17 Şubat 2020 Pazartesi

Rüyalar - IV

(28 Ocak 2019)

Yurt dışında bir yerdeyim. Bir aile evi gibi. Çocuklu bir yabancı var. O ailenin diğer fertleri de var. Kalabalık bir aile gibi yaşıyoruz burada. Arada bir takım olaylar geçiyor, fakat bunlar bulanık. Sonunda bu çocuklu yabancının gitmesi gerekiyor. Onlarla vedalaşmaya gitmiyorum. Vedalaşmak istemediğim için mi? Bana çok içerleyip kızacaklarını da biliyorum. Şimdi civardaki bir çayın yanındayım. Bir işim var diye mi oradaydım yoksa sadece vedadan kaçmak için mi, bilmiyorum. Belki ikisi de. Bu giden yabancı kadınla aramızda romantik bir şey de yok, ama tuhaf bir çekim ve bağ var. Sonuç olarak gidiyorlar. Sonra onların tarafını da -sanki bir film izler gibi- görebilmeye başlıyorum. Ne kadar kırıldıklarını görüyorum. Onlara bir mektup yazıyorum, ya da onlar bana bir mektup yazıyorlar. Fakat mektupla iletişim kurma fikrini düşünürken fark ediyorum ki, adreslerini bilmiyorum...

(29. Ocak 2019)

Köy gibi bir yerde (ki Dalyan'daki Çandır köyün epey benziyor), bir arkadaşıma ait bir evde kalıyorum. Fakat arkadaşımın evinde kaldığımı biliyor olmama rağmen o kişinin kim olduğunu bilmiyorum. Köyde yapılacak olan bir etkinliğe gelmişim. Aslında C. de benimle birlikte gelmiş oraya, ama bu kısmı görmedim, sadece hatırlıyorum. Fakat C. bana küsmüş ve konuşmuyor. Bir kaç gündür köyün başka bir yerinde kalıyor. Etkinlik yüzünden de herkes başka yerlere gitmiş. Köydeki insanlar da sanki oruç zamanı gibi, sabahlara kadar oturuyorlar. O akşam C.'yi arıyorum ve artık beraber kalalım mı diye soruyorum. Gönülsüz, soğuk bir sesle "tamam, geliyorum" diyor. Onunla konuşup gönlünü alabileceğimi düşünerek avunuyorum...

16 Şubat 2020 Pazar

Kökler / Roots

Bu fotoğrafı -muhtemelen- babam çekmiş. Dedem ağabeyimi tutuyor (Ağabey diye yazacağım, siz ağbi diye okuyun). Herhalde yıl 1982 olmalı diye tahminde bulunduk ağabeyimle. Yer Uşak. Ağabeyimin hafızası iyidir, dedi ki, "bizimkiler 90'larda bir fotoğraf makinesine sahip olmuştu." Demek ki burada kullanılan makine ödünç alınmış olmalı. Belki amcamdan almışlardır diye tahmin yürütmeye devam etti ağabeyim...

"Kökler"


Babamdaki fotoğraf yeteneği nereden geliyor bilemiyorum. Adam çok ilginç biri bence. Elini hangi sanat dalına atsa mutlaka işi kıvırıyor. Bu fotoğrafını da çok takdir ediyorum; ışığı ve çerçeveyi pek güzel ayarlamış. Nasıl anlatabilirim? Atmosfere, kıyafetlere, dedemin yüzündeki ifadeye, ağabeyimin kıpırdanıp da yarattığı bulanıklığa, grenlere ve lekelere hastayım. Bu fotoğrafta her şey, tam da olması gerektiği gibi. Eksiği de yok fazlası da... Yine de bu fotoğrafın bende yarattığı başka bir mistik hadise var.

İnterlüd:
Son yıllarda pek çok araştırma yapılmış -birkaç tane kitabın yalancısıyım- diyor ki üç kuşak öncesine kadar atalarımızdan genetik olarak bir çok travma ya da davranış kalıbını, acıları vb. devralıyoruz. O kişileri hiç tanımasak ve onlarla etkileşime girmesek bile, sadece genetik ile aktarımın mümkün olduğundan bahsediyorlar (epigenetik deniyor [ve ilgilisine kitap da önerebilirim.])
İnterlüdün sonu.

Bir süre atalarımdan bana geçen şeylere takmıştım ve acaba hangi travmaları taşıyorum diye düşünüyordum. Yahut 'bu yaşadığım şeylerden ne kadarı bana ait?' Hiç tanıyamadığım (maalesef ben iki yaşımdayken kanserden ölen) dedeme baktığımda bir sürü travma hayal edebiliyorum. Karısıyla yaşadıkları, işi, hastalığı, çocukları, onun da bir zamanlar çocuk olduğu ve muhtemelen bir çok travma ve yoksunluk yaşamış olduğu gerçeği... Sevdiğim bir dostum "o acıları nereden bileceksin ki?" diye sormuştu ihtimal vermeyerek. Öyle bir bilmek değil benim bahsettiğim (ki onları bilmek de mümkün aslında). "İnsan olmanın" ve sürekli mücadele etmenin getirdiği zorluklardan tutun, kendi bildiğim aile hikayeleri, kayıplar, yaslar... Üst üste biniyor hepsi. Ve tam olarak bilmediğim bu acıları da taşıyorum; taşıyoruz hepimiz. Büyükanne ve büyükbabalardan, teyzeler, dayılar, amcalar, halalar ve anne babalardan... herkesten bir şeyler var üzerimizde. Az ya da çok. Tanımlı ya da tanımsız.

Acıları hissetmeye izin verince, değişik bir şeyler olmaya başlıyor. Bir çeşit dua ya da kutsama gibi... sürekli gizlenip saklanan bir sırrın, bir gölgenin, bir kaçışın, bir acının açığa çıkması bu: Şifa.

Dua ederken bir süre sonra tuhaf bir his geldi: Atalarımın desteğini üzerimde hissettim. Ettiğim tüm duaların farkındaydılar ve bana yardım da ediyorlardı. Sanki bir Yıldız Savaşları filmindeki gibi, yan yana dizilmişler, şefkatle bakıyorlardı bana. Bunu görsel bir şeymiş gibi anlatıyorum, fakat anlatması zor, enerjetik ve içsel bir deneyimden bahsediyorum. En çok da bu fotoğrafta gördüğünüz dedemi hissettiğimi sanıyorum. 32 yıldır neredeyse hiç dönüp de atalarıma bakmamıştım. Onları merak etmemiş, onların üzerimde bir tesirleri olabileceğine pek ihtimal vermemiştim. Sonunda, şifa için her yolu denemeye açınca kendimi, hiç bakmadığım bu insanların acılarıyla baş başa kaldım. Onların acılarını hissettim, onların acılarını ağladım, onların acılarını akıttım. Ve bunu yapmaya devam da ediyorum...

Eskiden dua ederken tüm Tanrılara dua ederdim, aklıma gelen her birinin adını zikrederek; Zeus ve şürekasıyla başlar, Ganesha ile Hindu Tanrılarına geçer, sayabildiğim kadar saydıktan sonra da meleklere, ermişlere, aydınlanmışlara, geçmişin, bugünün ve geleceğin tüm Buda'larına dua ederdim. Artık bunlara atalarımı da ekliyorum. En çok da onlar yardım ediyorlar sanki bana. En nihayetinde, aynı Kan'ı yaşatıyorum...

...

Yazgı, kişisel bir şey olamaz. Bu hepimizin Yazgı'sı.

...

Bu fotoğrafın bir adı olacaksa -bir isim koymaya hiç de haddim olmadığını bilerek- ona "Kökler" ismini veriyorum. Ve geç de olsa, köklerime bakıyorum artık.

(13.12.2019)

15 Şubat 2020 Cumartesi

Zamanda Yolculuk Yapabilen Bir Mektup

Yeni bir yıla girmeye on gün kaldı ve bu gece "en uzun gece" idi. Ben de bugünün geçen yıldan akseden tortularını bir kenara bırakmak üzere -ve adeta bu tarihin kozmik bir önemi varmışçasına- bir mektup yazmağa karar verdim. Elbette mütemadiyen #innerchild çalışması yapmak buna sebep olmuş olabilir (Ayrıca litırili artık iki kişi gibiyim. Fotoğraftaki bu çocuk ve ona ebeveynlik yapan ben).




"Sevgili Doğukancık,

Bu fotoğrafta kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. Henüz dünyada dört mevsim geçirmemiş bile olabilirsin. Olsun. Yolun en başında sana uzun uzun yazmak, hayatta seni bekleyen mucizeleri ve zorlukları tek tek anlatmak isterdim. Fakat spoiler vermeyi hiç sevmiyorum, ve şu anda ihtiyacın olan şey bu değil.

Her zamanki gibi meraklı olman yeterli. Gözlerini, kulaklarını dört aç, içinde ve dışında olan şeyleri kaçırma. Çok şey oluyor ve olacak. Sadece durup baktığında görebileceğin şeyler... Evet, bu bir nasihat ve aynı zamanda bir kehanet.

Anımsaman gereken önemli tek bir şey var. Tüm bağları ve anlamı yitirdiğinde, dönüp dolaşıp geleceğin yer -sevgili küçük tilkim- elbette tilkinin gerçek yuvası: En içeride ve en dışarıda, tam da sana ait olan biricik o yer. Hangi yoldan gidersen git, sonunda oraya varıyorsun. Okyanusun en dibinde, uzayın sonsuzluğunda ve tüm yaşam isteğini yitirip umutsuz olduğunda aynı karanlık var. Tıpkı anne rahmi gibi: geldiğin/olduğun/oluştuğun yer bu karanlık. Anımsa.

Ve gerçeği -sadece ve sadece- o karanlığın içinde buluyorsun. En karanlık gün sadece bir doğa olayı değil. Bunun idrakine 30 enuzungün sonra varacaksın. Keşfetmedin henüz, farkındayım. Ama z a m a n ın var. Gülmeyi, sevmeyi, yürümeyi ve konuşmayı öğreneceksin. Sonra, zamanı gelince karanlığı da keşfedeceksin, ve dürüst olacağım, bu pek kolay olmayacak - ah, bunu hemen keşfetmen için dünyaları önüne sererdim şu an.

Sana bahşedilen duyguların tadını çıkar. Kurumsal şirketlerden uzak dur. Sosyal medyada çok vakit geçirme. Bağışla. Gün doğumunu izlemek için erken kalk - ya da hiç uyuma. Daha çok dondurma ye. Ve oyun arkadaşlarını fazla ciddiye alma. Kimse seni anlamasa ve sevmese bile ben seni seviyorum ve ben seni anlıyorum. Önemli olan da bu.

Son olarak sana sunulan her şey için minnet göstermeyi unutma (Unutursan da dert etme, ben geçmiş günler için de minnet ediyorum sık sık).

En uzun gecelerinde sana sarılıyorum.
Doğukan ben."



(22.12.2019 tarihinde sosyal medya hesaplarımda paylaştığım şekliyle...)

Rüyalar - III

(14 Şubat 2020 Eskişehir)

Arkadaşım M. bir adada yaşıyormuş ve nüfuzlu bir ailesi varmış. Bütün ada onlara ait. Ayrıca bu nüfuz meselesine ek olarak M.'nin çok iyi bir okuldan mezun olduğunun da farkındayım. Bir vapura binip adaya gidiyorum. Vapurdan inip, doğrudan yaşadıkları köşk gibi kocaman eve çıkabiliyorum. Köşkte biraz vakit geçiriyorum, ailenin diğer üyeleriyle tanışıyor, sohbet ediyorum. Beni sevdikleri izlenimine kapılıyorum: Aidiyet duygusu... Gece oluyor. M. adanın doğu ucundaki kayalıklara gidiyor. Oradan da, zifiri karanlık olmasına rağmen suya atlıyor ve yüzüyor. Ona eşlik etmek istiyorum. Hatta sanırım romantik duygular besliyorum, onu seviyorum ve onun da beni seviyor olduğunu zannediyorum. Öte yandan karanlıkta denize girme fikri ürpertiyor. M.'ye güvenerek giriyorum. Altımda kocaman bir karanlık. Tedirginlik içinde bir süre yüzüyorum. M. açılmış, çok ilerilerde. Bir süre sonra, altımda derinlere uzanan karanlıktan ve bilinmezlikten ürktüğüm için, çıkıyorum denizden. Ve köşke doğru yollanıyorum.

Ertesi gün sabah adadan ayrılıyorum. Kimseyle görüşüp vedalaşmıyorum. Bir sebebi yok gibi, sadece ayrılmam gerekiyor. Sanki olması gereken buymuş da bunu yerine getirmek istiyorum gibi. Yine bir vapura biniyorum. Fakat vapurla bir süre yol aldıktan sonra, sanki ayrılmamam gerekiyormuş gibi hissediyorum. M.'yi tekrar göremedim ve onu görmek istiyorum. Vapurla geriye, adaya dönüyorum. Fakat ne adada ne köşkte hiçbir bir insan yok. Köşkün içine giriyorum, koridorlar boyunca yürüyorum ve daha önce ziyaret ettiğim odaları, salonları ziyaret ediyorum. Bir koridorun ucunda kalan M.'nin odasına bakıyorum. Orada değil. Hiç kimse yok. Geriye dönerken bir televizyon sesi duyuyorum. Kapısı kapalı bir oda var, ve ses oradan geliyor. Sesleri dinliyorum. İçeride yaşlı bir çift olduğunu anlıyorum. Anahtar deliğinden bakıyorum. Fakat hiçbir şey göremiyorum. Sonrası bulanık. Ada ile bir olayım kalmamış, ama M'.yi göremediğim için üzgünüm. Uyandım.




*Dört gün önce gördüğüm bir başka rüya ile benzerlikler taşıyor. M. önceki rüyadaki eski sevgilimin yerini almış. Karanlıkla yüzleşme konusunda bana destek oluyor (Anima?). Fakat bu rüya bir adım daha ileriye gidiyor. Yüzleşme sonrasına dair fikirler veriyor. Seslerini duyduğum, ama anahtar deliğinden baktığımda göremediğim yaşlı çift neyi temsil ediyor? Kendi geleceğimle ilişkileniyor olabilir mi?

12 Şubat 2020 Çarşamba

Albüm Kapakları - II

25.08.2019

Gün 3 - Gözde'nin davetiyle sürüklendiğim albüm paylaşmaca oyununa devam ediyorum. 10 gün boyunca etkilendiğim albümleri paylaşıyorum. Ama bugün kurnazlık yaptım, içinde bulunduğum hallere ilişkin yazdım, üzerine de uygun bir albüm seçtim (Pink Floyd'dan Wish You Were Here). Çünkü anlatasım var, yanımda olmasını çok istediğim birisi var ve müzik de bahane.

Adeta Müzikdesteklizamandayolculukprogramı.
("Ah hayır Dr Emmett Brown, akım kapasitörü değil, sadece müzik.")

Peki sizinle bir farkındalık ânımı paylaşabilir miyim - bu oldukça yeni. Dün akşam Şeyma ile sohbet ediyorken ağzımdan çıkıvermişti, sonra bugün üzerine biraz düşündüm ve ağzımdan çıkanların doğruluğuna kanaat getirdim. Şunu deyivermiştim: "ben bugüne kadar bildiğimi sandığım hiçbir şeyi bilmiyorum". Hayır hayır, Sokratlık etmiyorum. Normal şartlarda mütevazılık göstergesi olup övülmeğe ve övünmeğe değer bir farkındalık gibi geliyor kulağa. Ben de bunun samimi bir itiraf olduğunu fark edince sevinmiştim önce. Fakat üzerine düşünmeye başlayınca bunun ne kadar korkunç olduğunu anladım. 32 yaşına geldim ve hiçbir şey bilmiyorum! Bildiğimi zannettiğim şeyler de bir çeşit oyalamaca ve oyalanmaca imiş - hatta bir adım ileri gideceğim müsaadenizle, basbayağı bir kurmaca imiş. Şimdi kim olduğumu zaten bilmiyordum, ne yapmak istediğimi de kaybettim, yani elbette ayakkabılarımı bağlayabiliyorum ama bundan da şüphe ediyorum artık, çünkü muhtemelen daha iyi, daha pratik, daha bıdıbıdı bi' yöntem var. Kadın cinayetlerini durdurmak ya da yangınların önüne geçebilmek için ne yapacağımı bilmiyorum mesela (Gerçi bunları kimse bilmiyor sanırım). Ya da hayatımı nasıl idame ettireceğimi, bir çocuğun bakımını nasıl üstleneceğimi de bilmiyorum. Çocuğa gelene kadar, herhangi bir ilişkiyi nasıl sürdüreceğimi de bilmiyorum. İnsanlarla iletişim kurmayı bilmiyorum, onlara empati yapmayı da bilmiyorum. Duygularımın önüne geçip de mantıklı kararlar verilebileceğini daha ilk defa bu yıl düşündüm (ve bugüne kadar düşünmediğim için kendimi ayıplıyorum). Dahası, herhangi bir mesleği icra edemiyorum. Bugüne dek yapabildiğimi zannettiğim şeyler de genellikle önce kendimi sonra başkalarını kandırmaktan ibaret oldu: inanmadığım dandik mühendisliğim, ateşimin giderek söndüğü yoga eğitmenliğim, naif topluluk oluşturma girişimlerim, toprak ev yapma ve kırsalda yaşama hayallerim... Dikkatinizi çekti mi: Hiçbirisi nihayete eren şeyler değil. Bırakın bir şeyi nihayete erdirmeyi, ben insanlarla nasıl konuşacağımı bile bilmiyorum ki...

Efendim kör karanlıklar hep övülegelmiştir, çünkü insan kendini iyice kaybedince asıl kimliğini bulur derler (havalı havalı söylemler hep). Ben de çok atıp tutmuştum. Fakat diyeceğim şu ki, bence bu yol yol değil (Tao hiç değil), keyifli olmaması bir yana, tutunacak bir şey de yok. Çorak bir ölüler diyarı. Yangın sonrasında kalan küller ve yanık kokusu. Çöl... Yani elbette bir Kahramanın Sonsuz Yolculuğu döngüsü bunu gerektirirdi, ama insan onca yolu nasıl geri döner?

Şeyma'yla aynı konuyu bugün biraz daha konuştuk ve gerçekten yas duyduğum yeri açık edebildik - ki onun yardımı olmasa edemezdim (şükran): "Öyle yüksek bir ego, benmerkezcilik, zaman zaman narsizm ve kibir ile yaşamışım ki, o kadar zamanı boşa geçirdiğime, bu süreçte kaybettiğim insanlara ve ilişkilere (özellikle de C.'ye) duyduğum yas ve özlem muazzam" (Bu cümleler ağzımdan dökülürken gözlerim dolmaya başladı. Artık ortalık yerde ağlamak yerine müsaade isteyip tuvalete gidip ağlayabiliyorum, buna da şükür).

Hep söylerim, benim gibi kocamanbiregonun hayatında tekrar tekrar vuku bulan temsili konuşma şöyle olurdu, yeniden söyleyeyim: "Afedersiniz biraz kenara çekilebilir misiniz, şuraya da tükürmüştüm de, onu da yalayacağım."

Bugüne dek iddia ettiğim, ukalalık ettiğim, bildiğimi sandığım ve aslında bilmediğim her şey için öncelikle kendimden özür diliyorum. Kendimi henüz affetmedim (çünkü yitirdiğim şeyler çok kıymetliydi ve ben kıymetini bilmedim). Yine de, tükürdüğüm her şeyi yalayıp en baştan başlayabilir miyim?

Belki de gerçekten hiçbir şeyi bilmediğini insanın kendine itiraf etmesi iyi bir başlangıç noktası olabilir ("Bu noktaya 32 değil de 20 yaşımda gelmiş olmak için sahip olduğum her şeyi vermeye hazırım Dr Brown."). Kaldı ki aslında bunu (da) bilmiyorum -ve hâlâ kendimi öldürmediğime göre- zamanla öğrenme ihtimalim var.

Peki bu yas duygusuyla daha ne kadar yaşamak zorundayım?

Özlem, bitebilen bir şey mi?

(Sevgili C.'nin özlemiyle kaleme alındı)

Sonnot: Albüme ilişkin yazabileceğim 5 paragraf daha var. Fakat bu başka bir duygulanım içeriyor. Şu an, o an değil. Albümü daha önce dinlemediyseniz bir şans verin. Yani sonuçta tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi grubundan bahsediyorum. "Oh yo hayır, bu kadar iddialı değil Doğukan, hayır değil. Bunu bilmiyorum. Hayır, hiçbir şey bilmiyorum..."





30.11.2019

Gün 4 - Aradan üç ay geçti, ama başladığım bir albümpaylaşmacaoyununu üçüncü günden bırakmadım, hayır. ("On gün ve on albüm dedik. Hangi sıklıkla olacağını söylemedik ya!")

Dışarıdan görünenler hemen hemen her zaman aldatıcıdır (hayır bazen de değildir ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmek bambaşka bir bilgelik gerektirir) ve 'şeylerin' kendi zamanlamaları vardır. Şeyler; oluşlar, ilişkiler, bulutlar, duygular, açılmalar, kapanmalar, sükût ve benzeri.

Yazma zamanı geldiğinde yazılır, paylaşma zamanı geldiğinde de paylaşılır, tıpkı 'akşam yemeğine tüm aile beraber oturur' gibi. Fakat ben bir çok şeyden anlamadığım gibi, z a m a n lamadan da pek anlamam doğrusu. Daha çok anlayabilir olmak isterdim -tüm samimiyetimle söylüyorum- ama 32 yıldır bi' bok anlamadım. Dahası, azıcık bildiğim şeyler var idiyse de onlar da birbirine girdiler. (Yine de bugün okuduğum bir çocuk kitabında bilgece söylenmiş bir kaç lakırdı işittim, iletmek boynumun borcudur: "Yaşadığımız, zamanın kendisi değildir. Yaşadığımız, geçen zamanı değerlendirme biçimimizdir.)

Sahi, albümden bahsedecektim değil mi. Dördüncü gün için seçtiğim albüm The Cranberries'in Bury The Hatchet albümü. Albümün anlamı pek hoş; "savaş baltasını göm" diyor. Albüm 1999 yılında çıktı. Ben o zamanlar elbette bundan bihaberdim. Henüz, kısmen sevimli, bir insanevlâdı idim, ...sanırım. Sonra bir şey oldu. Şey; ergenliğe girdim. Aslında önce The Cranberries ile mi tanıştım ve ergenliğe mi girdim, yoksa ergenliğe zaten girmiştim de sonra mı bu grupla tanıştım bilmiyorum. Fakat bunlar birbirinden bağımsız değişkenler değillerdi. Birbirlerini tuhaf ölçülerde etkilemişlerdi. Bunu kanıtlayamam, sadece ne zaman bu albümü dinlesem kendimi 2001-05 yılları arasında yatılı bir okulun kuytu köşelerinde, üzerimde bulundurmanın yasak olduğu walkman'imde bu şarkıları dinlerken buluyorum. Animal Instinct ile başlayan melankoli dört şarkı boyunca devam ediyor. Dolores ne zaman "Do you know you made me cry?" diye sorsa bir ağlama yükseliyor içimden. Loud and Clear çalarken yalnızlığımın coşkusunda boğuluyorum. Ne saçma. Fakat duygu(m) bu. Herkesin her şeyi yanlış anladığından -ve benim doğru anladığımdan- o kadar eminim ki... sözlere dökemediğim bir kibiri yaşıyorum. Kabına sığmayan bir kibir. Yine de katı bir kap içinde -henüz. Üçüncü şarkıyla beraber (Promises) gitar riff'leri duygularımı coşturuyor. Kadıncağız kim bilir ne anlatıyor; ve ben sözleri hiç merak etmiyorum. Dolores'in sesi de bir enstrüman ve bana sadece duymak istediklerimi anlatıyor: Bir türlü ifade bulamayan duygularım.

Beşinci şarkı -Just My Imagination- gelene kadar yoğun duygu iniş ve çıkışları devam ediyor. Sonra biraz dinginleşiyorum. Shattered çalmaya başladığında aklıma gelen tek 'anıduygu' şu; kalorifer dibindeki yatağımdayım, dışarıda çirkinİzmiryağmuru var, yorganı başıma çekmişim, sadece yasak olan walkman'in yakalanmasından korkmuyorum, duygularımı da gizlemek istiyorum oraya. Çünkü onlarla ne yapacağımı bilmiyorum.

Sonra Desperate Andy geliyor. Sanki bu albüme ait olmayan bir şarkı bu. Alıp bambaşka bir yere savuruyor. Arabayla yolculuk yaparken elini camdan dışarıya çıkartmak gibi. Rüzgâra bırakıyorum duyguları. Tatlı tatlı inip çıkıyorlar ve ben bunu izlerken mest oluyorum. Yine de hâlâ o değişmeyen kibir orada, kendini hissettiriyor: "Ben anlıyorum, ben biliyorum, ben."

Ve Copy Cat geldiğinde sinsi kibir kendine çıkacak bir delik buluyor sonunda, kendini salıyor: Nasıl oluyor da etrafımdaki bu kadar insan saçma sapan şarkılar, türküler dinliyor da BUNU dinlemiyor. Anlamıyorlar. Anlamıyorlar. Anlamıyorlar. Anlamıyorum (Ve şarkının ne anlattığını da hâlâ bilmiyorum).

Aradan yıllar geçiyor. The Cranberries biraz unutuluyor. Yeni keşifler, yeni şarkılar. Dahası walkman'ler çöpe gidiyor, CD çalarlar da arkasından, sonra mp3 player da gidiyor. Herhangi bir albümü baştan sona dinlemiyorum bile artık. Sanki çok geçmişte kalmış gibi. Ama duygular müziklerle aynı hızda değişmiyor artık. Kibirim hâlâ duruyor. Öfkem, anlaşılmayı bekleyen taraflarım, hepsi duruyor. İnsanın kendisini ifade etmesi neden bu kadar zor? İfade etmeyi ola ki başardık, peki dinlemek ve duymak neden bu kadar zor? Bazı fikirlerim var ama, elbette; bilmiyorum.

Daha önce belirttiğim gibi, ben hiç bir şey bilmiyorum. Bildiklerimi bilmiyorum, bilmediklerimi de bilmiyorum. Hiç bir şey bilmiyorum. Sadece başkalarını duymaya -eskibanakıyasla- biraz daha fazla çaba harcıyorum -samimiyetle- ama bunu da beceremiyorum ki.

Neyse. Başta dediğim gibi; her şeyin bir zamanı var. Ve herhangi bir şeyin zamanının gelmesine biz faniler karar veremiyoruz. Durup dinlemekten başka yapacak pek bir şey kalmıyor. Şimdi beklemeyi öğreniyorum...



Albüm Kapakları - I

13.08.2019

Gün 1 - Gözde 10 gün boyunca etkilendiğim albümlerden paylaşayım diye bi oyuna soktu. Normalde hiç sevmem ama 3-5 güzel albüm paylaşmak için iyi fırsat bence. Gerçi "açıklamasız, sıralamasız, sadece albüm kapağı." diye not düşmüş ama benim bişiler yazmamam mümkün mü? Ha bir de benim de 10 gün boyunca birilerini bu oyuna çekmem lazımmış. Gönüllü var mı?

Ilk albüm tabii ki Beirut - The Flying Club Cup

Kendisiyle tanışmam 2009 yılı efendim. Eskişehir'de yaşıyorum, Varuna Gezgin'ler hala bu kadar ünlü olmamış, başka şehirlere taşınmamış ve lokal markamızla gurur duyuyoruz. Hatta inanır mısınız sadece cafe olarak hizmet verenleri bile var. İşte o cafelerden bir tanesi muhteşem bir köşeye kurulmuş, öğrenciye tost ve çay indirimi yapıyor ve ben ders çıkışlarında bisikletime atlayıp buraya geliyorum. Bir kaç dostla sessiz bir anlaşmamız var sanki, akşamüzeri birbirimizi hiç telefonla aramadan burada buluşuyoruz, go oynuyoruz. Gelmeyeni aramıyoruz, nasıl olsa yarın gelir... Bence hayatın akışı böyle olmalıydı zaten, kimseyle randevulaşmadan ve makul büyüklükte bir kentte 'kendiliğindenbuluşmalar'la bir devinim, çat kapı uğramalar, biraz teklifsizce, biraz modernbirey sınırlarını aşan, belki biraz fazla samimiyet gibi görünen fakat ardında biraz taşralılık barındıran bir naiflik... ya da belki biraz daha zorlasak bize uygun bir Friends tadı yakalayacağız neredeyse ama new york çok büyük ve biz taco nedir bilmeyiz azizim. Belki tantuni.

Bir mp3 çalarım vardı galiba. Bir bu albümü bir de bundan önceki, Gulag Orkestar'ı yüklemiştim. Zaten 128 MB kaç şarkı ediyor hepi topu... Milyon kez loop'a alıp da albümü dinlerken şu an tam olarak tarif edemediğim ve edemeyeceğim duyguyla karıştı hepsi. Efil efil, ferah, özgür ama melankolik bir his: "Muhteşem şeyler yaşıyorum ama yalnızlık duygusu içten içe beni kemiriyor." ya da "hala kocaman bir ergen olarak beni anlayın istiyorum ama bir yandan da anlamayın istiyorum ama aslında bunları bilinçli de düşünmüyorum" gibi ya da bazı tınıların verdiği coşkulu yükselmelerde "gelecekte çok güzel şeyler olacak vallahi, hayatım muhteşem ve daha muhteşem olacak" diye hissederken sezgisel bir yerlerden gelen gerçeklerin göğsüme hafifçe oturması gibi...

Geceleri kalkar Eskişehir'in boş sokaklarında bisiklete binerdim. Sessiz boş sokakları severdim çok. 70 TL'ye aldığım ikinci el siyah ve oldukça ağır bir bisikletim vardı. Hiçbir hırsızın çalmaya tenezzül etmeyeceğini bilirdim ama yine de korkardım, ya çalınırsa diye kilitlerdim hep. Porsuküstü köprülerden geçmeyi severdim bir de. Ve en güzel manzara 9. köprüdeydi. Uzun uzun dikilip çayın dingin akışını seyrederdim, kulaklarımda da bu albümden bir şeyler dönerdi hep.

Bu albümü daha da muhteşem yapan, her bir şarkı için La Blogothèque'in çektiği Take Away Show'lardır kanımca. In the Mausoleum için çekilen kayıt öyle muhteşemdir ki, gelecekte öyle bir evde öyle müzik yapabildiğim arkadaşlarım olsa diye coşup ağlardım. Zach'ın sondaki gülüşünün tınısı ezberimdedir hep. Tabii o zamanlar yurt dışına çıkıp bohem bir yaşama erişeceğimi, her istediğimin akışkanlıkla gerçekleşeceğini filan zannediyordum. Hiç bir zaman gerçekleşmeyecek bir hayalin YouTube'da milyon defa izlenmesiydi bu. Şimdi bir ukuleleyi elime almış Postcards From Italy'nin girişini çalmaya çabalarken komik ve umutsuz görünüyorum.

2012'deydi herhalde, bu adam(lar) konsere geldi(ler) İstanbul'a, Kuruçeşme'ye. O vakit içten içe platonik bir aşk yaşadığım bir dostumla gittik konsere. Hiç de konser sevmeyen ben, o abuk kalabalığa, saçma ışıklara, dikkat dağıtan gürültüye rağmen, o anda, tam o anda hayatımın ne kadar muhteşem olduğunu düşünüp coşku ve mutlulukla ağlamıştım. Sık sık hatırladığım bir anı.

Şimdilerde fark ediyorum da, yaş aldıkça daha melankolik bir hale geliyorum galiba. Fakat bu içerilere iyice sızmış, yerleşmiş bir duyguya dönüşüyor. Dingin, yaygın ve sanırım biraz da olgun bir melankoli bu.





14.08.2019

Gün 2 - Gözde'nin davetiyle sürüklendiğim albüm paylaşmaca oyununa devam ediyorum. Facebook'ta çok kimsenin 3 cümleden fazlasını okumadığını ve hatta paylaştığım albümleri dinlemediğinin farkındayım. Ama bir şeyler anlatasanız gelmişse, gelmiştir. Ve evet, benim anlatasım geldi. Albüm kapakları paylaşmak oldukça iyi bir altyapı sağlıyor.

Oyun 10 gün sürecek. Normalde hiç sevmem ama dedim ya, anlatmaya bahane arıyorum. Gerçi "açıklamasız, sıralamasız, sadece albüm kapağı." diye not düşmüş ama benim bişiler yazmamam mümkün mü? Bir de 10 gün boyunca birilerini bu oyuna çekmem lazımmış. Ponzi oyun şemasına benzeyen şeyleri oldum olası sevmem. Başkasını etiketleyip ne reddedilme riskini alacağım ne de gönülsüz birisini hatır pahasına bu şeye sürükleyeceğim (Gerçi anlam ziyadesiyle yok olmuşken ne fark eder?) Ben yine de efendiinsan taklidi yapıp "gönüllü var mı?" diye soruyorum işte...

İkinci albüm Bonobo'dan geliyor: Black Sands*. Bu bir sıralama değil. Yani evet Beirut açık ara farkla birinci her zaman ama sonrasını pek düşünmedim. Ben böyleydim zaten. Sonrasını hiç düşünmeden yaşadım. Bugün de bunu anlatacağım ve bu temaya en uygun düşen şarkılar bu albümde bulunuyor. Ha eğer bir sıralama yapsaydım ikinci albüm olarak bir Pink Floyd albümü seçerdim. Peki, o önümüzdeki günlere kalsın.

2017 yılına kadar kendimi hep cesur bir insan olarak tanımlamıştım. Daha doğrusu ben kendimi tanımlamamıştım. Bu, etrafımdaki insanların bana yönelttikleri ve benim sorgulamadan kabul ettiğim bir sıfat oldu: Cesur. Her şeyi sorgulamaya bu kadar bayılırken bunu neden sorgulamadım dersiniz? Tahmin edin! (Bu sosyal medya ortamı tanıdığım tanımadığım herkese açık bir yer olduğu için cevabı fısıldayarak vereceğim: "Çünkü hoşuma gidiyordu.") Bir çok insanın cesaret etmediği şeylere atladım hep. Küçükken maymun gibi parkta oradan oraya zıplar, yükseklerden atlar, dilim sarkana dek koşardım. Öğretmenlere sorulmayacak soruları sormayı da severdim zaten. Ama dikkat, anarşist ruhlu falan değilim, her daim kurallara sadık kalmışımdır. İyi eğitilmiş bir köpekten farksızım çoğunluk. Sadece kuralları sevmiyor(d)um. Zihnim soru sormaya odaklanmış durumdaydı (Var ya şimdi moda olan nöroplastisite mevzusu, hah onu diyorum).

Paraşütle atlarken, dağlarda oradan oraya uzun yürüyüşler yaparken ya da otostoba çıkarken hiç bir zaman iyi planlamalar yapmadım. Başıma bir şey gelmeden atlattığım için şanslıydım. Evet, şanslı. Kaybolurdum ama hemen yolumu buluverirdim. Esrarengiz bir Pan ya da Ganesha yardım ediyordu sanki hep. Ama cesur muydum? Asla. O halimi doğrulukla ifade eden sıfatı keşfettim sonunda: Ben pervasızdım. Çünkü cesaret, korktuğunuz zaman takındığınız tavır ile ilişkilidir. Ben ise, basitçe; korkmuyordum. Eğer korku duymuyorsanız orada cesaretten söz edemeyiz. Böylece pervasız bir hayat yaşayıp durdum. Korkunun ne olduğunu erken yaşlarda öğrenen bir çok arkadaşım daha temkinli ve makul hayatlar yaşarken ben bir uyuşturucu müptelası gibi duygu ve dürtülerimin ardından savrulmakla meşgul oldum yıllardır. Bağımlısı olduğum şey maddeler değil, duygulardı.

(Devamı belki başka bir albüme, belki hiç bir zaman...)

*Albüme adını veren 12. şarkı Black Sands'in özel bir yeri var elbette. Seda ile 2015 Nisanı'nda yaptığımız Likya Yolu yürüyüşünü kendi belleğime kazımak için bu şarkıyı kullandım. Böylece şarkıyı ne zaman dinlesem kendimi denizde yüzen lahitlerin yanında, Apollonia antik kentinin ölüm sessizliğinde, Gelidonya Feneri'ne ulaşmanın romantik zafer duygusunda ya da genel olarak, daha önce yürüyüş deneyimi olmayan bir kadını sürükleyip de dağ dağ, tepe tepe dolaştırma pervasızlığını gösterebildiğim o zamanlarda buluyorum. Pan niyetine keçiler eşlik ediyor bize ve her gün Ateş yakıyorum. Sanki olmam gereken yerdeyim...

Yaşamımın hep bu duyguyla akacağını zannediyordum. Ve elbette, yanılıyordum.




11 Şubat 2020 Salı

Rüyalar - II

(10 Şubat 2020 Eskişehir)

Bir kasabanın eşiğine gidiyoruz. Bir kaç kişi var, birisi rehber. Aynı zamanda spiritüel bir rehber. Etrafta çok eski taşlar var. Hepsi Karanlıkla ilişkili. Boy boy taşlar, grimsi renklerde, kiminin üzerinde kadim bir lisana ait yazılar, kiminde kabartma gibi suretler... Bulunduğumuz caddenin (ki bu son cadde) karşısında bir orman başlıyor. Burası sadece kasabanın değil, dünyanın da sonu gibi. Hava soğuk, etrafta kar var.

Karanlıkla yüzleşmek, onun bir şekilde rahatlaması için ona ifade alanı açmak ya da onu asırlardır saklandığı yerden serbest bırakabilmek için bir seremoni varmış. Rehber bize bunu nasıl yapacağımızı tarif ediyor ve gösteriyor. Diğerleriyle beraber yaptığı hareketleri yapıp söylediği mantravari sözleri tekrarlıyorum. Sözlerin bize bir anlamı yok gibi geliyor, ama içten bir yerden biliyorum ki bu kadim bir dil, çıkardığım her ses içimde titreşiyor. Ve bu, yavaş yavaş karanlığı bize doğru getiriyor. Gözlerimi kapatıyorum. Şehrin ötesinden, ormandan gelen karanlığı hissediyorum. Adeta bir karabasan gibi üzerime çöküyor.

Üzerime çöken şeyi görmüyorum. Ama hissediyorum. Güçlü ve karanlık varlıklar bunlar. Sayıları çok fazla. Nasıl tarif edebileceğimi bilmiyorum bu hissi. Ursula'nın Atuan Mezarları'nı okurken kafamda şekillenen şeyler tam olarak. Sanki ruhsal bir seviyede temasa giriyoruz. Başlangıçta onlarla cesurca yüzleşiyor gibiyim. Fakat kontrolü bir şekilde kaybediyorum. Ya da kaybediyoruz hepimiz. Artık Karanlık güçler serbest kaldılar ve çok güçlüler...

Sonraki bir sahnede, şehirdeyim ve gece. Karanlık güçler artık salınmış, bunun bilincindeyim. Ve tekrar bana gelecekler diye korkuyorum. Karanlığı hissetmeye başlıyorum yeniden. Kaçmaya çalışıyorum. Destek aramaya yelteniyorum. Önüme çıkan bir apartmanın korunaklı deposuna sığınıyorum. Yarım kat yeraltında olan garaj gibi geniş bir depo. Tek başımayım ve yoğun şekilde kaygılıyım. Karanlık çok güçlü. Baş edemiyorum. Korkuyorum ve desteğe ihtiyacım var...

Aynı uykuda gördüğüm sonraki bir rüya, aynı tema ile devam ediyor. Aradaki bağlantı kopuk. Karanlık güçler hâlâ serbest. Annemin evine yakın, bilmediğim bir ormanın kıyısındayım. Karanlık güçler aynı ormanda. Fakat orada korunan bir yer varmış. Ağaçların koyu gölgesinde, hafifçe bir tepe. Ve orada eski sevgilim C. var. Yanına çıkmak için ondan izin istiyorum. Biraz şüpheci davransa da, merhamet gösterip izin veriyor. Korunaklı yerdeyiz şimdi, o az daha ötede. Benimle konuşmuyor. Uzun bir süre onu bekliyorum. Uzunca sabır gösterebildiğim için sanırım, benimle iletişime geçiyor. Böylece sohbet etmeye başlıyoruz. Onu çok özlediğimi, yeniden birlikte olmamız gerektiğini hissediyorum, fakat bunu teklif dahi edemeyecek bir durumda olduğum için acı çekiyorum. Çünkü böyle bir ihtimal yok. Elimden sadece beklemek geliyor, ben de bekliyorum. Bu sırada ikimizin de çıplak olduğunu fark ediyorum. Fakat cinsellik ya da şehvet barındıran bir çıplaklık değil bu. İnanılmaz doğal ve rahat bir çıplaklık. Zaten olduğumuz halimiz buymuş gibi. Adem ile Havva çıplaklığı gibi... Yüzüstü uzanıyorum. Hem çektiğim duygusal acının hem de Karanlık güçlerin bendeki tesirinin farkında olduğu için bana masaj yapıyor ve sanki şifalanıyorum. Fakat sonra gitmesi gerekiyor, ben yüzümü dönemeden bir anda gidiyor. Onu özlemeye başlıyorum. Ve yoğun bir özlem duygusu ile uyanıyorum...

C. ile oturduğumuz tepe, bu fotoğrafı andırıyordu.