herkesle, “onlara karşı biz” anlatılarını reddederek birlikte bir dayanışma içinde duralım.

Küreselleşmiş sistem çöktükçe, yerelleşme geleceğin anahtarı olacak. Şimdi su, gıda ve enerji için tedarik sistemlerini merkeziyetçilikten bağımsızlaştırma, onarıcı tarıma ve ekosistem restorasyonu uygulamalarına yatırım yapma, tohum bankaları ve tohum takas ağları oluşturma ve karşılıklı yardım, kaynak paylaşımı ve armağan/takas ağlarını ve ekonomik işleyişlerini kurma zamanı. Yerelleşme sadece gıda egemenliği sağlamakla kalmaz, aynı zamanda politik özerkliğe de bir yol sunar; kendi temel ihtiyaçlarımızdan sorumlu olduğumuz için, aşağıdan yukarıya doğru işbirliğine dayalı kararlar almak için bir araya gelebiliriz. Çeşitli ekosistem restorasyon uygulamalarından permakültür, tohum saklama ve eko-köy hareketlerine, Extinction Rebellion (Yok Oluş İsyanı) gibi büyük ölçekli toplumsal hareketlere ve Rojava ve Zapatistalar gibi radikal taban demokrasisi deneyimlerine kadar, dünya bu yolun uygulanabilir olduğunu gösteren binlerce örnek sunuyor.

Spiritüel, sosyal ve ekonomik-politik alanlar birbirinden ayrılamaz şekilde iç içe geçtiği için, başarılı bir sistem değişikliği, birbirine paralel bu üç mecradaki derin yapısal dönüşümlere dayanır. Bu, her şeyi aynı anda yapmamız gerektiği anlamına gelmez; bu, birbirimizi desteklememiz gerektiği anlamına gelir. Bir yandan birbirimizin farkında olarak, her birimiz şu anda yapmaya ve olmaya çağrıldığımız şeyi derinlemesine dinleyebilir miyiz? Tecrit ve sosyal uzaklaşma anlatıları bizi korkutmak ve ayrı tutmak için tehdit ettiği ölçüde, bu krizden geçme kabiliyetimiz de topluluk olduğumuzu hatırlayarak işbirlikleri düzenleme ve inşa etme yeteneğimize dayanır.

Ne yaparsak yapalım, bunun eşsiz ve tarihi bir olasılık ânı olduğunu hatırlayalım. Julian Assange'in hapishane hücresinden Yanis Varoufakis'e telefonla söylediği gibi, “Her şey elden gidiyor… Şimdi her şey mümkün.” Ve Covid-19'un bize öğrettiği bir şey varsa, o da kolektif davranışların etkili değişimleri aslında bir gecede gerçekleşebilir.

Nevzat Erkmen, Ulysses Okumak ve Anlamamak Üzerine

Bugün Nevzat Erkmen'in Korona virüsü sebebiyle hayatını kaybettiğini öğrendim. Ne zaman Nevzat Erkmen'in ismini duysam bu beni bir anıya götürür; madem bunu paylaşarak ben de ustayı anmış olayım:

Hâlâ gazete satın alıp okuduğumuz zamanlarda, fazla değil 10-15 yıl önce, herhalde Radikal gazetesinde, o yıllardaki medyatik entelektüellere "okumakta en çok zorlandıkları kitapları" sormuşlardı (medyatik entelektüel diyorum çünkü yanlış hatırlamıyorsam listede hatırı sayılı edebiyatçıların yanında Hıncal Uluç gibi bir kaç kişi de vardı). Hemen hemen hepsinin söylediği ilk kitap James Joyce'un Ulysses'i idi. O zamana kadar hiç duymadığım bu kitabı merak edip -e Yunan mitolojisine de bayılıyorum ya- Harp Okulu'nun kütüphanesine yollandım. Hiç kimsenin dokunmadığı gıcır gıcır bir Ulysess, hem de Kazım Taşkent baskısı, gerçek bir tuğla şeklinde raflarda beni bekliyordu. Hevesle açtım kitabı. Önce Enis Batur'un önsözünü okudum. Daha sonra kitabın çevirisini yapan Nevzat Erkmen'in yazdığı şu kısmı okuyunca merakım ve hevesim katlandı:

"Dünya Zekâ Oyunları Şampiyonaları bağlamında Türk Beyin Takımı'nın kaptanı olduğumu bilenler, nasıl olup da böyle bir yazın işine girişmiş olduğumu sorduklarında şu anekdotu dinlerler: Vittorio Gassman, Catherine Deneuve ile oynadıkları Anima Nera filminde, Ulysses'i kitaplığın edebiyat rafına yerleştiren baş kadın oyuncuya alaylı bir şekilde güler. Niçin güldüğünü ve kitabı hangi rafa koyması gerektiğini soran oyun arkadaşına Gassman'ın yanıtı şöyledir: "Bulmaca ve Sözcük Oyunları rafına koymalısın!"

Yıllarca satranç oynayıp, bir de okulun Go kulübüne gitmeye başladığım günlerde beni bundan daha çok teşvik eden bir şey olamazdı herhalde. Kitabı kütüphane kartıma işletip uçarcasına sınıfın yolunu tuttum.

Zorlana zorlana, hiçbir şey anlamaya anlamaya 20 sayfa kadar okudum. İnat etmiştim, anlamasam da okuyordum. O kadar anlamıyordum ki, üzerine kafa bile yoramıyordum. Hayatımda ilk defa bir şeyi 20 sayfa okumama rağmen HİÇBİR ŞEY anlamıyordum. Hayır hayır abartmıyorum. Sahiden h i ç b i r ş e y anlamamıştım.

İlk fırsatta edebiyatı sevme sebebim sevgili ağabeyime telefon edip durumu anlattım. Acaba bende bir problem olabilir miydi? Bu kitap ne anlatıyor olsa gerekti? Benim bunu anlamam için öncesinde okumam gereken başka başka eserler mi vardı? Neyse ki ağabeyim beni teskin etti. Onu okumak için ne kadar çok fırın ekmek yemek gerektiğini, o kadar fırını yiyen insanların da işin içinden çıkamadığını hatta Ulysses'in kendisi kadar kalın bir Ulysses Sözlüğü olduğunu söyledi (Onu da Nevzat Erkmen yazmıştı elbette). Radikal gazetesinin medyatik entelektüelleri haklıydı.

Haddimi bilerek ve belki bir gün okuduklarımı anlayabilme kapasitene erişme temennisiyle kitabı kütüphaneye bıraktım. O gün bugündür ne zaman bir kitapçıya girsem ve Ulysses'i görsem elime alır, önsözde Nevzat Erkmen'in anekdotunu okur, içinden rastgele bir kaç sayfa açıp okuyup anlamaz ve kitabı tekrar yerine bırakırım.

Ne diyelim, ruhu şad olsun ustanın!


Solda Nevzat Erkmen, sağda James Joyce

12 Nisan 2020 Pazar

Bir Kendini İyileştirme Hikâyesi

Giriş

"Geçen sene sanırım Nisan ayında (tam bir yıl olmuş sanki), sıcak bir İzmir akşamüstünde, ofisi Konak ile Alsancak'ın tam ortasında bulunan terapistimin odasındaydım: Ortadaki ikea sehpası, üzerinde bir sürahi su, bir bardak ve her zaman dolu olan peçetelik... Son iki günü mütemadiyen ağlayarak geçirmiştim ve terapistime bu acıya bir son vermesi için yalvardım. Terapistin samimi ve gerçek bir şefkatle dolu olduğunu görebiliyordum o sırada, ancak çaresizdi. Bir süredir olumlu bir ilerleme geçirdiğimi zannediyordum, fakat bir hafta içinde bütün ilerleme yerle bir olmuştu. Başladığım yere dönmüştüm; hatta daha bile kötü bir durumdaydım. O bunu itiraf etmese de bakışlarından anlıyordum. Gözlerini irice açmıştı. Çektiğim acı karşısında o da acı çekiyordu. "Doğukan Bey" dedi şefkatle, "yeniden ilaç kullanmaya başlamayı düşünebilirsiniz. Size önerebileceğim bir  kaç psikiyatrist..."

Filmlerdeki gibi oldu. Artık söylediklerini duymuyordum ya da duyduğum şeyi anlayamıyordum. Yoğun bir hayal kırıklığı içinde ağlamam durdu. İçimde yükselen kaygı, öfke ve isimlendiremediğim karmakarışık duygu çorbasına mahkum, boş boş bakıyordum. Son umudum terapistimdi, o da yardımcı olamadığına göre her şeyin sonuna gelmiştim. Günlerdir kendimi nasıl öldürsem diye google'da aramalar yapıyordum zaten: "En acısız ölüm yöntemi nedir?" Geriye, sahneyi hazırlamak ve son notumu bırakmak kalmıştı. Kafamda o da hazırdı; hayatımda yeterince drama olduğu için sahneleme konusunda uzmandım zaten. Tamam. Buraya kadarmış. Teşekkür edip çıktım.

Ağlayarak Alsancak iskelesine kadar yürüdüm. Kimseyi arayamıyordum. Çünkü arayabileceğim kimsem yoktu. Aslında bu derece yalnızlık ve acı çekme, oldukça enteresan bir deneyim. Ormanda gezinirken ve yavaş yavaş kaybolurken daha önce hiç rastlamadığınız büyülü bir bataklığı keşfetmek gibi. Bataklık sizi içine çekerken, daha önce hiç görmediğiniz detayları fark ediyorsunuz: Farklı kokular, farklı renkler, farklı duyumsamalar... Ormanın dibi. Artık kayıpsınız. Varoluşun sonu burasıymış meğer... Alsancak iskelesinin önünde yere oturmuş ve tutunabileceğim hiçbir şey kalmadığı o anda Yaradan'a ağlamaya başladım. "Eğer," dedim "bana şimdi bir işaret göndermezsen bu akşam kendimi öldüreceğim. Bitti. Buraya kadar. Eğer gerçekten var isen, bunu göstermenin tam zamanı."

Ve gösterdi.

..."

Unutmak istemediğim bir günün fotoğrafı. Ağustos 2018. Zenit 11


Bu bir Self-healing hikâyesinin girişi. Benim hikâyemin giriş kapılardan birisi. Defalarca dibi görmeme rağmen, en en en dibi gördüğüm günün hikâyesi. Ve evet, bir destek geldi - geldi ki hayattayım. Sonrasında olan biten her şey de oradan çıkmak için birbirinden farklı çabaları içeriyor. Diliyorum ki bunları da derli toplu yazabileyim. Henüz oturmadılar, demleniyorlar. Elbette her hikâye gibi kimi şeyleri anlatırken çarpıtmak, abartmak, küçültmek, değiştirmek ya da anlatıyı metaforlara boğmak kaçınılmaz olacak. Zamanı gelince onları da anlatma niyetindeyim...

Şimdi, geçtiğimiz uzun aylar boyunca beni yavaş yavaş şifalandıran kimi kaynakları paylaşacağım.

...

Kendini iyileştirmek derken self-healing diye isimlendirilen geniş bir alanı kastediyorum. Üzerine uzun zamandır yazmak istediğim, ancak her niyetlenişimde haddim olmadığını düşünerek vazgeçtiğim bir girişim bu. Haddim olmadığını söylerken son derece dürüstüm; ne psikolojiden anlarım, ne de akademik bir altyapım var. Hatta burada bahsettiğim konuya hakim olmadığım gibi, tam olarak iyileşmiş de sayılmam (Healing denen şey galiba hiç bitmiyor). Hikâyenin hikâye unsurlarını gelecek bir zamana saklayarak, son iki yılda okuduğum ve fazlasıyla faydasını gördüğüm kitapları ve yine paylaşımlarından ziyadesiyle olumlu etkilendiğim instagram hesaplarını aşağıda bulabilirsiniz. Eğer bu yolculukta karşıma çıkan bazı insanlar, bazı kitaplar, hatta bazı instagram hesapları olmasaydı muhtemelen yaşıyor olmayacaktım. Bu nedenle bu derleme, bir minnet göstergesi olarak da düşünülebilir. Ve dilerim bir başkasına destek olur.

...

Okuyup faydalandığım ve aşağıda önerdiğim kitaplar, modern psikolojiden felsefeye oradan da spiritüel kişisel gelişim kitaplarına dek geniş bir alanı kapsıyor. İnsan çaresiz kaldığında yardıma tamamen açık hale gelebiliyor ve kalıplaşmış yargılarını da tek tek bir kenara bırakabiliyormuş. Bunu deneyimledim ve bir zamanlar burun kıvırdığım kitaplar sayesinde rahat nefes alıyorum şimdi. Çaresizlik eğer sizi de öldürmediyse, muhtemelen büyük bir hediye almış olabilirsiniz. Benim kendimde çözümlemeye çalıştığım travmanın -ki bu kelimeyi, kullandığımız geleneksel anlamın sınırlarını esneterek söylüyorum- birden fazla olduğunu da ifade etmeliyim. Bunların içinde ihmale bağlı çocukluk travması, atalardan taşıdığım travmalar, mizacımdan kaynaklanan zorlu karakter özelliklerim, gençlik ve yetişkinlik hayatımın çeşitli dönemlerinde yaşadığım bazı olayların yarattığı travmaları sayabilirim. Elbette şu açıdan şanslıyım; travma deyince ilk akla gelen kaza, felaket, taciz ve tecavüz gibi olaylara maruz kalmadım. Ancak iki yıldır geçirdiğim yoğun iyileşme sürecinde ilk anladığım şeylerden birisi, bu konudaki gerçekliğin öznel olduğu, yani kişiden kişiye değişebileceği oldu. Dolayısıyla bunu travma olarak isimlendirmekten geri durmayacağım. Benim perspektifimden bu, gerçek. Benim gerçeğim.

Üzerine çalıştığım belli başlı konular kabaca; (1) bu hayatta varoluş sebebimi araştırmayı, anlamayı ve inşa etmeyi, (2) aile, arkadaş ve romantik ilişkilerimde ortaya çıkan ve bilinç dışımdan gelip kontrol edemediğim duygusal ve dürtüsel tepkilerimi, (3) yas, öfke, kaygı gibi güçlü duygularla başa çıkabilme alanlarını, (4) hem fiziksel hem duygusal sınırlarımı keşfetmeyi ve onlara sahip çıkmayı, (5) suçlamayı bırakıp elimde olan şeyleri olmayanlardan ayırt etmek ve yaşamımın sorumluluğunu alabilmeyi ve (6) şemalarımı değiştirebilmeyi kapsıyor. Genel olarak "Kendini Bil" (Nosce te ipsum) mantrasının gereği olan her şeyi kapsıyor da diyebiliriz kısaca. Son olarak (7) empati becerimi geliştirebilmek için de epey çaba sarf ettiğimi eklemeliyim. Bu son madde yönü itibariyle öncekilerden farklı; şimdi değinmeyeceğim ama umarım anlatmayı becerebilirim (Hatta, acaba narsist bir insan değişebilir mi sorusuna cevap ararken dünyanın gidişatına dair fikirlerimi de sunabilirim).

...

Sinirbilim (neuroscience) alanının ortaya çıkması ve gelişmesiyle önceden hayal dahi edilemeyen araştırmaların kapısı aralanmış oldu. Birbirinden uzak gibi görünen iki alanın da yavaş yavaş iç içe geçtiğini ya da benzer yaklaşımlar geliştirdiğini görüyoruz. Bunun en basit ve bilinen örneği olarak, bir zamanlar faydasız spiritüel bir çaba gibi görünen yoga, meditasyon, nefes ve beden çalışmalarının, son 10-20 yıldır modern psikoloji araştırmalarına konu olması ve faydasının kanıtlanmasını öne süreceğim (Aşağıda yer alan kitaplardan bazılarını kaynak olarak gösterebilirim). Fakat bununla sınırlı değil. Doğu mistisizmi her geçen gün Batı akılcılığında kendine yer ediniyor. Her etkileşim çift taraflı olduğu için -ve daha az görünür olsa da- Batı akılcılığı da kendisine bu Doğulu yöntemler arasında yer buluyor. Ben bu durumu, iki alanın birbiriyle örtüşmesi olarak okuyorum. Eski mistiklerin içlerine bakarak bulduklarının şimdi beynin içine bakarak teyit edildiği bir zaman dilimindeyiz. Bu bilimsel ilerlemenin, bugün hâlâ safsata ya da pseudo-science (sözdebilim) kabul ettiğimiz kimi mistik yaklaşımları da zamanla yere indireceğini ve ayaklarının yere bastığını göreceğimizi sanıyorum. Elbette elenenler olacaktır. Bazı şeyler gerçekten safsata olabilir - ama bu konuyu tartışmaya açmak beni aşar. Ben şimdilik naif bir tutumla her şeye inandığımı itiraf edeceğim. Bir arkadaşımın söylediği gibi; "şifanın nereden geleceği belli olmaz."

Derleme - I

Şimdi bir kaç başlıkta kitapları toplayıp ufak ufak her birine değineceğim. Lütfen kendi önerilerinizi ve deneyimlerinizi benimle paylaşın. Duymayı ve öğrenmeyi çok isterim.

Eğer benim gibi, ilişkilerinizde ortaya çıkan, kendiniz gibi hissetmediğiniz yoğun duygular, yansıtmalar, kaybetme ya da terk edilme korkuları yaşıyorsanız, sağlıklı sınırlara sahip değilseniz, kendinizle bağlantı kurmakta zorlanıyorsanız (ya da kendinizle bağlantı kurmak deyince kafanızda hiçbir şey canlanmıyorsa) ilişki dinamiklerinde ortaya çıkan duygu ve davranışlarınızın çocuklukta şekillenen bağlanma şeklimizle epey alakalı olduğunu belirteyim. İster istemez öncelikle annenizle (veya ilk bakım veren kişi kim ise onunla) olan dinamiklere bir göz atmak gerekiyor. En basit haliyle kendimizi ilk bakım veren kişinin gözünden görüp tanıyoruz ve bir kimlik edinmeye başlıyoruz. Henüz ifade edemediğimiz dönemde ihtiyaçlarımızın anlaşılması ve karşılanma şekli, ileride partnerlerimize nasıl bir bağlılık geliştireceğimizin tohumunu atıyor. Bu konu ile alakalı olan ve okuyunca ufkumu açan aşağıdaki kitapları tavsiye ediyorum. Bu kitaplardan kısaca bahsederek geçeceğim. Küçük bir google araması ile kitapların detaylarını öğrenebilirsiniz. İlk dört kitap bilimsel temellere oturuyor. 



Bağlanma ve Annenin Duygusal Yokluğu, bağlanma biçiminizi keşfetmeniz, sebeplerini anlamanız, yürümeyen ilişkilerinizde neyin yürümediğini anlamanız, sağlıklı bir ilişkiyi nasıl kurabileceğiniz gibi konulara değiniyor. İkisi de çok anlaşılır bir dille anlatıyor derdini.

Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları, sağlıklı sınırlar çizebilmek ve özellikle son kısmında ebeveynlerle kurmak istediğimiz ilişki tarifi açısından eşsiz bir kitap.

Nihan Kaya'nın Alice Miller'dan ilhamla yazdığı İyi Aile Yoktur kitabı aile dinamikleri tespitlerini yüzümüze bir bir vuruyor. Zamanında Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü'sünü toplumsal totalitarizm konusunda bir aydınlanma yaşayarak okumuştum. Bu kitap benzer bir etkiyi aile konusunda yaptı diyebilirim (Zaten diğer kitabının da adı İyi Toplum Yoktur - henüz okumadım). Bütün Çocuklar İyidir, aynı konunun çocuklara anlatıldığı bir biçimi. Kısa bir kitap. Inner Child (İçimizdeki küçük çocukla iletişime geçme) çalışması yapmak istiyorsanız, bu kitabın dili çok uygun.

Birlikte İyi Hissetmek, birazdan aşağıda değineceğim aynı yazarın İyi Hissetmek kitabının ilişkiler özelinde yorumlanıp kısaltılmış bir biçimi. Eğer İyi Hissetmek kitabını okuyup faydalandıysanız ve ilişki dinamiklerine aynı bağlamda bakmak isterseniz okuması çok kolay.

İlişki Sanatı ise diğerlerinin yanında bilimsel bağlamdan kopuk, spiritüel bir alana kayan kitap. Farkındalıklı İlişki (Conscious relationship) denilen -ve benim de yaşamayı çok arzuladığım- bir ilişki türünü nasıl sürdürebileceğimize dair iç görü sağlıyor. Ön yargısı olanlar için yazarlarının Osho'cu bir gelenekten geldiğini belirteyim.


Yaşadığınız her zorluk çocukluk şartlanmalarından kaynaklanmıyor olabilir. Önceki kuşaklardan genetik aktarımla da bazı travmaları devraldığımızı artık biliyoruz. Seninle Başlamadı kitabını okuyup uygulamaları yaptığımda inanılmaz güçlü bir çözülme yaşadım. Buna daha önce bir blog yazımda değinmiştim. Özellikle uygulamalarını atlamadan ve tek tek yaparak kitabı okumanızı çok isterim. Henüz okumasam da epey faydalı olduğunu duyduğum Bert Hellinger kitapları ile Liebermeister'ın Sevginin Kökleri kitabını da bu kısımda anmak iyi olacak.



Eğer hayat amacınızı yitirmiş, kendinizi kaybolmuş hissediyor ve bir çeşit depresyon geçiriyorsanız, aşağıdaki kitapların yardımı olacağından eminim. İyi Hissetmek kendisini zaten kanıtlamış bir başucu kitabı; 80'lerden bu yana hala geçerliliğini koruyor olması da takdire şayan. Hayatı Yeniden Keşfedin ve Mod Terapisi kitaplarını okuyarak Şema Terapi olarak adlandırılan bir alana girip kendinizle ilgili bir çok karanlık noktayı aydınlatabilirsiniz. Özellikle duygusal ihtiyaçları karşılanmamış içimdeki çocuğun çeşitli hallerini Mod Terapi sayesinde öğrendim. Hayatı Yeniden Keşfedin de -ismi her ne kadar kötü kişisel gelişim kitaplarını çağrıştırsa da- gerçekten de kendimle ilgili yoğun bir keşif sürecine girişimi başlatan kitap olmuştu. Kitaplardaki yazılı uygulamaları mutlaka yapmanızı tavsiye ediyorum. Şemalarla ilgili uzunca yazmak isterdim aslında ama bu kitap oradayken ve onu okumak varken burada yazacağım her kelime beyhude kalacak.




Ruhun Kaygan Kumları depresyonla ilgili bakış açınızı değiştirebilecek Jungcu bir kitap. Aynı yazarın Satürn'ün Gölgesinde kitabı da erkeklik arketipleri üzerinden ruhun yaralanması ve iyileşmesini konu alıyor (Ünlü Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının erkekleri merkeze alan kısa bir versiyonu diyebiliriz belki). Buraya fotoğrafını koymadığım ve bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilmeyen diğer J. Hollis kitabı da The Middle Passage: From Misery to Meaning in Midlife / Orta Yaş Geçidi: Sefaletten Hayatın Anlamına, bu konuda iyi bir kitap.

Jung'un adını anmış ve arketiplerden konuşmuşken Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabına değinmeden geçemeyiz. Doğrusu bu okuması biraz zor bir kitap; öte yandan hayat deneyimlerimizin, bilinç dışının ortaya çıkma mücadelesinin ve bunun sonucunda bireyleşme dediğimiz sürecin hem insanda hem de insanlık tarihindeki alegorik yansımasını çok iyi ele alıyor. Yaşadığınız bir depresyon sürecini, kötücül bir canavarı öldürmek için karanlık mağaraya giren bir kahramanın yaşadıklarına benzetmek çok yerinde olur. Mağaradan armağanlarla, olgunlaşmış ve dönüşmüş bir yetişkin olarak çıkmanız çok mümkün. Ki en nihayetinde hayatınızın kahramanı siz değil misiniz?

Viktor E. Frankl'ın kitabı, diğer kitapları okuduktan ve belirli bir kalıp edinmişken bunu yerle bir eden, hiç bakmadığım bir yönden yaşamımı ele almamı sağlayan muhteşem bir eser. Kendi geliştirdiği Logoterapi yöntemini ve Nazi kamplarındaki hayatını anlatıyor İnsanın Anlam Arayışı'nda. Kurtulma oranının yaklaşık 25'te 1 olduğu bir cehennemden kurtulup, oradaki deneyimini psikoterapi alanına aktarmasının tüm dünya için bir nimet olduğunu düşünüyorum.






Nefs Yolu benim için gerçekten özel bir kitap. Bugüne kadar deneyimlediğim ya da duyduğum bir çok çalışmanın (Çember, The Way of Council, Rüyalar, Şiddetsiz İletişim, Vision Quest / Görü Arayışı ve çok daha fazlası) ve hatta uzun uzun oturup bir Tilki ile arkadaşlık kurma çabalarımın hepsinin tek bir kitapta karşılığını bulmuş oldum. Eğer bir kitap yazacak olsaydım bu kitabı yazmak isterdim. Kitapla ilgili tek kötü şey, çevirinin çok kötü olması. Bu kadar dobra söylemekten imtina ederim normalde, fakat maalesef böyle kıymetli bir kitaba yakışmayacak kadar kötü. Eğer İngilizce biliyorsanız orijinal dilinden okumanızı tavsiye ederim. Ya da en azından okurken lütfen sabır göstermeye çalışın (Ayrıca kitabın bilimsel bir temeli olmadığını da ifade etmeliyim). Flora dizisinden çıkan diğer kitaplar gibi bu kitabın da armağanı çok büyük.  İngilizce'de ruh kelimesini ifade eden iki kelime vardır; spirit ve soul. Spirit daha bütüncül ve kapsayıcı bir ruha işaret eder, bizi Tanrı'ya bağlayan yol gibidir. Soul ise size ait olan biricik ruhunuzu kasteder. Dışarıya değil içeriye (bilinç dışına) açılan kapıdır. Bu kitapta Nefs olarak çevrilen Soul'un sizi bu dünyada ete kemiğe bürümesinin bir sebebi var. İfade etmek istediği, ortaya çıkarmak istediği bir şey var. Charles Eisenstein'ın bir yerde söylediği gibi; "yaşamın amacı yaşamdır." Bu amacı bulmak için çoğunlukla doğa temelli yaşayan halkların ritüelleri ve kültürlerinden çıkan uygulamalar anlatılıyor.





Eckhart Tolle'ü tanımayan kalmamıştır herhalde. Ünlü konuşmacılar serisinden (Osho, Krishnamurti, Mooji, Alan Watts gibi...) bir başka sima. Oldukça sempatik bir insan, Youtube'dan konuşmalarına bakabilirsiniz. Meditasyon ile anlatılan şeyin modern hayattaki karşılığını çok güzel ele alıyor ve yaşamımızın amacını yine anda bulmamız için iyi bir rehberlik sunuyor. Yanlış hatırlamıyorsam kitapta bir tane meditasyon benzeri uygulama vardı ve hala bu uygulama aklıma gelir, sık sık yaparım. Var Olmanın Gücü dediği şey, tam da o nefesi aldığımda hissettiğim şey.

Dört Anlaşma, çok yalın ve akıcı bir kitap. Toltek Şamanlarından gelen bilgeliği adında söylendiği gibi dört madde ile inanılmaz yalın bir şekilde anlatıyor. Dört basit görünen anlaşma, ancak yaşamı dönüştürmek için çok etkili olduğunu düşünüyorum. Bu basit anlaşmaları kendimle yaptım ve uymaya gayret ediyorum. Hiç de kolay olmuyor doğrusu.



Meditasyonun faydaları konusuna hala ikna olmadyısanız ve bilimsel referanslara ihtiyacınız varsa -sadece meditasyon özelinde- Mindfulness kitabına bakabilirsiniz. Bu konuyu sade bir şekilde ele alıyor. Bu alanda Türkiye'de yazılmış ilk kitaplardan birisi sanıyorum. Eminim daha sonra basılan ve konuyu da daha detaylı ele alan çok kitap vardır.



Eğer bilimsel yazılar okumaktan mutlu oluyorsanız, benim de hâlâ okuduğum Beden Kayıt Tutar'ı size hararetle tavsiye ediyorum. Travmanın ne olduğundan, son yüzyıldır psikoloji, psikiyatri ve psikoterapi alanında neler olduğuna, en güncel araştırmaların sonuçlarına kadar devrim niteliğinde bir kitap. Bu kitabın istinasız herkesin okuması, her çocuğa buradaki bilgilerin öğretilmesi gerektiğine inanıyorum.Meseleyi bilimsel bir çerçevede bu kadar derli toplu ele alan bir kitap okumamıştım sanırım. Sadece notlar ve kaynakça kısmının 50 sayfa olduğunu belirteyim. Okuması çok kolay değil, fakat kendimizi tanıma konusunda sinirbilimin hayrete düşüren keşifleri var. Eğer herhangi bir travma mağduruysanız (ki hele Türkiye'de olmama ihtimaliniz epey az) mutlaka kitabı bir kurcalayın. Ayrıca bu kitabı okumak için illa bir travmanız olmasına da gerek yok.

Boşluk Hissi, bildiğimiz anlamda travma yaşamanın dışında, bir de ihmal kaynaklı problemleri ele aldığı için çok kıymetli bir çalışma. Yaşadığımız her problemin sebebi bize bir şey yapılması olmayabilir. Bazen de bazı şeyler yapılmadığı için hayatımızdan doyumsuz, mutsuz olabiliriz. Yazarın genellikle klasik psikoloji ve terapi yaklaşımlarında gözden kaçtığını vurguladığı bu boşluk, ihmal sebebiyle gerçekleşiyor olabilir.




İnsan çaresiz kalınca her şeyden medet umar hale geliyor demiştim. Buradaki iki kitap, normalde destek almayı hayal dahi edemeyeceğim bir çok başlıktan iki tanesini temsil ediyor (diğerleri; tarot kartları, astroloji  ve çeşitli kanallık ile yorumları okumak).

Yaşadığım depresyonu anlamlandırmaya, sınırlarımı çizmeye ve bilinç dışımdan yükselen şeyi (isterseniz Nefs Yolu'ndaki tabirle Nefs'imin beni çağırdığı şeyi) anlamlandırmak için, kendimi bildim bileli ilgilendiğim rüya yorumlamaya da merak saldım. Elbette bu konuda öncü olan Jung'un Rüyalar kitabı ile başlamak doğru tercih oldu. Kitapta bir danışanının uzun bir zaman aralığında gördüğü onlarca rüyayı yorumlayan Jung, yaklaşımıyla açıkçası beni hayretler içinde bıraktı. Derin bir mitoloji ve simya bilgisi olduğu için zaman zaman referansları anlamakta güçlük çeksem de, genel olarak bir rüyanın nasıl yorumlanacağına dair bir iç görü veriyor kitap. Öte yandan "insan kendi rüyalarını yorumlayamaz, illa objektif ve mümkünse uzman birine ihtiyaç var" derler. Ben kendi rüyalarımı bir psikoterapi gibi değil, bilinç dışımla bir iletişim kurma isteği ile yazıyorum ve orada akmakta olan hikayeyi anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum. Bilinç dışımızda zengin bir hazine var ve bu kitap bize bir adet anahtar veriyor. Depresyondan sıyrılmaya başladığımda özlediğim bir güce ve cesarete yeniden kavuşmaya başladım ve böyle bir cesaretle de rüyalarıma bakıyorum şimdi.

Diğer bir rehber, I Ching olabilir. Özellikle Biblos baskısını tavsiye ediyorum, çünkü girişinde yine Jung'un harika bir önsözü var ve açıklamalar detaylı. Kabaca I Ching bir çeşit fal kitabıdır diyebiliriz. Doğrudan elinize alıp okuyacağınız bir kitap gibi değil de, arada sırada bilgeliğine danışmak istediğiniz Çinli ve kadim bir rehber gibi düşünün bu kitabı. 3 adet para atarak derin sembolik cevaplar alırsınız. Bunların kuantumsal bir evren ve eşzamanlılıkla olup olmadığını tartışmanın dışında bırakıyorum. Ben aradığım cevapları defalarca buldum. Ama kimileri rahatlıkla safsata kategorisine indirgeyebilir. Dedim ya ben her şeye inanıyorum. Zira Jung'un önsözde belirttiği gibi, bilinç dışımızda zaten var olan bir bilgiyi açığa çıkartıyor olabiliriz.

...

Bunlar son 2 yılda yararlandığım kitaplar. Ancak sadece kitaplardan faydalanmadım. Bu süreçte bir çok instagram ve youtube paylaşımı bana büyük fayda sağladı. Beyinlerimizde bilginin işlenme şekli tıpkı doğadaki gibi. Nasıl ki aynı yoldan sık sık gidildiğinde orada bir patika oluşuyor, düşünme biçimlerinizi değiştirmek için de sık sık yukarıdaki kitaplarda anlatılan "sağlıklı yaklaşımlara" düzenli olarak maruz kalmak iyi olabilir. Özellikle de saatlerimizi geçirdiğimiz sosyal medyada kimleri ve neleri takip ettiğinizi ayarlayarak bunu yapabilirsiniz. İnanın bu hesapları takip etmek dünyayı gezen insanların yarattığı bir şeyler kaçırıyormuşsunuz algısından daha tatminkar oluyor.

Derleme - II

Self-healing kapsamında takip ettiğim ve nitelikli bulduğum hesaplar da burada. Maalesef çoğunluğu İngilizce. Bildiğiniz Türkçe kaynaklar varsa paylaşıp katkı sağlayabilirsiniz.

İngilizce paylaşım yapan hesaplar:
- Dr. Nicole LePera'nın the.holistic.psychologist sayfası bu konudaki en bilinen sayfa olabilir. Bunun Türkçe verisyonu da var.
- The Gottman Institute ilişkiler konusunda bilimsel verileri paylaşan bir sayfa.
- Rising Woman ve Evolving Man adlı iki sayfa, çocukluk travmaları, farkındalıklı ilişki gibi konularda muhteşem paylaşımlar yapıyorlar.
- Inner Child hatırlatmaları ve self-regulation (duygularını düzenleyebilme) gibi konularda Katie Crosby
- Yung Pueblo ve Neil Strauss çok yalın paylaşımlarıyla bir çok hatırlatma yapıyor.
- Justin Martin paylaşımlarını severek takip ettiğim bir çift terapisti
- Erkeklik konusu özel olarak pek fazla gündeme alınmıyor. Evolving man dışında takip ettiğim bir kaç sayfa sacredsonsjakewoodard ve jeddyzuma
- Kristina Furia'dan benzer konularda bir sürü hatırlatma
- Carl Gustav Jung'dan alıntılar için şuraya,

Türkçe paylaşım yapan hesaplar:
- Dr. Nicole LePera'nın the.holistic.psychologist sayfasını gönüllü olarak Türkçe'ye çevirenler var.
- Nihan Kaya'nın instagram sayfası
- Yas duygusu özelinde Sepin İnceer'in instagram sayfası. Ayrıca Stephen Jenkinson'ı da takip etmek lazım fakat Türkçe kaynak pek yok. Yas deyince aklıma geldi Filiz Telek de bu aralar bu konuyu çalışıyor sanırım
- Ayrıca benzer alanlarda paylaşımlar yapan ve severek takip ettiğim Yaprak'ın instagram sayfası da burada.
- Paylaşımlarını çok sevdiğim Kardelen C. Ergin
- İlişkiler konusunda bilimsel araştırmalara dayanan özet bilgiler için Yakın İlişkiler
- Türkçe paylaşımlar yapan Jung'cumuz Didem Çivici için de buraya , arketiplere dair Efe Elmas paylaşımları için de şuraya 
- Dişi bilgelikle alakalı güzel çalışmalar yapanlar var mesela Bilge İnal ve Gizem Onay. Eril alanda Türkiye'de benim bildiğim böyle çalışmalar yapan kimse yok. Bildiğiniz varsa bana da haber edin lütfen, hemen tanışayım.
- Eril ve dişil enerji alanlarına dair Didem Öztabak
- Funda Battle da takip etmeye kesinlikle değer.
- Şamanik konulara yakın hissediyorsanız 7tohum ayrıca sitesinden ücretsiz indirilen bir kitabı da mevcut. Güzel meditasyon uygulamaları var.