24 Şubat 2020 Pazartesi

Rüyalar - VIII

(29 Ağustos 2011 İzmir - Eski notlarımdan)

Tüm evrenin ‘üzerimize’ yıkıldığını gördüm defalarca. Oldukça kaotik bir ortam vardı. Tekrar ve tekrar evren üzerimize yıkılıyor, ve tüm yıkılma işlemi bittiğinde işlem başa sarıyordu. Tekrar yıkım başladığında, evrenin ne kadar süre sonra yıkılacağını -bir şekilde- biliyorduk. Her seferinde "işte, son 10 dakikamız kaldı" gibi bir düşünceyi seziyorduk. 

Genelde gördüğüm görüntüler oldukça kanlıydı. Üst üste bir çok farklı yıkımı gördüm ve her yıkımın sonunda ölüyorduk. Ölüyorduk dediğim, ben de dahil tüm insanlar.

Bir defasında evrenin yıkılışını dışarıdan izlemek istiyordum –geceydi. Stadyum gibi neredeyse bomboş ve geniş bir alandan gökyüzüne bakıyorum. Neredeyse tüm yıldızlar görünüyor, çünkü karanlık. Sonra yakınımda bir çiftin aynı şeyi yaparak ölmeyi seçtiklerini fark ediyorum. Gökyüzü her gün gördüğümüzden çok daha renkli. Bir çok yıldız orijinal renginde parlıyor ve dahası; tüm toz kümeleri, bulutsular görünüyor. Bir bulutsuyu ya da kümeyi fark ediyorum. Giderek şekli değişiyor. Başta bir galaksi gibi görünürken, sanki birisi resim çiziyor gibi, giderek bir hot dog’a benziyor. Sonra kalkıp yürüyorum, bir yandan da gökyüzünü izliyorum. İleride A.’yı (üniversiteden erkek bir arkadaşım) görüyorum. Yemek yapmaya çalışıyor. Önünde bir tava ve tabaklar var. Tabaklarda da gayet şık duran et yemekleri. Hâlâ bir şey pişiriyor. O sırada C. (yine üniversiteden diğer bir erkek arkadaş) geliyor, ve tam da benim sormak istediğim soruyu soruyor: “Napıyorsun?” A. yemek pişirmenin verdiği keyifli hal ile cevap veriyor: “Yemek yapıyorum.” C., “Evren yıkılırken neden yemek yapıyorsun?” diye, yine benim sormak istediğim soruyu soruyor. Bu sırada A.’nın yaptığı yemeği çiğnediğimi fark ediyorum. O sırada herhangi bir tat almazken, A., C.’ye de bir tabak uzatıyor ve “Hayatında hiç bu kadar güzel biftek yedin mi?” diye soruyor. O sırada sulu ve az pişmiş kırmızı etin tadı yayılıyor ağzıma. Ve bu evren yıkılıyor. Yıkılırken her şeyin üzerime doğru parçalanarak geldiğini hissediyorum. Yıldızlar kayıyor, ve gördüğüm görüntü sanki yere düşmüş bir porselen gibi, irili ufaklı parçalara ayrılıp büyüyor. 

Bir defasında Go oyuncuları ile birlikte gördüm kendimi. Evrenin yıkılacağını anladığımız için yandaki salona geçiyoruz nedense. Kalabalık var, bir çok insan ayakta. Sanki turnuva var. Ama kimse bir şey yapmıyor. Sanırım bu gördüğüm yıkılış, son gördüğümden bir öncekiydi. Masalarda go taşları ve tahtaları var. Orada bir turnuva yapıldığını, kaliteli Goke’lerden tahmin edebiliyorum. Ayaktayım, salonun ortasındaki boşluğa doğru ilerliyorum. İnsanlar yine yıkımı izlemek için yukarıya bakıyorlar (Halbuki kapalı bir yerdeyiz). O sırada, “Benimle Go oynamak isteyen var mı?” diye soruyorum. Sonra da yıkımı bekleme durumuna tuhaf bir tezat oluşturan şu espriyi ekliyorum “Ama ben uzun düşünürüm...” Yaptığım espriyi anlayan bir grup insan gülümsüyor, bunlara bakarken aralarında N. Bey’i fark ediyorum. Sonra bir masaya yaklaşıp bir Goke’nin kapağını açıyorum. İçinde beyaz taşlar var. Ellerimi içine sokuyorum. Zaten bu duyguyu hep sevmişimdir. Öylece dikilirken karşımda B. ve D.'yi görüyorum. B., D.’nin arkasında ellerini beline dolamış, ikisi de gökyüzüne bakıyor. Üzerlerinde desenli kazakları olduğunu da anımsıyorum (Hangisindeydi acaba? Sanırım B.’nin koyu gri ya da kahverengi ve kare sarmal desenleri olan yünlü hırkası). Onları görünce benim de dikkatim gökyüzüne kesiliyor, dönüp bakıyorum. Bir bina içinde olmamıza rağmen gökyüzünü görebiliyorum. Ve yine öncekilere benzer bir yıkılma olayına tanık oluyorum. 

Bir defasında tanımadığım insanlar arasındaydım. Tuhaf bir şekilde, sanki yıkılma işlemi bittikten sonra yeniden hayata geldiğimizde evren yeniden başlayacakmış gibi bir algıya (ama bu algının yanlış olduğunu biliyorum ben) sahiplerdi. Bu nedenle o evren içinde yaptıkları kötü bir şey, sonraki evren başladığında bilinmeyecekti. Merkez bankası gibi bir yere (daha çok yabancı filmlerdeki büyük bankalara benziyordu) para çalmak için giden çok büyük bir kalabalık vardı ve bankanın “gizli” kısımlarına ulaşmak için ciddi bir koşuşturma içindelerdi. Hem evren yıkılmadan, hem de diğerlerinden önce varıp parayı (ya da başka bir değerli şeyi) çalmak istiyorlardı. Bu beyhude çabalarına tanık olduktan sonra, onlara hiç bulaşmıyorum. Rüyanın bu kısmının devamını tam hatırlamıyorum. Sanki onların yanında fiziksel olarak yoktum da, onları bir şekilde izliyordum. Zaten diğer yıkımlarda gece olmasına rağmen, bu izlediğim insanlar gündüzü yaşıyordu ve sanki Türk değillerdi. Sanki bir çeşit kurgu ile Amerikalıları (ya da Avrupalı mı?) izliyordum. Maddi ve beyhude girişimlerini, ve bunu yaparken birbirlerine nasıl hunharca kıydıklarını izledim. Ve çok ciddi şekilde kanlı görüntüler de görüyordum. Açık mavi gömlekli ve kravatlı bir adamı net anımsıyorum. En önden koşturuyordu. Ve tipi Ben Affleck’e benziyordu. 

Bir defasında bir koridordaydım. Herkes bir yere koşturuyordu. Dışarısı geceydi ve koridor beyaz florasan lambalar ile aydınlatılmıştı. Koşuşturan insanlar dışarı çıkmak istiyordu, ama kapılar kilitliydi. Herhalde tek istekleri evrenin yıkılışını dışarıdan izlemekti, çünkü zaten nereye gidersek gidelim, bundan kaçamayacaktık. Sonra -yine Amerikan filmlerindeki gibi- bir yangın çıkış kapısı görüyordum. Dirseğimle kocaman camını kırıp kapıyı açıyordum. Bu arada kolum kesilmişti. Ama arkamda koşuşturan kalabalık bu kapıdan dışarıya çıkıyordu. Fakat ben dışarı çıkıp bir baktıktan sonra tekrar içeri giriyordum. Bir köşede yere çöktüğümü anımsıyorum. Hatta yanımda bir kalorifer peteği ve üzerinde de kumbara gibi bir şey vardı. Sonrasında ise evren çöküyordu. 

Bir defasında Go topluluğuna benzer bir kalabalıkta annemi de görüyordum. Yakında evrenin yıkılacağını -herkes gibi- bilmesine rağmen, oldukça neşeliydi. Dönüp bana şöyle dedi, “Eğer bu son yıkılma ise, mümkünse en hızlı şekilde öleyim.” Sonra yıkılma sırasında çok kanlı şeyler gördüğümü hatırlıyorum. Binalar çöküyordu. O sırada annemin de çok kanlı bir biçimde öldüğünü gördüm. Üzerine bir şey düşmüştü. Ama istediği olduğu için sanki buna biraz rahatladım. Sonrasını pek hatırlamıyorum. 

Bu yıkılma ya sonuncuydu, ya da ben sonuncuyu görmeden uyanmış olabilirim. Ama sanki bunun sonuncu olduğuna dair bir hisse kapıldığımı sanıyorum.

Rüyalar - VII

(23 Şubat 2020 Eskişehir ve Balık Yeni Ayı)


Porsuk kenarı gibi, ama İzmir'deyiz. İkisinin karışımı bir yer. Kış. Etrafta kar var gibi, ya da çok soğuk. Sanki bir yerlerde çalışıyorum da öğle arasında yemeğe çıkmışım gibi. Öncesi bulanık. Eski sevgilim C. ile öğle yemeğine oturmuşuz. Bir restoranın ikinci katı, çay manzaralı. Nasıl oldu da buluştuk? Bilmiyorum. Olağan geliyor her şey. Önceden konuşup yemeğe sözleşmişiz ve doğallıkla gelmişiz. Bir süre sonra ağabeyim telefon ediyor. O da, bizim oturduğumuz yerden daha ileride başka bir restorana oturmuş. Keşke haberleşseydik beraber otururduk diye düşünüyorum. Hadi gel bize katıl diyorum. Çıkıp geliyor. Onu karşılamak için aşağıya iniyorum. Porsuk'un (ya da ona benzeyen bir çayın) kenarındayız. C. yukarıda masada oturmaya devam ediyordu. Uyandım.

...

Üstteki rüyadan önce bir başka rüya. (Yine) Bir fırtına var. Yanımda bir mentor / hoca var. Biraz üniversitedeki hocam A.'yı andırıyor. Ama o değil, bana mentorluk eden bir çok kişinin karışımı gibi. Hepsinden bir şeyler var bu kişide... Bütün sınıf bir yere gidiyoruz. Kırsalda bir yere benziyor. Sanki bir çeşit gezi ya da ziyaret. Sınıfımdaki herkes yaş olarak küçükler, ortaokul ya da lise öğrencileri gibi. Ben ise o gruba ait olmama rağmen şu anki yaşımdayım. Orman gibi, belki, daha küçük, bir koruluğun yanından geçip daha açık bir alana yürüyoruz. Sonra bir fırtına çıkıyor. Bir yere sığınmamız gerek. Oralarda yaşayan arkadaşım S.'yi anımsıyorum ve grubu o yana yönlendiriyorum. Bunu yaparken kendim karar alıp kendim yönlendiriyorum grubu. Mentor şimdi kayboldu... Umarım S. evindedir. Fırtına şiddetlenmeden eve varıyoruz ve S. evde. Bizi içeri alıyor. Kocaman bir galeri ya da sanat stüdyosu gibi bir ev bu. Çok uzun beton duvarları var, adeta bir sığınak gibi. Tam ihtiyacımız olan şey. S. ile sohbet etmeye başlıyoruz. Dışarıda fırtına şiddetleniyor, içeride bunu deprem gibi hissediyoruz. Fakat ne bana, ne de yanımda gelen küçük arkadaşlarıma bir şey oluyor. Güvendeyiz.

...

En üstteki rüyadan sonra defterimi açıp yarım yamalak hatırımda kalanları yazdım ve tekrar uyudum. Bu sefer çok daha bulanık bir rüya. Bir tatil kasabasındayım. Yine bir grupla beraber gitmişiz, ama gruptan kimse etrafımda değil. Bir macera var, ne olduğunu hiç anımsamıyorum, sadece sahilin gerisindeki karmakarışık labirent gibi yapılardan geçip değişik yerlere girip çıkıyorum ve tanımadığım insanlarla bir münasebetim oluyor. En sonunda o macera her ne gerektiriyorsa onu hallediyorum. Kış mevsimi olmasına rağmen havanın ne kadar sıcak olduğuna şaşırıyorum. Ve kendimi bir çeşit ödüllendirme fikri geliyor: Denize gireceğim. Bu sırada (geçmişte bir dönem yakınlaştığımız, kısa süren ve tuhaf bir sevgililik hali yaşadığım) D.'nin sahilde olduğunu hatırlıyorum. Beraber geldiğimiz grubun bir parçası o da. Onun yanına gidiyorum ve şevkle, "hadi denize girelim," diyorum. Kabul ediyor. Kalkıp sahilin öbür ucuna yürümeye başlıyoruz. Yoldayken D. denize girmek için hiç uygun kıyafetinin olmadığını söylüyor. "O zaman," diyorum, "kasabaya gidelim ve sana uygun kıyafet alalım." Kasabaya doğru yöneliyoruz. Uyanıyorum...

...

Dün akşam meditasyonum öncesinde, yeni ay olduğu için astroloji yorumları dinledim biraz. Eski sevgili C. ile alakalı hâlâ bırakamadığım kimi tortuları fark ettim. Bunları da bırakmamın gerekliliği birden yüzüme çarptı. O yana bakmadığım için tam hissedemediğim bazı duygular kendilerini gösterdiler ve onlara tam olarak hissedebilmek için teslim oldum. Bu hadiseyi de yeni aya bağladım. Duygusal olarak yoğun, ancak daha fazla bırakabildiğim için şükrettiğim bir pratik oldu. En üstte yazdığım rüyada, bir yemek masasına karşılıklı oturabilmeyi buna bağlıyorum. Daha önceki rüyalarda anlattığım özlem, karamsarlık, melankoli, şüphe, kaygı ya da benzeri duygular yoktu. Ben bırakabildikçe rüyalarımda kurduğum ilişkiler de dinginleşiyor gibi geldi. Aynı şekilde yazdığım ikinci (görme sırasına göre ilk) rüyadaki fırtına, yine önceki rüyalarımla paralellik gösteriyor. Bu sefer fırtınadan kurtulabileceğim bir sığınak bulabiliyorum. Ayrıca mentor kayboluyor ve sanki rehberliği ben devralıyorum. Böylece hem kendime hem arkadaşlarıma bir sığınak buluyorum. Eğer bu fırtına kendi içimde yaşadığım ve yüzleşmekten korktuğum şeyleri imliyorsa, artık onlarla nasıl başa çıkacağım konusunda daha bilge bir yerde olabilirim. Korku ve kaygıyı bastırmıyor, bilakis, onlara, sorumluluklarını alarak, hissedilmeleri için alan sağlıyorum. Arkadaşlarımın küçük ama benim kendi yaşımda olmam, bahsettiğim açıklamayı güçlendiren bir metafor olarak yorumlanabilir.

Kısacası, şifalanıyorum. Belki de olgunlaşıyorum. Yahut ben öyle zannediyorum...

...

Balık yeni ayında özlemle bilinmeyene uzanırken şu şarkı düşüyor hatırıma:




21 Şubat 2020 Cuma

Rüyalar - VI

(21 Şubat 2020 Eskişehir)

Bir yaz kampı gibi, nehrin kenarında bir yerdeyiz. Sanki okul bizi oraya götürmüş. Başımızda da bir beden eğitimi öğretmeni varmış. Bir ara nehirde yüzmek için serbest bir zamanımız oluyor. Bazı merdivenlerden inip yapılardan geçiyorum ve nehrin kenarına ulaşıyorum. Nehir yeşil renkli ve Porsuk'tan daha geniş; yaklaşık iki katı. Ayrıca çok derin görünüyor. Bu sırada şiddetli bir yağmur başlıyor ve yavaş yavaş fırtınaya dönüşüyor. Nehir giderek korkutucu görünmeye başlıyor. Nehirde oluşan dalgaları görebiliyorum. Dalgalar giderek büyüyor, şiddetleniyor. Nehire girmekten vazgeçiyorum.

Meğer H. de oralardaymış (Beğendiğim, pek tanımadığım ve yaşı benden hayli küçük bir kadın bu). Oturduğum şezlongta onun eşyaları da varmış: Çantası, bir kaç defter ve kitap. O da nehre gireceği için üzerini değiştirmeye gitmiş. Defterlerden bir tanesinin onun günlüğü olduğunu anlıyorum. Acaba benimle alakalı bir şeyler yazmış olabilir mi diye merak ediyorum ve defteri kurcalamaya başlıyorum. Yaptığımın doğru olmadığının farkındayım, yine de merakım ağır basıyor.

Tanıştığımız günü bulmaya çalışıyorum -çünkü yazdıysa o gün benimle alakalı bir şeyler yazmış olmalı diye düşünüyorum. O sayfayı ararken hiç adıma rastlamıyorum defterde. Sonra tanıştığımız günün 4 Ağustos olduğunu hatırlıyorum -ya da sayfayı bulunca anlıyorum (Ve daha da ilginç olan 4 Ağustos H.'nin doğum günü). Tam sayfayı buldum, acaba ne yazıyor diye bakarken H. geliyor ve elimde defterle yakalanıyorum. "Bunu nasıl yaparsın?!" diyor şiddetle. Durumu ona izah edebilirim diye düşünüyorum, ama bu mantıklı değil, duygularımdan da bahsetmem lazım, yani durumu izah etmek kendimden bahsetmek, kendimi açmak demek. Sonrası bulanık. Bunu düşünürken uyandım, yahut rüya burada sona erdi...

Bu fotoğrafa oldukça benziyordu nehir kenarı.
Sadece hava daha karanlık - akşam üzeri.
Ve nehirde yarım insan boyu dalgalar...



*Önceki rüyalarımda sıkça karşılaştığım büyük su kütlesi (bazan nehir, bazan okyanus, bazan boğaz) bir korkutucu unsur olarak yine yer alıyor (okyanusa girmiş, fakat derinlikten ve karanlıktan ürkmüştüm, bir evden boğaza bakıyor ve fırtınada kabarışını izliyordum, burada ise nehre hiç girmiyorum). Ayrıca mistik Karanlık'ı üzerime çektiğim büyük su kütlesi yerine Orman metaforu olan rüya ile de çokça benzerlik taşıyor.

**İkinci benzerlik, üç ayrı rüyada da beğendiğim kadınların yer alması. Bu, onlarla gerçek hayatımda ne kadar temas içinde olduğumdan bağımsız şekilde oluyor. Birisinde eski sevgilim, birisinde görece yakın bir arkadaşım, birisinde ise pek az tanıdığım bir başka kadın. Tek ortak özellikleri onları beğeniyor olmam gibi görünüyor. Anima arketipine çalışmam gerekiyor belli ki...

***Her rüya için ortak görünen ise şu; kadınlarla (yahut kendi dişil tarafımla) kurduğum ilişki ile karanlığın yahut beni tedirgin eden doğa olaylarının arasında gözle görülür, kuvvetli bir ilişki var. Halbuki dişil yönlerimle ilişki kurabilmek konusunda başarılı olduğumu zannediyordum. Yanılıyor olabilirim. Ya da bu rüyaları bambaşka bir sebepten görüyor olabilirim. Belki de dişil yanımla kurduğum bağ olması gerekenden daha yoğun, ve bir çeşit dengeleyici işlevi olan rüyalar görüyor da olabilirim. Henüz bunu çözemedim...

"Ateş'in var mı ağabey?"

Bugün Taşköprü'de yürürken aklıma ilişiveren/takılıveren/sokuluveren* bir şey oldu.

Dört tane -muhtemelen liseli- kardeşim, metrelerce öteden seslerini işitebileceğim şekilde şakalaşıyor, tam da o yaşların getirdiği fazlaca enerjileriyle birbirlerine dalaşıyorlardı. Ben o sırada bir yandan yürürken bir yandan da ağlamaktaydım (Bir süredir mütemadiyen ağlıyorum). Tam yanlarından geçerken bir tanesi sordu; "Ateşin var mı ağabey?"**

"Yok" dedim, ağlamaklığımı gizleyen kibar ve net bir ifade ile. O saatte ve o soğukta oradan geçmekte olan tek kişi bendim, yani bende "ateş" bulamaması bir yoksunluk yaratmıştı. Şimdi nasıl sigara içeceklerdi... Ama bu onların derdi. Benim derdim başka:

Aklıma ilişen/takılan/sokulan fikir, ateşimin olmamasıydı. (Buradan sonra ateş kelimesini daha kutsal olan Ateş'i kastederek -sana da selam Prometheus- özel isim şeklinde yazacağım). Uzunca bir süredir Ateş'im yok. Ne zaman söndü emin değilim. Yok işte. Söndü. Bitti. Ateş'ime sahip çıkmadığım ve yanlış ellere emanet ettiğim için bunun sorumlusu elbette benim. Ona nasıl sahip çıkacağımı bilmiyor(d)um. Bilmediklerimizden sorumlu muyuz? Ah, elbette sorumluyuz...

"Ateş'in var mı?"

Sigara yakma amacının dışında, bu soruyu bir de hastalanmakta olan kişiye soruyoruz. Ve bence bu çok yanlış.
Bakınız bu çok y a n l ı ş.

(Doğrusu, "Ateş'in yükseldi mi?" olmalı)

"Ateş'in var mı?" sorusu, "Yaşam gücün yerinde mi?" gibi -oldukça derin ve bir o kadar düz- bir anlam içeriyor. Bu soruyu hastalanan birisine değil, sabah gördüğümüz birisine "günaydın" der gibi bir niyetle sormamız gerekiyor. Cevap "Evet" ise, bu iyi bir şey; şükürler olsun. Cevap "Hayır" ise, belki de kendi Ateş'imizden ödünç vermeliyizdir bu kişiye.

Diğer üç elemente kıyasla, elde en zor tutulan, kırılganlığı ve zayıflığı (ve de gücü) en fazla olan element Ateş. Ateş'i fazla olanın Ateş'ini azaltmak, yahut Ateş'i azalanın Ateş'ini harlamak toplumsal bir ödev olmalı. Eğer ben bir Andımız yazsaydım, küçüklerimi korumak ve büyüklerimi saymak yerine "Ateş'ine destek olmak" yazardım. Denge, azizim. Bireysel denge = Toplumsal denge. Yin ve Yang. Kapiş?

Peki toplumsal sistemlerimiz, değer yargılarımız ve iletişim becerilerimiz Ateşdurumlarımızı paylaşmaya imkân vermiyor diye Ateş'imizi onun bunun üzerine mi salalım? (Ha, Dracarys?) Yahut bitti diye kendimizi Toprak'a mı gömelim?

Elbette hayır. Bir zamanlar canım Aruoba'nın fevkalade belirttiği gibi:

"Ateşini kendi haline bırakamazsın — bırakırsan, tükenip söner…
Ateşinden sorumlusun."

Ateş'i sıfırdan yakmayı öğrenene kadar da bir Ateş'im olacağını pek sanmıyorum. Ödünç Ateş'le bir bok olmadığını öğrendim, şükür. Fakat kendi Ateş'ini yakmak da emek ve adanmışlık istiyor. Şimdi tüm dikkatimi ve niyetimi kendi Ateş'imi yakmağa vereceğim. Bir süre.

Sahi Ateş nasıl yakılır bilen var mı?***

*Aklımda beliren fikir için en uygun fiili seçemedim. O soğukta aklıma gelen bir fikir beynimin ve beremin sıcaklığına sokulmuş olabilir. Öte yandan ben yürürken havada asılı kalan o fikre takılmış da olabilirim. Ya da bu karşılaştığım gençler gibi bana ilişmiş bir fikir de olabilir. Belki de hepsini anlatan tek bir kelime olmaması benim kabahatim olamaz.

**Ağabey demedi, abi dedi. Yine de "ağabey" yazmak iyidir, güzeldir. Ağabey yazan insanları sevin.

*** İlkel koşullarda elbette: Saatlerce bir şeyleri birbirine sürtmek gibi...


Fotoğraflar: Mutlu Ekiz, Kayaköy, 2015?



(09.12.2019'da yazıldı. Ve yaklaşık 3 ay sonra ilk ateşimi yaktım. Çakmak taşı ve Kav mantarı ile...
Ateş yakmayı öğrendiğim kişi bir kadındı. Ve elementlerle ilgili bizi bilgilendirirken Ateş elementinin kendi kendimize -adeta yoktan varedercesine- üretebildiğimiz tek element olduğunu söylemişti. Derin.)

20 Şubat 2020 Perşembe

The Woodspurge

The Woodspurge
By Dante Gabriel Rossetti

The wind flapp'd loose, the wind was still,
Shaken out dead from tree and hill:
I had walk'd on at the wind's will,—
I sat now, for the wind was still.

Between my knees my forehead was,—
My lips, drawn in, said not Alas!
My hair was over in the grass,
My naked ears heard the day pass.

My eyes, wide open, had the run
Of some ten weeds to fix upon;
Among those few, out of the sun,
The woodspurge flower'd, three cups in one.

From perfect grief there need not be
Wisdom or even memory:
One thing then learnt remains to me,—
The woodspurge has a cup of three.


(Türkçe çeviri bulamadım. Bilen varsa ve paylaşırsa çok sevinirim.)

Fotoğraf: Eskişehir, Kasım 2019
Zenit ET, bayat film

The Man Watching

The Man Watching
By Rainer Maria Rilke

I can tell by the way the trees beat, after
so many dull days, on my worried windowpanes
that a storm is coming,
and I hear the far-off fields say things
I can't bear without a friend,
I can't love without a sister.

The storm, the shifter of shapes, drives on
across the woods and across time,
and the world looks as if it had no age:
the landscape, like a line in the psalm book,
is seriousness and weight and eternity.

What we choose to fight is so tiny!
What fights with us is so great.
If only we would let ourselves be dominated
as things do by some immense storm,
we would become strong too, and not need names.

When we win it's with small things,
and the triumph itself makes us small.
What is extraordinary and eternal
does not want to be bent by us.
I mean the Angel who appeared
to the wrestlers of the Old Testament:
when the wrestlers' sinews
grew long like metal strings,
he felt them under his fingers
like chords of deep music.

Whoever was beaten by this Angel
(who often simply declined the fight)
went away proud and strengthened
and great from that harsh hand,
that kneaded him as if to change his shape.
Winning does not tempt that man.
This is how he grows: by being defeated, decisively,
by constantly greater beings.


Translated by Robert Bly

(Türkçe çeviri bulamadım. Bilen varsa ve paylaşırsa çok sevinirim.)

19 Şubat 2020 Çarşamba

Rüyalar - V

(18 Şubat 2020 Eskişehir)

Bir zamanlar Bornova, Özkanlar'da yaşadığımız evde yaşıyorum, yine annem ve ağabeyimle muhtemelen. Fakat altıncı katta değiliz, yere daha yakın, iki veya üçüncü katta yaşıyoruz. Bir arkadaşım geliyor (Bu arkadaşım rüya boyunca hep kimlik değiştirdi, aramda romantik bir ilişki ya da çekim olmayan kadın arkadaşlarıma benzedi. Bazen tanımadığım birisi oldu. Önce M. olarak geldi, sonra bir başkası oldu). Fakat bu arkadaşım meğer rüyada benden hoşlanıyormuş. Ben buna hiç karşılık vermesem de, bu ilgiyi geri çevirmiyorum. Arkadaşımla sohbet ederken bir süre sonra B. geliyor. (B. instagramdan tanıdığım ve hem çok iyi anlaştığım hem de çekici bulduğum bir kadın). Bana sürpriz yapmak istediği için geleceğini haber vermemiş. Balkondan ona bakıyorum, sarı saçlarını, kocaman parlak gözlerini ve kocaman çocuk gülümsemesini görebiliyorum rahatlıkla. Onu gördüğüme içtenlikle seviniyorum. Saçları şu anda olduğundan çok daha kısa kesilmiş, (cinsiyetçi olmadan nasıl ifade edeceğimi bilemedim kusura bakmayın) erkek saçı kadar kısa. Bu saçların ona yakıştığını ve güzelliğini daha da öne çıkardığını düşünüyorum. Balkondan konuşmayı sürdürüyoruz. Bu arada klasik bir İzmir yazı yaşanıyor: Nemli ve bayıltıcı sıcak. B. beni dondurma yemeye götürmek istiyor (Bu cinsel bir gönderme olabilir, fakat ikimiz de dondurmayı gerçekten çok seviyoruz, yani sadece ortak bir ilgi alanının sembolik ifadesi de olabilir). Diğer arkadaşımın varlığını, ve benden hoşlanıyor olduğunu hatırlıyorum. Bu durum biraz canımı sıkıyor, ikisinin aynı anda gelmesi talihsizlik oldu, ve her ne kadar B. ile gitmek istesem de, arkadaşımdan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Sonra ben aşağı inmeyince B. yukarı çıkıyor. Şimdi üçümüz beraber evde oturup sohbet ediyoruz. Onlar durumun farkındalar, fakat pek rahatsız görünmüyorlar. Rahatsızlık duyan benim ve bu durumdan nasıl kurtulabilirim diye düşünürken ufak bir çaresizlik hissiyle uyanıyorum...